15 Kasım 2011 Salı

Kitap Fuarı'na dair

Yine bir kitap fuarı haftasındayız. Dört gözle beklediğim fuar her yıl beni hayal kırıklığına uğratıyor. Nedeni ise ne yol ne de fiyatlar. Fuarın konusu, teması, imza günleri o kadar yavan ki! Sanki tek amaç kitap pazarlama.
Ya da benim fuarlardan beklentim yüksek.
Fuar, yazarlarla tanışmak, yeni yayın evleri keşfetmek, kitapçılarda çok sık denk gelmediğimiz ya da bir şekilde gözden kaçırdığımız kitapları daha rahat ortamda görmek bir nevi kitaplarla tanışmak, etkinliklerle kitap/okur/yazar etkileşimini arttırmak, çocukları kitap okumaya heveslendirmek halihazırda okura ise farklı kapılar açmak için düzenlenmeli. Bunlar zaten var diyorsak yine azla yetiniyor ve kendimizi kandırıyoruz. Fuara gelen bir adam ' Ben zaten kitap okuyan biriyim yani şimdi buradan bu kitabı almam bana bir katkı sağlayacak mı yoksa bir ara İstiklal'den alırım.' cümlesini kurdu. Haklıydı ve bu beni üzdü. AVM'lerde bile çok rahat bulabildiğimiz %20-25 indirimler ve en çok satan kitaplar için mi geliyorduk fuara?
Bir kısmı bunun için geliyordu. Bir kısmı okuldan hocasının zoruyla. Bir kısmı harıl harıl bir kitabı arıyordu. Uykusuz ve penguen için gelenler ise büyük çoğunluk! Bir de kitap kurtları, edebiyat aşıkları...
Fuar her yıl onur konuğu, onur yazarı ve bir konu seçiyor. Ama bu konuları kimsenin ruhu duymuyor. Bir şekilde bir yerden okuyan varsa da fuarla konunun bağdaşmadığını bir iki etkinlikle geçirildiğinin farkına varacaktır.
Bir de herkesin şikayetçi olduğu yol sorunu var ki ben yol sorununa bu kadar değinmenin kitaplara saygısızlık olduğunu düşünüyorum. Otopark sorunu derseniz eyvallah, toplu taşıma sorunu derseniz eyvallah ki bunlar İstanbul'da her yerde karşımıza çıkan baş belaları ama 'uzak' derseniz işte o zaman üzülüyorum. Okur kitabına koşmalı! Tabi fuar da beklentiyi karşılamalı.
Fuara gitmeli mi derseniz. Sırf abone olduğunuz dergilerin eski sayılarını bulabilmek için bile olsa gidin derim. Sırf bir tane yazarla tanışma ihtimaliniz varsa bile tanışın derim. Belki yeni bir yazar keşfedeceksiniz belki sevdiğiniz bir yazarın daha önce hiç görmediğiniz kitabını.
Fuara gelemiyorum diye üzülenler de eğer indirimleri kaçırdık diyorlarsa hiiç üzülmesinler. Sanal kitap fuarını beklesinler. Ama kitapların arasında olamadık diye üzülüyorlarsa işte o zaman geçmiş olsun.
Hala bakmamış olanlar için imza günü, etkinlik, servis vs detayları;


7 Kasım 2011 Pazartesi

Tehlikeli İlişkiler


Aşk, entrika, tutku... Bunlar üzerine bir kitap okumayalı ne kadar da olmuş! Bir zamanlar nasıl çılgın gibi Stephen King, Dean R. Kontz, Agatha Christie vb okuduysam bir dönem de entrikaya boğulduğum bir gerçektir. Genç Werther'in Acıları, Dostoyevski'nin adamı çıldırtan aptal-masum aşıkları, 18. yüzyılın heyecan arayışındaki Fransız dul kadınları, manastır, ordu, soylu, fakir ekseninde dönen aldatma hikayeleri, harem entrikaları ve tabi bizim Aşkı Memnu'larımızı da unutmamak gerekir. 'Namus' kelimesinin yapaylaştırılması ya da yüceltilmesi ama zamandan zamana ülkeden ülkeye pek de değişmeyen algısı... 'Kötü kadın' 'Fettan Kadın'ın güçlü olması ama yine de erkeğin daha güçlü olması. 'Kötü Kadın' 'Namussuz Kadın'ın ise güçsüz olması ama her daim suçlu olması, aşık olması...

Kötü erkek yoktur çapkın erkek vardır. Namussuz erkek yoktur kadının namusuna dil getirtmemeyi isteyen veya kendi ününü buna yeğ tutan erkek vardır.
Kimi suçlayabiliriz ki? Anna Karanina'yı mı suçlamalıyız yoksa çocuklarının öğretmenine abayı yakan Stendhal karakterini mi? Peki Markiz Merteuil hakkında ne diyebiliriz?

Açıkçası ismine bakınca kitabı okumak istemedim. Bildiğimiz şeyler işte aldatma ıvır zıvır dedim ama çevirmenin Nurullah Ataç olduğunu görünce okumaya karar verdim. Ve bu mektuplardan oluşan romanı okurken adeta, Aşkı Memnu izlerken 'dur kızım yapma' diyerek kendini tanrı zanneden ev hanımı teyzelere döndüğümü fark ettim. Okur nasıl da her şeyi bilirken karakterler nasıl bu kadar kör olabiliyor? Bazen romanlarda okura verilen bu yetkiyi sevmiyor, yazar okuru şaşırttıkça oh olsun diyorum. Bunda da öyle oldu hiç şaşırmam, bildiğimiz şeyler dediğim anda şaşırdım.

Kitap gelişigüzel bir entrika 'pulpfiction' gibi gözükse de gözüme karakterleri inceledikçe pek de öyle olmadığı kanısına vardım. Ayrıca kitap 'yüce aşk'ı yüceltmediği için de bir o kadar sevdim. Yüce aşkı yüceltmiyordu belki ama didaktiklikten de geri kalmıyordu. Kocanı aldatırsan adın çıkar, anneni dinlemezsen namusunu koruyamazsın, kızını dövmeyen dizini döver, o güzellik gelip geçici misali.

Romanı tanrısıymış gibi ele geçiren Markiz Merteuil hakkında sayfalarca yazılabilecek gerçek bir karakter, Vikont de Valmont ise karakteristik özellikleri olmasına rağmen Markiz Merteuil'a yetişemeyecek ve bir 'tip' olarak kalacak diğerleri gibi. Anne tipi, aşık tipi, genç kız tipi ve bir de savaşı anımsatan uzaktaki yüzbaşı, arada sırada çıkan dini anımsatan papaz. Sosyete yaşamı, davetler, tiyatro galaları...iyilik, erdem, namus, kadın, erkek...

''iyilik etmenin verdiği zevke şaştım; erdemlidir diye bildiğimiz insanlarınki, dedikleri kadar büyük bir üstünlük değil mi yoksa'' (sf:63)

''Aşıkların yanıp yakınmaları ancak tiyatroda dinlenilebilir, o da çalgısı olursa.'' (sf140)

''Söyleyin Vikont ikimizden hangimiz ötekini aldatmak işini üzerine alacak? Öyküyü bilirsiniz: Hani iki düzenbaz varmış, kumara oturmuşlar, birbirlerinin ne mal olduğunu anlayınca, 'Yo,' demişler,'İkimiz de bir şey beceremeyiz; iyisi mi, kağıtların parasını yarı yarıya verelim de bırakalım oyunu!'' Bunu deyip kalkmışlar masadan.'' (sf:344)

'Biz kadınların bayıldığımız iki şey vardır: Kendimizi Savunmak onuru bir, yenilmenin verdiği zevk iki...'' (sf:44)




31 Ekim 2011 Pazartesi

mutlu olmak için

Fark ettim ki hayatta ne kadar önemli şeyler olursa ben o kadar önemsiz şeylerden bahsediyorum. Kelimelerin aldatıcılığını bildiğimden 'önemli' durumları dile getirmekten korkuyorum. Onları da o 'adi' 'basmakalıp' 'duygudan yoksun duygu kandırmacası' içeren cümlelerinize mal etmek istemiyorum. Sırf bu yüzden haber izleyemiyorum o çok duygulanarak ağladığınız şarkıları söyleyemiyor, sesinizi yumuşatarak yaptığınız konuşmaları dinleyemiyorum.
Duygusuz derseniz bana evet duygusuzum yapmacık gözyaşlarına kanmıyorum.
Gel gelelim gerçek gözyaşlarına da ne kadar duyarsız kalabiliriz bilmiyorum. Bunca çirkinlik olurken hataların böylesine göz ardı edilmesine dayanamıyorum. Elimin kolumun bağlı olmasına sesimi sadece şurada söyleyeceğim bir iki cümleyle duyuramayacağıma üzülüyorum. Tepki için yazanlara, öfkesini yazıyla çivileyenlere hak veriyorum. Daha çok yazmalı daha az konuşmalıyım diyorum. Daha çok okumalı daha çok anlamalıyım. Anladıkça daha da mutsuz olmalıyım.
Sonra tüm bunları görmezden gelerek mutluluğu seçen insanları suçlamalı mıyım diyorum? Karar veremiyorum. En büyük kötülüğün saflıktan geldiğini en aptalca düşüncelerin aydınız diye geçinenlerden çıktığını gördükçe her şey anlamsızlaşıyor.
Bir yerde hepimiz yaşamaya bir kılıf arıyoruz. Kimimiz bulduğumuzu sanıyor minareyi çalıyoruz. Kimimiz de o kılıfı asla bulamayacağını biliyor.
Yaşamak anlamsız desem ölüm de tüm anlamını kaybedecek ölüm anlamsız desem tüm yaşamlar anlamsızlaşacak. Anlam aramıyor bu karmaşaları erteliyorum ama şunu biliyorum ki 'anlam' değersiz. Yaşam da ölüm de değersiz. 'İnsan' insan tarafından değersizleştiriliyor. Tek değerin bir parça kağıt olduğu dünyada herkes hissizleşiyor.
Her şey unutuluyor hepimiz unutuyoruz. Belki yazılar kalır ama kavramlar unutulduktan sonra neye yarar?
Varsın önemsiz şeylerden bahsedelim incir çekirdeğini doldurup ceviz kabuğunu boşaltalım. Ne de olsa onları da unutacağız. Kimbilir böylece daha aptal ama daha mutlu oluruz. Belki de zaten öyleyiz. Redd'in dediği gibi;
'mutlu olmak için görme işitme..bilme, çok düşünme' 'falan filan'

16 Ekim 2011 Pazar

hep sitem hep sitem

Geçenlerde açtım şu sayfayı ve bir şeyler yazayım dedim fakat iki kelimeyi bile bir araya getiremedim. Mevzu 'konuşmak' eylemiyse her zaman icra edebiliyorum ama iş 'yazı'ya gelince olmuyor. 140 karakter twitterla idare ediyorum. Şimdi blog yazsam kim okuyacak hem ne yazacağım ki diyorum. Mimari yazılardı kitap, film eleştirileri gibi insanlık namına da yararlı olabilecek, okunabilecek şeyler yazasım varken saçmalıyorum. Atarlı yazılarla dolduruyorum sayfayı.
Çoğu zaman kızım sana söylüyorum gelinim sen işit tadında olan yazılarım bazen direkt 'Aç kulaklarını ve dinle' kıvamına geliyor bazen de gizemli bir 'Siz' kitlesine hitap ediyor; ama hep sitem hep sitem içeriyor. Bazen ben bile kendi sitemlerimden sıkılıyorum.
Şaşıracaksınız belki ama bu kez sitem etmek için yazmıyorum (yazarken belki yine sitem ederim ama amaç/araç farkı diyelim biz ona). Bu sefer teşekkür etmek için yazıyorum. Benim tüm saçmalıklarıma katlanan bazı arkadaşlarım var ki onlar kendilerini biliyor. (bu da gizemli 'onlar' kitlesine bir örnek). Ne kadar uzakta olursa olsunlar onları istediğim zaman rahatsız edebileceğimi biliyorum. Mesajlarını cevapsız bıraktığımda bana kızmayacaklarını, hal hatır sormadan derdimi anlatmaya başlayınca yadırgamayacaklarını, konuşmadan sırf mimiklerimden beni anlayacaklarını biliyorum (ama buna rağmen ben hep konuşuyorum o ayrı.)Ama onlara arkadaş mı demeliyim, dost mu, kardeş mi bilmiyorum. Zaten insanları yakın arkadaş, dost, arkadaş, aile, sevgili bilmem ne gibi kalıplara sokup onlardan üstesinden gelemeyecekleri şeyleri istemeyi doğru bulmuyorum. ''Ama o benim dostumdu şunu yaptıııı'' cümlesini kurduracak hayal kırıklıklarını da yaşamamış oluyorsun böylece. Zaten arkadaş var arkadaş var dost var dost var...İsimlendirmeleri bilmem ama bazı insanlar iyi ki var.


18 Eylül 2011 Pazar

bence bilmiyorum

Nasıl da atıp tutardım 'bence' diyerek başladığım cümlelerin dokunulmazlığına güvenirdim. Kelimeleri fikirlere bular üstlerine birazcık duygu tuzu serpiştirirdim. Ama yine tuzsuz kalırdı söylediklerim. 'Ruhsuz' derlerdi bana hep. DUYGUSUZ.
Neden geçmiş zamanda yazdım bilmiyorum. Artık öyle olmadığımdan mı? Yoksa insanların laflarıma artık tok olmalarından mı? Belki de susmaya karar vermişimdir. 'Bence'lerin yerini 'bilmiyorum'lar almıştır. Böylesi daha gerçekçi değil mi?
Susabileceğime hiç ihtimal vermiyorum. Eminim bu size de inandırıcı gelmemiştir.
Ama kelimelerimin yumuşayacağına belki de korkarak başka kelimelerin ardına sığınacağına inanabilirsiniz. Yüze vurulan gerçeklerin, açık açık söylenen cümlelerin etkisizliğini, iki yüzden birine vurup diğerinden geçisini gördükçe gizlemeye karar verdim fikirlerimi. Böylesi onlar için de daha iyi olacak. Söylenmeyeni arayacak kendilerini yoracaklar ben de 'aklına her geleni söyleyen, açık sözlü, dobra' ama asla 'dinlenmeyen' sıfatlarından sıyrılıp 'dinlenilen ama anlaşılmayan gizemli'yi oynayacağım. Bak sen! Biliyorum bunu da yapamayacağım. Nasıl da şimdi boşa yazıyorsam hep boşa konuşacağım. Ama bu kez 'bilmiyorum' diyerek başlayacağım cümlelerime ya da konuşup konuşup 'ama bilmiyorum.' diyerek bitireceğim. Ve onlar 'Boşa mı dinledik şimdi' demeyecek bilmediğime sevinecek. Çünkü 'bence' deseydim benden nefret edeceklerdi. Ya da 'duygusuz' 'anlayışsız' belki de 'aptal' diyeceklerdi. Oysa şimdi sadece 'cahilim.'

11 Ağustos 2011 Perşembe

Okuma Üzerine


''Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. Biz yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır. Dahası ilk yakınlık duygusu, hayranlık, tanışma ilişkilerinden sonra ağzımızdan çıkan ilk sözcükler, yazdığımız ilk mektuplar, sonraki dostluklarımızda kurtulamayacağımız bir alışkanlık ağının, tam bir varoluş biçiminin ilk ipliklerini etrafımızda örer; söylemeye gerek yok, bu süre içinde dile getirdiğimiz aşırı laflar ödememiz gereken vaat mektupları olarak kalır ve karşı çıkmalarına izin verdiğimiz için bütün yaşamımız boyunca acı vererek bize daha pahalıya mal olur. Okumada dostluk aniden başlangıçtaki saflığına kavuşur. Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak, bu gerçekten istediğimiz içindir.
En azından kitaplar söz konusu olduğunda dostlarımızı genellikle üzülerek terk ederiz. Ve onları bir kere terk ettiğimizde, 'Bizim hakkımızda ne düşündüler?' 'Densizlik etmedik ya?' 'Bizden hoşlandılar mı?' türünden dostluğu bozan bu düşüncelerden hiçbiri olmadığı gibi , başka biri yüzünden unutulmuş olma korkusu da yoktur.''
(Marcel Proust- Okuma Üzerine)

muştu

sıkışıp kalmanın yarattığı büyük yıkımı dışarıdan bakanlar fark edemez. Gün geçtikçe ezilen bulunduğu kabın şeklini alan ve bunun farkında olup çabalamaya çalışan acı çeker. Dünyayı içinde bulunduğu kavanozdan ibaret sanan küçük balıklar bu çırpınmaları görmek istemez o acıya anlam veremez. Onlar bir avuç suda kendilerine tüm dünyanın bahşedildiğini düşünür ve kulaklarını tıkar. Daha fazlasının olduğunu bilmek mutsuzluk daha fazlasını istemek densizliktir. Mutlu olmak her daim gülmek ve olduğun yerde kalmaktır. 'kalmak' olası tüm tehlikelerden kaçmanın gelebilecek mutsuzlukları önlemenin en sadık yöntemidir. 'kaçmak' ise çılgınlık gençlik heyecan arayışı değil aksine mutsuzluğun anahtarıdır. Deliliktir. Bir psikologa gitmeli, dua etmeli, az yemelisin kendine gelmelisin. Bulunduğun yerde mutlu olmalısın. Hayat istediklerinden ibaret değildir, hayat asla istediğin gibi olmayacaktır bu yüzden istememelisin. 'mış gibi yapmalı'sın. 'muş' gibi... yaşıyorMuş gibi. Zaten buradan gelmez mi mutluluk...'Muştu' denmez mi müjdeye.
Benim gibi hayalperestlerin üç seçeneği vardır. Birincisi tüm hayallerini çöpe atıp tüm duyularını kapatıp bayat mutluluklara talim etmektir. Bu her daim gülmektir. Mutlu bir insansınızdır siz. Her şey ne kadar da güzel. Muştular, masallar...
İkincisi ise gerçek zamanı aramaktır. Kiplerinden bağımsız gerçek zamanda gerçek mutluluğu aramak, enkazdan çıkmayı istemek sahteliklere boyun eğmemek...Kaçmak.
Eğer kaçamıyorsanız eğer o araftaysanız yalnız ve mutsuzsunuzdur. Kaçamamanın ağırlığını, özgürlüğün hafifliğini unutan gözlerin boş bakışları altında umutsuzsunuzdur.
Tek çareniz sahte 'muştulara' sığınmak olduğunda artık her şey için çok geç olacaktır.