Peruk Gibi Hüzünlü 'kayıp anlar'ın kitabıydı benim için. Yazımda da dile getirmiş bu kayıp anları kendimce aramaya çalışmıştım öykülerde. Yalçın Tosun'un son kitabı 'Dokunma Dersleri'ni okurken yine 'an'ların peşine düştüm ama bu kez aramaya gerek yoktu. 'An'lar bir an önce geçmesi gereken, bitmesi, atlatılması ve Peruk Gibi Hüzünlü'de olduğu gibi 'kaybolması' gereken zaman parçalarıydı ve rahatsız edici bir biçimde o 'an'ların tam ortasındaydık.
Acaba aynı şeyleri mi yazıyor, hep aynı konularda gezinip aynı gerilimle mi yüreğimize dokunuyor, bizi hep aynı zayıf noktalarımızdan mı vuruyor diye düşündüğüm an ki 'Anne Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'i okuduğumda öyle hissetmiştim, Dokunma Dersleri ile 'Hayır bu sefer farklı' dedim. Bizi farklı 'an'larımızdan yakalıyor Yalçın Tosun.
Hayalini kurduğumuz o an, unutmaya çalıştığımız o an, hatırlayamadığımız o an ve son kitabındaki öykülerin neredeyse hepsinde olduğu gibi 'kurtulmaya çalıştığımız o an' ve kurtulduğumuz an kavuşacağımız 'o an'
'Damdaki' çocuk annesinin gelmesi ile uyku arasındaki o gerilimde dile getirmez ama bir sonuç arar, uyanmalı, uyumalı, uyumamalı o an gelmeli o an geçmeli. "Uyumak istemiyorum o an gelene kadar."
'Bir Kocanın Gizli Defteri'ne tanık olur aldatılma korkusundan dolayı bir an önce aldatılmasını beklediğini okuruz ki korkulan bir an'dan kurtulmak istiyordur. "İyice acıtana kadar sıktım gözlerimi ve bir şeyler değişene kadar bekledim."
Vapurdan inmek için acele eden insanların arasında bir andan kurtulmanın bir yolu olabilir miydi okuduğun kitabın kapağını kapatmak?
Bir 'Sıcak Sandalye' zamanı mekana taşıyıp bir 'an'ın ısısını yansıtabilir miydi?
"Gitgide havasızlaşan vagonda Saliha, inecekleri istasyona bir an önce varmanın düşünü kuruyordu."
Bazen Soğuk Yılan'daki gibi 'tek bir sebep' ararsınız orada kalmak için o 'an'ı buruşturup atmamak için.
Çilek ne ki, "Bir gülümsese bu anı atlatacak"
Bazen ölçülüdür o 'an' dakika, saat, bir tren yolculuğu, bir kahve içimi bazen de hayattan bir gün;
"Bir gün" diye geçirir içinden Firari Parmağın Ucu'na bakarken "Bir Gün"
Bazen bir şarkının bitmesini beklersiniz elinizde tosbağa ile bazen de telefonun açılmasını;
"Tuşları çevirdikten sonraki o gergin bekleyiş boyunca tırnaklarımı yedim.'
Bazen Ruhsar Hanım gibi tam kapının önünde durur ama zile basamazsınız. Oysa ne kısa bir 'an'dır. Uzar, "Bir geceyi daha, atlatabilmek için."
Sanmayın ki sadece Kucak Delisi bir bebek içindir hikayeler "Ne olursa olsun, bir hikayenin dolduramayacağı bir boşluk yok gibi geliyordu ona. Anı atlatmayı kolaylaştırıyordu."
Kayıp anlarınızı bulmak için okuyabileceğiniz gibi içinizde bulunduğunuz bir 'an'dan kurtulmak için de okuyabilirsiniz öyküleri kolaylaştırır anı atlatmayı ama kitabın kapağını kapatmak da bir çözüm olabilir bazen.
(Not: Kitabın kapağını, kitabı bitirmeden kapatamayacağınız konusunda sizi uyarmak isterim. Öyküleri tekrar tekrar okumak isteyebilirsiniz. )
''Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında'' (A.H.Tanpınar)
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Aralık 2013 Pazar
16 Kasım 2013 Cumartesi
Cesur Yeni Dünya
Bazı kitapları okur okumaz haklarında birkaç şey yazmak istiyorum ama eğer bu kitaplar haklarında zaten çok şey söylenmiş kitaplarsa şevkim kaçıyor. 'Cesur Yeni Dünya' için de böyle oldu.
Söyleyeceklerim yeni, farklı veya okunması gereken şeyler olmayacak bu nedenle, ne kitap analizi ne de ahkam kesme sadece aklıma takılan yerleri yazmak. Bir de bol miktarda 'spoiler' var.
Sürükleyici bir roman ama abartıldığını söylemeye de cüret ediyorum.
Öncelikle ya çeviri ya da yazarın dili nedeniyle büyük bir edebi haz aldığımı söyleyemem nasıl yani derseniz hani bazı romanları okurken 'Ne olur bunun filmini çekmesinler' dersiniz ya ben ilk defa bir kitabı okurken 'filmini çekseler de izlesek' dedim (ki çekilmiş sanırım bir ara izlemeli, bir de okurken aklıma Equilibrium geldi.)
Kitap hakkında yazılan yazılarda bunun bir ütopya mı yoksa distopya mı olduğu tartışılırken aynı zamanda bir kapitalizm eleştirisi mi yoksa sosyalizm eleştirisi mi olduğu da tartışılıyor ki bu durumda bir çaprazlama yaparak şu fikirlere ulaşabiliriz.
sosyalizm eleştirisi ve bu nedenle distopyo
sosyalizme övgü bu nedenle ütopya
kapitalizm eleştirisi yani distopya
kapitalizme övgü ve ütopya
ikisini de eleştiriyor
1984 romanını okuyup da 'Bence ütopya' diyeni bulmak zordur oysa 'Cesur Yeni Dünya'da yaşamak isteyen insanlar çıkacaktır. 1984 ile sadece bu noktada kıyaslıyor kimin gelecek öngörüsü daha fazlaymış gibi tartışmaları komik buluyorum. Kitabı salt sistem eleştirisi olarak almayı veya illa bir cennet cehennem sınıflandırmasına sokmayı doğru bulmuyorum.
Kitabı birçok açıdan ele almak mümkün. Sosyolojik, ekonomik ya da psikolojik. Hiçbir dalda ahkam kesecek bilgiye sahip olmadığımdan belki bir bilen vardır diyerek aklıma takılanları yazıyorum.
Yeni Dünya'da seks üreme amacıyla yapılmıyor, bebekler şişelerde dünyaya geliyor ama cinsiyetsiz bir toplum yaratılmıyor. Üreme seks ile olmasa da yapay ortamda da olsa toplumda kadın ve erkek cinsiyet ayrımına ihtiyaç duyuluyor. Herkesin herkese ait olduğu seksin küçük yaşta öğretildiği ve sadece hazza yönelik olduğu bir dünyada grup seks yapılan ayinde bile bir kız bir erkek şeklindeki oturma düzeninin vurgulanışı da ilginç geldi bana. (ki kitabın bir yerinde daha özellikle karşı cinslerin birleşmesi vurgusu yapılır) Bir de aynı sınıf içindeki seçimler ve güzellik kaygısı da ilginç ki evet Bernard sınıfına göre farklı fiziksel özelliklere sahiptir, istisnadır ama Lenina'nın fiziksel özelliklerinin hem kendisi hem de ondan bahseden erkekler tarafından sürekli vurgulanması da aklıma takılan başka bir soru işareti.
Freud ile Ford arasındaki ilişki kitapta açıkça söyleniyor ama Vahşi'nin annesinin yatağındaki adamı vurmak istemesi, daha sonra Lenina ile annesini özdeşleştirmesi, kırbaçlama kısmında olduğu gibi olaylarda da Freud'a rastlamak mümkün. O dönemde Psikiyatrinin başlı başına bilim kurgu konusu olması da şaşırtıcı olmaz zaten. (Çocukların cinsellik ve ölümle tanışma eğitimleri, ölüm korkusunu yenme çabaları, şartlandırma ve her şeyden önce anne baba kavramını yok etmek.)
Hakkında çok şey söylenen ve söylenebilecek bu kitap hakkında yazma şevkim kaçmışken bu kadar yazmış olmama şaşıyorum ama aklımdaki soru işaretleri de yazdıkça artıyor.
Kitapta 'kahraman' veya 'antikahraman' diyebileceğim birinin olmayışı (belki siz bir kahraman bulmuşsunuzdur kendi adıma konuşuyorum.) kitabın en sevdiğim özelliklerinden biri oldu. 'İşte Bernard' diyorsunuz bu toplumun dışında kalmış biri, derken Watson çıkıyor karşınıza e o da sisteme uyum sağlayamıyor. Peki ya Vahşi? Sonradan gelip kitabın kahramanı olabileceğini mi sanıyor, yo yoo. Bu çok kötü diyebileceğimiz bir karakter de yok ki, müdürün duyguları, Mustafa Mond'un da düşünceleri oldukça karmaşık.
Belli bir baş karakter yoksa, bu kitabın ütopya mı distopya mı olduğu tartışılıyorsa bu kitaba 'tutarlı' diyebiliriz bence.
Bir yazar kitapların okunmadığı bir ütopya yaratmaz belki ama beni ıssız adaya yolla ki daha çok yazayım, diyebilecek bir karakterle özdeşleşip yarattığı distopyadan kendine kaçış payı ayırabilir.
Not: Kitapta bir sürü yerin altını çizdim ama bu spoiler dolu yazımı okuyan zaten kitabı da okumuş olmalıydı bu nedenle alıntılarımı olur da tembellik yapmazsam başka bir başlıkta yazarım.
Not: Kitaba hala goodreads üzerinden kaç puan vereceğimi bilmiyorum. 3 ile 4 arasında gidip geliyorum.
Not: Bahsettiğim çeviri goodreads bağlantısı verdiğim baskıdır.
Söyleyeceklerim yeni, farklı veya okunması gereken şeyler olmayacak bu nedenle, ne kitap analizi ne de ahkam kesme sadece aklıma takılan yerleri yazmak. Bir de bol miktarda 'spoiler' var.
Sürükleyici bir roman ama abartıldığını söylemeye de cüret ediyorum.
Öncelikle ya çeviri ya da yazarın dili nedeniyle büyük bir edebi haz aldığımı söyleyemem nasıl yani derseniz hani bazı romanları okurken 'Ne olur bunun filmini çekmesinler' dersiniz ya ben ilk defa bir kitabı okurken 'filmini çekseler de izlesek' dedim (ki çekilmiş sanırım bir ara izlemeli, bir de okurken aklıma Equilibrium geldi.)
Kitap hakkında yazılan yazılarda bunun bir ütopya mı yoksa distopya mı olduğu tartışılırken aynı zamanda bir kapitalizm eleştirisi mi yoksa sosyalizm eleştirisi mi olduğu da tartışılıyor ki bu durumda bir çaprazlama yaparak şu fikirlere ulaşabiliriz.
sosyalizm eleştirisi ve bu nedenle distopyo
sosyalizme övgü bu nedenle ütopya
kapitalizm eleştirisi yani distopya
kapitalizme övgü ve ütopya
ikisini de eleştiriyor
1984 romanını okuyup da 'Bence ütopya' diyeni bulmak zordur oysa 'Cesur Yeni Dünya'da yaşamak isteyen insanlar çıkacaktır. 1984 ile sadece bu noktada kıyaslıyor kimin gelecek öngörüsü daha fazlaymış gibi tartışmaları komik buluyorum. Kitabı salt sistem eleştirisi olarak almayı veya illa bir cennet cehennem sınıflandırmasına sokmayı doğru bulmuyorum.
Kitabı birçok açıdan ele almak mümkün. Sosyolojik, ekonomik ya da psikolojik. Hiçbir dalda ahkam kesecek bilgiye sahip olmadığımdan belki bir bilen vardır diyerek aklıma takılanları yazıyorum.
Yeni Dünya'da seks üreme amacıyla yapılmıyor, bebekler şişelerde dünyaya geliyor ama cinsiyetsiz bir toplum yaratılmıyor. Üreme seks ile olmasa da yapay ortamda da olsa toplumda kadın ve erkek cinsiyet ayrımına ihtiyaç duyuluyor. Herkesin herkese ait olduğu seksin küçük yaşta öğretildiği ve sadece hazza yönelik olduğu bir dünyada grup seks yapılan ayinde bile bir kız bir erkek şeklindeki oturma düzeninin vurgulanışı da ilginç geldi bana. (ki kitabın bir yerinde daha özellikle karşı cinslerin birleşmesi vurgusu yapılır) Bir de aynı sınıf içindeki seçimler ve güzellik kaygısı da ilginç ki evet Bernard sınıfına göre farklı fiziksel özelliklere sahiptir, istisnadır ama Lenina'nın fiziksel özelliklerinin hem kendisi hem de ondan bahseden erkekler tarafından sürekli vurgulanması da aklıma takılan başka bir soru işareti.
Freud ile Ford arasındaki ilişki kitapta açıkça söyleniyor ama Vahşi'nin annesinin yatağındaki adamı vurmak istemesi, daha sonra Lenina ile annesini özdeşleştirmesi, kırbaçlama kısmında olduğu gibi olaylarda da Freud'a rastlamak mümkün. O dönemde Psikiyatrinin başlı başına bilim kurgu konusu olması da şaşırtıcı olmaz zaten. (Çocukların cinsellik ve ölümle tanışma eğitimleri, ölüm korkusunu yenme çabaları, şartlandırma ve her şeyden önce anne baba kavramını yok etmek.)
Hakkında çok şey söylenen ve söylenebilecek bu kitap hakkında yazma şevkim kaçmışken bu kadar yazmış olmama şaşıyorum ama aklımdaki soru işaretleri de yazdıkça artıyor.
Kitapta 'kahraman' veya 'antikahraman' diyebileceğim birinin olmayışı (belki siz bir kahraman bulmuşsunuzdur kendi adıma konuşuyorum.) kitabın en sevdiğim özelliklerinden biri oldu. 'İşte Bernard' diyorsunuz bu toplumun dışında kalmış biri, derken Watson çıkıyor karşınıza e o da sisteme uyum sağlayamıyor. Peki ya Vahşi? Sonradan gelip kitabın kahramanı olabileceğini mi sanıyor, yo yoo. Bu çok kötü diyebileceğimiz bir karakter de yok ki, müdürün duyguları, Mustafa Mond'un da düşünceleri oldukça karmaşık.
Belli bir baş karakter yoksa, bu kitabın ütopya mı distopya mı olduğu tartışılıyorsa bu kitaba 'tutarlı' diyebiliriz bence.
Bir yazar kitapların okunmadığı bir ütopya yaratmaz belki ama beni ıssız adaya yolla ki daha çok yazayım, diyebilecek bir karakterle özdeşleşip yarattığı distopyadan kendine kaçış payı ayırabilir.
Not: Kitapta bir sürü yerin altını çizdim ama bu spoiler dolu yazımı okuyan zaten kitabı da okumuş olmalıydı bu nedenle alıntılarımı olur da tembellik yapmazsam başka bir başlıkta yazarım.
Not: Kitaba hala goodreads üzerinden kaç puan vereceğimi bilmiyorum. 3 ile 4 arasında gidip geliyorum.
Not: Bahsettiğim çeviri goodreads bağlantısı verdiğim baskıdır.
3 Kasım 2013 Pazar
Neslihanim Kitap Fuarı'nda
Merhabalar bu yazıyı Beylikdüzü'nden yazıyorum hani şu dağ başı olan hani şu uzaklarda olan hani fuara gelmek için lanetler okuduğunuz yerden. Gerek iş için gerek her türlü etkinlik için Beylikdüzü'nden sizin İstanbul'unuza her gün gidip gelen biri olarak fuar zamanları içten içe oh çektiğim doğrudur. Burada yaşamanın tek avantajı olan fuarı on yıldır takip ediyorum. (Bir kere Kayışdağı'ndan gitmişliğim de var fuara bunu da es geçmeyelim ama) Bu yıl da açılır açılmaz koşuverdim Tüyap'a. Pek planlı programlı bir insan olmadığım için imza günlerine, etkinliklere önceden bakmadım ve yine fuar tecrübelerime dayanarak zaten uyamayacağım bir kitap listesi de hazırlamadım. (Siz bana uymayın.)
Sırt çantası ve evden getirdiğim bez çantalarla fuarı gezmeye başladım. İzlenimleri maddelersem;
- Bu yıl yayınevlerinde daha çok indirim var gibi geçen yıl hepsi anlaşmış gibi %25 indirimliyken bu yıl %35 %50 ya da öğrenciye %50 gibi seçenekler daha çok.
- Fuarın benim için en güzel indirimi İletişim'in ve Oğlak yayınlarının %30 indirimi oldu.
- YKY kendi çalışanları bile 'aynı indirimler Beyoğlu'nda da oluyor' dedi ki evet kitapları fuardan alıp da hamallık yapmaya değmez. (ama ben dayanamadım orası ayrı)
- İthaki yayınlarının Edgar Allan Poe kitapları her yıl %50 indirimli oluyor geçen yıl şiir bu yıl da öykü kitabını alarak seriyi tamamladım, yine İthaki'de Kafka kitaplarında da özel indirim var.
- Geçen yıl Metis belli miktarı geçene ekstra indirim yapıp bir de ajanda hediye ediyordu ki favorim olmuştu bu yıl ise %20 indirim var sadece. Ayrıca meraklısına Metis Ajandası da aralıkta çıkacakmış.
- Sis yayınları diye bir yayından İngilizce roman aldım %50 indirim vardı ve çok ucuzdu, nasıl bir yayınevi olduğu hakkında bir fikrim yok bu nedenle okumadan öneremiyorum. (3 liraya Sherlock Holmes kitapları mesela ilgilisine...)
- Bilim Kurgu sevenler için Yordam Yayınları'nda China Mieville seti %50 indirimli, yine bazı kitaplarda %50 indirim var.
- Psikeart standı hem sakin bir yerde hem de kolay eski sayılara ulaşmak mümkün.
Eskiden her standın önünde durur kitapları keşfederdim ama 'okumam gereken' kitapların fazlalığı keşif hevesimin önüne geçtiğinden bu yıl çok farklı yazarlara ve yayınevlerine uğramadım.
Gelelim imzalara;
- Kardeşim Murat Menteş'ten imza alırken yanındaydım, adama olan ön yargım bir okuruna 'adın şu ama aslında sende şu tipi var' tarzı bir cümle kurunca katmerlendi ama kardeşime sorarsanız adam sempatikti ben art niyetli olduğumdan o cümleyi kapmışım. (bu arada oldukça uzun bir imza sırası vardı.)
- Murat menteş'ten imzayı alan Emrah Serbes'in imza sırasına girdi ki bu sıra da oldukça uzundu. (Herkes fuardan aldığı bir kitabı okumaya başlasa sırada bitirirdi ki kimse bir şey okumuyordu.)
- Bugün Füruzan'dan imza almaya gelen ve 4-5 kitabını imzalatan kızla tanışmak isterdim hepi topu 10 kişi vardı ben oradayken.(Keşke sadece imza atmayıp bir iki cümle de kursaydı okuruyla ki kalabalığı da bahane edemez:)
- Çoğu yazarın imzası 1 numaralı salonda oluyor kargaşayı önlemek için güzel bir düzenleme.
Güzel fotoğraflar çekemedim ama neler olduğu anlaşılıyor sanırım. Bunlar da aldığım kitaplar.
Etiketler:
beylikdüzü,
imza günü,
kitap,
Kitap Fuarı,
Tüyap
14 Temmuz 2013 Pazar
Lord Arthur Savile'in Suçu
En son ne zaman Oscar Wilde okuduğumu hatırlamıyorum. Çocukken okumuşumdur. Gerçi lise hazırlıkta Dorian Gray'in Portresi'ni İngilizce öğrenmek için hazırlanan kitaptan okumuştum ama onu saymak hile olur.
Bu yüzden Oscar Wilde ile yeni tanışmış sayıyorum kendimi. Bu tanışıklığı da Jorge Luis Borges'e borçluyum. Burada asıl ilginç olan ise Borges'ten yalnızca bir kitap okumuş olmam. Bu aslında benim büyük bir ayıbım bunu biliyorum ve bu fantastik öykülere de yakışan kaderci bir savunmayla henüz zamanı gelmedi diyorum. (Ama okuduğum bir kitapla dahi Borges'e güvenebileceğimi biliyorum ki yanıltmadı da.)
Kitapta beş öykü var.
Lord Arthur Savile'in Suçu
Canterville Hortlağı
Mutlu Prens
Bülbül ve Gül
Bencil Dev
Son üç öykü Borges'in de önsözde dediği gibi Andersenden Masallar tadında. Güzel öyküler bunlar da ama dünyada ne çok acı var, fedakarlık, iyilik vs. türünde didaktik melankolik bir fantastikliğin ilk iki öyküden sonra beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyebilirim.
İlk öykü Arthur Savile'in Suçu oldukça etkileyici ve garip bir şekilde eğlendirici. Borges'in önsözde dediğine göre İslam dinine özgü bir kader anlayışı var. Bana kalırsa öyküyü etkileyici kılan bu kader anlayışının karşıtını da içinde barındırması, kaderi kabul etmek ama her şeyi kontrol altına almaya çalışmak. (İkinci öyküde de benzer zıtlık başlangıçta hortlağa inanmayan Amerikan ailesinin daha sonra hortlağı kabullenip bezdirmeye çalışmasında görülür.)
İlk öykü fantastik öğelerden hoşlanmayan okur için tamamen tesadüfler ve aptallıklar silsilesi olarak da okunabilir ama ikinci öyküde bir perili köşk ve bir hortlak vardır. Öyküyü okumaya başlamadan önce perili köşkü satın alan Amerikalı aile gibi o hortlağı kabul etmeniz gerekir. Hikaye Amerikalıların 'Modern bir toplumdan geliyorum, bizler paranın satın alabileceği her şeye sahibiz.' diyerek hortlağı da eve dahil olan her şey kapsamında satın almasıyla başlar. Sıradan gotik bir hikaye olarak başlayıp ironik anlatımıyla çok fazla söz söyleyen bir hikaye aslında. Amerikalıların yaklaşımı, hortlağı gurur, onur, duygu gibi kelimeleri tekrarlayıp durması ve sonunda hayaletin fendi...
İki öyküde de oldukça hoş detaylar var. Kahkaha atarak okunan ilk öykülerin ardından son öyküler melankolikleşiyor ve benim gibi melankoli halinden pek de hoşlanmayan biriyseniz ilk öykülerdeki ritmi arıyorsunuz.
Sonuç olarak Babil Kitaplığı'ndan seçtiğim ilk kitaba 5üzerinden 3 puan verdim ve 'Sıradaki!' dedim.
(Bu puanlama olayıyla aram hiç iyi değil bu arada, goodreads kullanıyorum ve her seferinde acaba ne puan versem diyerek kara kara düşünüyorum. Dönüp dönüp puanlarımı değiştirdiğim de çok olmuştur. O yüzden siz yorumuma güvenin ama puanıma güvenmeyin.)
Bu yüzden Oscar Wilde ile yeni tanışmış sayıyorum kendimi. Bu tanışıklığı da Jorge Luis Borges'e borçluyum. Burada asıl ilginç olan ise Borges'ten yalnızca bir kitap okumuş olmam. Bu aslında benim büyük bir ayıbım bunu biliyorum ve bu fantastik öykülere de yakışan kaderci bir savunmayla henüz zamanı gelmedi diyorum. (Ama okuduğum bir kitapla dahi Borges'e güvenebileceğimi biliyorum ki yanıltmadı da.)
Kitapta beş öykü var.
Lord Arthur Savile'in Suçu
Canterville Hortlağı
Mutlu Prens
Bülbül ve Gül
Bencil Dev
Son üç öykü Borges'in de önsözde dediği gibi Andersenden Masallar tadında. Güzel öyküler bunlar da ama dünyada ne çok acı var, fedakarlık, iyilik vs. türünde didaktik melankolik bir fantastikliğin ilk iki öyküden sonra beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyebilirim.
İlk öykü Arthur Savile'in Suçu oldukça etkileyici ve garip bir şekilde eğlendirici. Borges'in önsözde dediğine göre İslam dinine özgü bir kader anlayışı var. Bana kalırsa öyküyü etkileyici kılan bu kader anlayışının karşıtını da içinde barındırması, kaderi kabul etmek ama her şeyi kontrol altına almaya çalışmak. (İkinci öyküde de benzer zıtlık başlangıçta hortlağa inanmayan Amerikan ailesinin daha sonra hortlağı kabullenip bezdirmeye çalışmasında görülür.)
İlk öykü fantastik öğelerden hoşlanmayan okur için tamamen tesadüfler ve aptallıklar silsilesi olarak da okunabilir ama ikinci öyküde bir perili köşk ve bir hortlak vardır. Öyküyü okumaya başlamadan önce perili köşkü satın alan Amerikalı aile gibi o hortlağı kabul etmeniz gerekir. Hikaye Amerikalıların 'Modern bir toplumdan geliyorum, bizler paranın satın alabileceği her şeye sahibiz.' diyerek hortlağı da eve dahil olan her şey kapsamında satın almasıyla başlar. Sıradan gotik bir hikaye olarak başlayıp ironik anlatımıyla çok fazla söz söyleyen bir hikaye aslında. Amerikalıların yaklaşımı, hortlağı gurur, onur, duygu gibi kelimeleri tekrarlayıp durması ve sonunda hayaletin fendi...
İki öyküde de oldukça hoş detaylar var. Kahkaha atarak okunan ilk öykülerin ardından son öyküler melankolikleşiyor ve benim gibi melankoli halinden pek de hoşlanmayan biriyseniz ilk öykülerdeki ritmi arıyorsunuz.
Sonuç olarak Babil Kitaplığı'ndan seçtiğim ilk kitaba 5üzerinden 3 puan verdim ve 'Sıradaki!' dedim.
(Bu puanlama olayıyla aram hiç iyi değil bu arada, goodreads kullanıyorum ve her seferinde acaba ne puan versem diyerek kara kara düşünüyorum. Dönüp dönüp puanlarımı değiştirdiğim de çok olmuştur. O yüzden siz yorumuma güvenin ama puanıma güvenmeyin.)
Che Vuoi?
Önsözü kitabı bitirdikten sonra okuyanlardanım. Hem etkilenmek istemem hem de önsöz yazarına pek güvenmem. Ne yapar ne eder ağzından kaçırıverir aslında benim okurken keşfetmem gereken bir sırrı. Yine öyle yaptım ve Aşık Şeytan'ı okumaya başladım.Siz de henüz okumadıysanız ve okuyacaksanız bana güvenmeyin ve yazıyı okumaya devam etmeyin. Merakla başlar hikaye, Alvaro'nun Kabala sözcüğünü merak etmesi ve ortamda bulunan bir arkadaşın bu merakı tetiklemesiyle Alvaro ruhlar alemine hükmetmek ister. Cahil cesareti, ego tatmini, karizmayı çizdirmemek söz konusudur artık bir kere şeytanı alt edeceğini söylemiştir. 'Balzemuth' diye seslenerek çağırır şeytanı ve karşısına dehşet verici deve başıyla çıkar şeytan ve sorar 'Che Vuoi?' yani 'Ne istiyorsun?' Aslında ne istediği pek de belli değildir, hükmetmek istiyordur bir şekilde. Şeytanın efendisi olmak istiyordur. Şeytanın efendisi olacak ama kendi erdemlerinden de vazgeçmeyecek. Deve başının sevimli bir köpek olmasını ister ardından da hizmetkar derken Biondetta olur şeytan ve bir kadın bedenine hapsolur. Bir sürü baştan çıkarma oyunu oynar Biondetta aynı bedende de olsa rolden role girer. Alvaro ise her şüpheye düştüğünde annesini öne sürer, ya annem ne der?
Kitabı okurken bu kitapta psikiyatri için amma malzeme var derken buldum kendimi. Erkeğin tahakküm arzusu, kadının teslimiyeti, cinsiyetçi roller ki burada gerçekten de kadın roldür, anneye olan aşk, kişinin kendini başkasında görmesi vb. Cazotte bu kitabı 1772 yılında yazmış ki Freud'dan da Lacan'dan da çok çok önce. Ama tabii gözlerinden kaçmamış bu kitap. Örneğin Lacan 'Ne istiyorsun?' sorusu üzerinden ayna teorisine örnek göstermiş Aşık Şeytan'ı. (yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.)
Lacan'ın kuramlarına biraz göz atıp 'İnsan arzulanmayı arzular' cümlesini görünce belki de şeytanın sorusunun cevabı budur demekten alıkoyamadım ben de kendimi. Şeytanın istediği de arzulanmak değil mi?
Biraz da yazardan bahsedecek olursak Jacques Cazotte 1719 yılında doğmuş ve 1792 yılında kraliyetçi olması nedeniyle idam ettirilmiş. Sen git aydınlanma çağında kralcı bir de okültizme meraklı ol, 'tabii yazarsın öyle şeytanlı deve başlı hikayeler' demiyor edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum.
(Şurada kitabın çizimli Fransızcası var, Fransızca bilenlere ne mutlu, benim gibi bilmeyenler de çizimlere baksın artık.)
Borges sesimi duyarsa
Keşke başka bir şey isteseymişim deriz ya hani kırk yılda bir yanımıza uğrayan şans meleğine yanlış dilekte bulunmuşuz gibi. Geçenlerde fantastik kitap önerisi istiyorum dediğim bir yazı yazmıştım Morgue Sokağı Cinayeti'ni okuduktan sonra. Tabii blogumu çok az kişi okuduğu için ya da okuyanların çok azı fantastik edebiyat sevdiği için ya da hem yazıyı okuyan hem de fantastik edebiyat sevenler cevap yazmaya üşendiği için- uzatılabilir bu cümle ve uzattıkça daha itici olabilir,duruyorum- herhangi bir öneri gelmedi bana. Derken bir kitapçıda gezinirken kitap kapaklarıyla Babil Kitaplığı serisi dikkatimi çekti. Öyle sadece kapağa bakıp kitap alanlardan olduğumu düşünürseniz üzülürüm ama kapaktaki 'Jorge Luis Borges tarafından hazırlanan fantastik edebiyat dizisi' yazısını görünce yazarların ismine bile bakmadan rastgele iki kitap seçip aldığım doğrudur.
Öneri istiyordum ve öneri Borges'ten geldi daha ne olsun! Kitapları okumaya başlayıp fantastik sulara daldıktan sonra da diyorum ki, yo yoo bu tesadüf değil, Borges ya da başka her kim varsa beni duydu ve o kitapları görmemi sağladı.
30 kitaptan oluşan ve Dost Yayınevinden çıkan Babil Kitaplığı, değerli yazarlar ve değerli çevirmenlerle okunması, incelenmesi gereken hele de benim gibi kütüphane meraklıları için mutlaka alınması gereken bir seri. Ayrıca benim gibi metrobüs mağdurları için de yolda okumalık, çantada kolay taşımalık kitap tasarımıyla sevindirici. ( Birazcık daha uzatırsam reklamcılık diline tamamen geçiş yapacak yayıneviyle reklam anlaşması yapacak kıvama geleceğim. Bu nedenle burada kesiyor ve kitapları anlatmaya başlıyorum. Bir de zaten kaç yıldır olan bu seriyi yeni keşfetmiş olduğum için kendimden utandığımdan çok uzatmıyorum)
Henüz üç tanesini okudum.
26 Mayıs 2013 Pazar
okuma burgacı
Tutunamayanlar'ın ardından her ne kadar yok Selim Işık şöyle yok Turgut Özben böyle diye ileri geri konuşmayacağım desem de bazı karakterlerle tanıştıktan sonra onları akla getirmemek çok zordur, hele bir de romanları, öyküleri gerçek hayatın bir parçası sayan her an bir karakterle karşılaşacağınızı düşünen biriyseniz bu çok zor. Bu yüzden bu yazıya da Selim Işık ve kitap okuma devrelerinden bahsederek giriş yapıp çok farklı yerlere açılacağım için bana kızmayın.
'Hayatının devrelerle anlatılmasını isterdi Selim. Wilde devri, Gorki devri gibi.'
...
'Bu devirlerin sayısı, sonradan o kadar arttı ki izleyemez oldum. Bir hafta süren devreler bile oluyordu. Her devrenin tek özelliği vardı: bir önceki devrenin şiddetle reddi. Fakat Selim, bütün devreleri arasında benzerlikler bulurdu; eski devrelerini yenileriyle uzlaştırmaya çalışırdı farkında olmadan...'
Benim böyle devrelerim oldu mu acaba diye sordum kendime, şöyle bir okuduklarıma göz attım. Çok satan gerilim kitaplarıyla klasik romanları aynı dönemde okuduğumu görüp yok böyle bir şey diyordum ki uzun bir aradan sonra bilim kurgu ve polisiyeye dönüş yaptığımı fark edip 'aslında varmış' aydınlanması yaşadım. Ama belli ki bu devreler de belli belirsiz.
Uzun lafın kısası ben bu aralar fantastik, bilim kurgu ya da polisiye meraklısı oldum. Hem bu heyecanıma cevap verebilecek hem de beni edebi hazdan mahrum bırakmayacak eserler bu kastettiklerim. Önerilerinize açığım. (Şöyle ki bir Ahmet Ümit polisiye değildir, Dan Brown onun üst mertebesidir ama benim istediğim değildir. Fantastik denilince aklına sadece vampir kitapları gelen fikrini kendine saklasın gibi. ) Distopya ve ütopyalar da bu aralar ilgi duyduklarımdan.
Bir de başlı başına bir kategori olan Edgar Allan Poe. (uzun bir girişten sonra nihayet ana konuya geldik)
Küçükken öykülerini derlemeler içinde okuduğum bir yazar Edgar Allan Poe ama nedense okuduğum iki üç öyküyle yetinmişim. Bugün 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni bitirirken nasıl da geç kaldığımı fark ettim, nasıl daha önce okumamıştım bu öyküleri? Hem de dedektiflik hikayelerini seven biriyken hem de bu öykü ilk dedektiflik öyküsü diye geçerken?
Yalnız Morgue Sokağı Cinayeti değil kitaptaki diğer öyküler de oldukça etkileyici. Korku ögelerinin gerçekçiliği ise öyküleri bambaşka bir yere koyuyor.Bir yandan 'evet böyle bir şey olabilir.' diyorsunuz çünkü anlatılan ne bir hayalet ne de doğa üstü başka bir varlık, bir yandan da 'hayır, bunlar deli saçması' demek istiyorsunuz ya da bir edebiyat harikası, seçim size kalmış. Doğa mı insan mı güç mü akıl mı soruları çerçevesinde gelişiyor sanki öykülerin çoğu. Pozitif düşünce, insanın akılla hakimiyeti, planlı delilik...ölüm, ölüm ve yine ölüm.
İçimde tüm öykülerini okuma isteği, fonda şiirlerini dinliyorum. Bir de acaba birkaç bölüm izleyip de bıraktığım 'Following' dizisini izlesem mi diyorum. Vazgeçiyorum. Kitabı okumadan önce 'güzel dizi yaa izlenir bu.' diyordum ki şimdi pek emin değilim edebiyat tutuculuğuma bürünüyorum.(Ben yine diziye bir şans daha veririm.) Zaten bu konuda çok da tutucu olduğum söylenemez güzel uyarlamalara, hakkını veren ilhamlara can feda örneğin defalarca izlediğim halde bıkmadığım Tim Burton'ın ilk denemelerinden kısa filmi Vincent'ı sizin de izlediğinizden emin olmama rağmen paylaşmak istiyorum. Bir de küçük bir alıntı yapıyor ve susuyorum.
'Ta sonunda intikam alacaktım; bu kararım kesindi- kesinliği biraz da herhangi bir tehlikeyi göze almak istemememden geliyordu. Sadece cezalandırmak yetmezdi, kendime bir suç yüklemeden cezalandırmalıydım. Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.' (Amontillado Fıçısı öyküsünden, sf.131, Morgue Sokağı Cinayeti, Notos Kitap)
(Yazımın altına şu notları eklemeyi alışkanlık haline getirdim ne kadar gereksiz olsalar da. Mesela şu anda yazacak hiçbir şey bulamadığımı yazmak istiyorum. Sevgiler.)
(Aslında yazacak şeyler bitmiyor. Mesela başlık nereden çıktı diye merak eden olursa, Maelström'e Düşüş öyküsünde çevirmen Memet Fuat bu kelimeyi kullanmış, çok hoşuma gitti. Hazır okuma devirlerinden döngülerinden de bahsetmişken neden bir okuma burgacı olmasın?- bunun üzerine neler yazılır neler de ben sözü uzatmayayım- yeniden sevgiler.)
'Hayatının devrelerle anlatılmasını isterdi Selim. Wilde devri, Gorki devri gibi.'
...
'Bu devirlerin sayısı, sonradan o kadar arttı ki izleyemez oldum. Bir hafta süren devreler bile oluyordu. Her devrenin tek özelliği vardı: bir önceki devrenin şiddetle reddi. Fakat Selim, bütün devreleri arasında benzerlikler bulurdu; eski devrelerini yenileriyle uzlaştırmaya çalışırdı farkında olmadan...'
Benim böyle devrelerim oldu mu acaba diye sordum kendime, şöyle bir okuduklarıma göz attım. Çok satan gerilim kitaplarıyla klasik romanları aynı dönemde okuduğumu görüp yok böyle bir şey diyordum ki uzun bir aradan sonra bilim kurgu ve polisiyeye dönüş yaptığımı fark edip 'aslında varmış' aydınlanması yaşadım. Ama belli ki bu devreler de belli belirsiz.
Uzun lafın kısası ben bu aralar fantastik, bilim kurgu ya da polisiye meraklısı oldum. Hem bu heyecanıma cevap verebilecek hem de beni edebi hazdan mahrum bırakmayacak eserler bu kastettiklerim. Önerilerinize açığım. (Şöyle ki bir Ahmet Ümit polisiye değildir, Dan Brown onun üst mertebesidir ama benim istediğim değildir. Fantastik denilince aklına sadece vampir kitapları gelen fikrini kendine saklasın gibi. ) Distopya ve ütopyalar da bu aralar ilgi duyduklarımdan.
Bir de başlı başına bir kategori olan Edgar Allan Poe. (uzun bir girişten sonra nihayet ana konuya geldik)
Küçükken öykülerini derlemeler içinde okuduğum bir yazar Edgar Allan Poe ama nedense okuduğum iki üç öyküyle yetinmişim. Bugün 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni bitirirken nasıl da geç kaldığımı fark ettim, nasıl daha önce okumamıştım bu öyküleri? Hem de dedektiflik hikayelerini seven biriyken hem de bu öykü ilk dedektiflik öyküsü diye geçerken?
Yalnız Morgue Sokağı Cinayeti değil kitaptaki diğer öyküler de oldukça etkileyici. Korku ögelerinin gerçekçiliği ise öyküleri bambaşka bir yere koyuyor.Bir yandan 'evet böyle bir şey olabilir.' diyorsunuz çünkü anlatılan ne bir hayalet ne de doğa üstü başka bir varlık, bir yandan da 'hayır, bunlar deli saçması' demek istiyorsunuz ya da bir edebiyat harikası, seçim size kalmış. Doğa mı insan mı güç mü akıl mı soruları çerçevesinde gelişiyor sanki öykülerin çoğu. Pozitif düşünce, insanın akılla hakimiyeti, planlı delilik...ölüm, ölüm ve yine ölüm.
'Ta sonunda intikam alacaktım; bu kararım kesindi- kesinliği biraz da herhangi bir tehlikeyi göze almak istemememden geliyordu. Sadece cezalandırmak yetmezdi, kendime bir suç yüklemeden cezalandırmalıydım. Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.' (Amontillado Fıçısı öyküsünden, sf.131, Morgue Sokağı Cinayeti, Notos Kitap)
(Yazımın altına şu notları eklemeyi alışkanlık haline getirdim ne kadar gereksiz olsalar da. Mesela şu anda yazacak hiçbir şey bulamadığımı yazmak istiyorum. Sevgiler.)
(Aslında yazacak şeyler bitmiyor. Mesela başlık nereden çıktı diye merak eden olursa, Maelström'e Düşüş öyküsünde çevirmen Memet Fuat bu kelimeyi kullanmış, çok hoşuma gitti. Hazır okuma devirlerinden döngülerinden de bahsetmişken neden bir okuma burgacı olmasın?- bunun üzerine neler yazılır neler de ben sözü uzatmayayım- yeniden sevgiler.)
23 Mayıs 2013 Perşembe
'bat dünya bat'
Sonda söylenecek lafı başta söyleyenlerden, eşeğe tersten binenlerden görüldüğü üzere gündüzuyuyupgeceoturangillerdenim. Her işim ters olsaydı bunda bir düzen olurdu ya o düzeni de tutturamayanlardanım. Oblomov'um derim ama Oblomovluk Oblomov'u bitirememektir kendimle çelişirim. En sevdiğim kitaplardandır 'Karamazov Kardeşler' ama söylemeye utansam da hala 'Suç ve Ceza'yı okumadım. Ecinnilerden Budala'ya Beyaz Geceler'den Öteki Ben'e uzanan Dostoyevski maceramda 'Suç ve Ceza'yı atladım. Alacağım hazzı ertelemek mi dersiniz, yüzleşmeye korkmak mı dersiniz bilmiyorum elbette zamanı gelecek, yarım bıraktığım Faust, Yeraltından Notlar ve nicesi 'İşte şimdi hazırsın bizimle buluşmaya' diyecek. Eminim sitem edecekler 'sen ki en değersiz kitapları bile yarım bırakmayan sen ki eline geçeni okuyan açgözlü okur bizi niye bıraktın?' diyecekler. Ben de 'çocuktum' diyeceğim.
Evet gerçekten de 'büyüyünce okuyacağım.' diye yarım bıraktığım kitaplarım oldu. Çoğu zaman 'beni aşan' kitapları okusam da yer yer haddimi bildim. Bazen de yarım bırakmak zorunda kaldığım kitaplar oldu. Misafirliğe gittiğin bir evde okunacak bir kitap değildir 'Çanlar Kimin İçin Çalıyor.' Ama eğer evde bulduğun tek kitap oysa ve sıkıcı bir ev oturmasında yalnız kaldıysan çok fazla seçenek yoktur. Ya mutfağa gidip annenle akrabaların başka akrabalar üzerine yaptığı ama lütfen asla dedikodu olmayan konuşmaları dinleyecek ya da yarım kalacağını bildiğin bir kitaba başlayacaksın. Evden ayrılırken de iki seçeneğin vardır aslında ya kitabı ödünç alacak ya da terk edeceksin neden bilmiyorum terk etmiştim. (Bu kitabın hikayesi çok daha ilginçtir ve başka bir yazının konusudur aslında. Misafirlikte okuduğum ve ayrılmak zorunda kaldığım kitabın aslında babama ait olması gibi ironik bir gerçeği sonradan öğrenmem ama kitaba hala kavuşamamış olmam gibi.)
Bu şekilde yarıda bıraktığım başka kitaplar da oldu. Ama en acısı kütüphanede tek bir kopyası olduğu için ben bitirmeden elimden alınan 'Tutunamayanlar'dı. Kitap 'Amaan ben de gider kendime alırım.' diyemeyeceğim kadar pahalıydı ve ben de aklı sıra okul kütüphanesine trip atıp o kitabı tekrar istemeyecek kadar gururluydum. Ayrıca aklımca sinsi bir plan yapıp madem ben okuyamadım başkaları da okuyamasın diyerek kitabı sürekli istek listesinde tutmayı da başaramamıştım. Şansımı bir kez daha deneyip bu sefer de 'Tehlikeli Oyunlar'ı aldım kütüphaneden. 15 gün içinde okurum zaten dedim ama olmadı. Onunla da başıma aynı şey geldi. Tıpış tıpış kitabı teslim ettim. Ben artık Tutunamayanlar'a tutunamayan Tehlikeli Oyunlar'a dahil olamayandım. Ama gel gelelim ters bir insan olduğum için Oğuz Atay'ı bu kitaplarıyla değil de 'Bir Bilim Adamının Romanı' ile tanımıştım. Ardından da Korkuyu Beklerken'i okumuş Oğuz Atay hayranı olmuştum. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'ı tadımlık okumalarım ise merakımı törpülemişti.
Artık tamamlamanın vakti gelmişti. Nisandan beri elimde olan kitap arasına sıkıştırdığım yüzlerce post-itle bugün itibari ile bitti. Kitabı bitirdikten sonra ön sözü okurken hızımı alamayıp kitabı tekrar okumaya başladığımı fark ettim. Bu etkiden kurtulmak için ya hemen başka bir kitaba geçmeli ya da yazmalıydım.
Ama ne yazacaktım? Oğuz Atay ismini duymayan insanlar gibi Olric'li alıntılar mı yazacaktım ya da 'Ben de o ansiklopediye eklenmeliyim ben de Selim Işık'ım ben de Süleyman Kargı'yımlı cümleler kurup tüm tutunamayanların kemiklerini mi sızlatacaktım? Yoksa işin ehli amcalar teyzeler gibi dönemin Türkiyesi'nin nasıl yansıtıldığını mı anlatacaktım, ne haddime! Otopsi yapmak bana düşmez düşmesin de, ama Turgut musun Selim mi? tartışmalarına da girmeyelim mümkünse. Sevdiğimiz diziden karakter mi seçiyoruz canım. (Bilenler bilir bu canım tanıdık bir canım'dır.) Sadece yazmak istediğimi yazacaktım.
Sanırım öyle de oldu. Yazdıkça duruldum. Belki uyurum.
(Yine hiç okunmayacak bir saatte yazdım ya kendimi tebrik ediyorum. Hala yatmayanları öpüyor, erken kalkanların da güne bu yazıyı okuyarak başlamalarını tavsiye etmiyorum ki yazıyı baştan sona okuduğunuzu düşünürsek artık çok geç.
Madem konu Tutunamayanlar'dı niye alakasız bir yerden girdin konuya diye merak eden olur diye bir not eklemeyi de görev bildim. Bu kişi ya benimle tanışmıyor ya da ilk defa yazdığım bir şeyi okuyor. Ona bu yazının şu saatte yazabileceğim en konu bütünlüklü yazı olduğunu belirtirim.
Bir de, evet başlık bulma konusunda biraz kıtım ya da tembelim ya da her neyse, Turgut Özben'e saygılar.)
22 Mart 2013 Cuma
Harikalar Odası 'bengi dönüşün baş döndürücü tinselliği...'
Perec'in oyun içinde oyun, kurgu içinde kurgu, kelime içinde kelime labirentlerini bilenler bilir. Perec'in alaycılığı ise bambaşka bir yazı konusudur. Hepsini içinde barındıran bu incecik kitap da her Perec kitabı gibi okuduktan sonra 'bitti' diyemeden 'tekrar okunacaklar' rafına koyduklarımdan. Bir de hakkında bir şeyler yazmadan birilerine anlatmadan duramam dedirtenlerden.
Bir sergi haberiyle başlar kitap, bir koleksiyoncunun en ünlü eseri 'Harikalar Odası' adlı tablosunun sanat dünyasında yarattığı etkiden bahseder. Ardından koleksiyondaki eserleri tüm detaylarıyla anlatır. Ne zaman yapıldılar ne zaman koleksiyoncunun eline geçtiler, bir müzede sesli rehberden duyabileceğiniz ayrıntılar ya da bir katalogda olması gereken ebat, yapılış türü gibi bilgiler hatta sadece kulaktan kulağa aktarılabilecek dedikodular...
Sonuçta 'kurgu' bu diyerek hiçbir sanatçıyı ve tabloyu gerçekmiş gibi düşünmeden okumaya başlasanız bile çok geçmeden Perec anlatımı nedeniyle o tabloları daha önce gördüğünüze yemin edebileceksiniz. Bir süre sonra tanıdık isimlerle karşılaşıp şüpheye düşecek gerçekle kurgunun ayrımını yapamayacaksınız, derken kurgunun sahteliğiyle başka bir katman açılacak. 'Mış gibi yapmanın getirdiği haz' diyecek Perec ve belki de siz de benim gibi 'Acaba okumuş gibi mi yaptım?' diyerek şüpheye düşeceksiniz.
Kitabı kapattıktan sonra ilk işim bahsedilen tablolar hakkında araştırma yapmak oldu, Bir kurgu kasabasını google earth'te aramak seninki manyak mısın? diyenler olabilir ama biraz da Perec oyunculuğundan haberdar olduğumdan karşıma bir şeyler çıkacağını biliyordum. Bahsedilen ressam bir yazar olabilirdi, ünlü bir aşçıyı bilim adamı gibi göstermiş olabilirdi Perec. Çok uzaklara gitmeden kısa bir araştırma ve biraz da çeviri yardımıyla wikipediadan tablolara ulaştım ve okudukça daha da eğlendim.
Kitabı okuduktan sonra bir sergiye gidip kitaptaki gibi eleştiriler yapmaya çalışıp (bengi dönüşün baş döndürücü tinselliği...'gibi) tablolara hikaye uydurmayı bile denedim. (Bunu yaparken bir arkadaşınız da size eşlik ederse sessiz sergi salonundan kahkahalar nedeniyle kovulabilirsiniz.)
Sanatın iki yüzlülüğü, sahte dünyanın sahte anlatısı, kelimelerin çizimi...Kısacası bu adamı da kitaplarını da seviyorum.
Bir de elim değmişken 'harikalar tablosu' örneklerinden topladım.
(İsimlerini de yazsaydım emeğe saygı diyerek teşekkürlerinizi alabilirdim belki ama şu an tembelliğim ağır basıyor, bir ara mutlaka yazacağım.)
8 Şubat 2013 Cuma
Bunker Tepesi Düşleri
Arturo Bandini daha az portakal yiyor, daha iyi giyiniyor, zina yaptı diye deprem olduğuna inanan adam değil o şimdi bir garson kızın peşinden deli divane koşan toy da değil. Biraz büyüdü, artık sevişmekten korkmuyor ama yine kaçıyor bazen, onu büyük günahlardan koruyan Tanrı'sına.
Tanrıyla pazarlığı hiç bitmiyor oysa istediği tek bir şey var, iyi bir yazar olmak.
Hani çok yakından tanıdığınız birini yıllar sonra görürsünüz ve onun o tanıdığınız kişi olmadığını düşünürsünüz ya...Hani oturup biraz sohbet edince ondaki yenilikleri benimsedikçe 'aslında hiç de değişmemiş.' dersiniz ya... Hangisidir doğru olan?
'Toza Sor'la tanıştığım Arturo Bandini'nin bende çok özel bir yeri var. Kolay mı, o koskoca 'Minik Köpek Güldü'nün yazarıydı. Ne balık ne kuştu. Bunker Tepesi Düşleri'nde ise Arturo Bandini yine bir pansiyon odasında karşılaştığım eski dosttu. Değiştiğini düşündüğüm ama yine de sevdiğim bir dost. Bunda Bunker Tepesi Düşleri'nin yazarın son kitabı olmasının da etkisi vardır muhtemelen. Belki John Fante de yaşamına veda etmeden önce Arturo Bandini ile tekrar yüzleşiyor onu biraz değiştiriyordu.
Arturo Bandini kazansa da 'kaybeden'dir. Holywood'da da olsa, Colorado'da kendi evinde de olsa 'öteki'dir. Çok para kazansa da 'meteliksiz', işi olsa da 'aylak'tır. Ama Arturo Bandini'nin asıl alıp veremediği 'aitlik' kavramıdır.
Gel gelelim 'Bunker Tepesi Düşleri' bir 'Toza Sor' değil. Yine sevdim, yine o samimi anlatımla Avi Pardo'nun güzel çevirisiyle kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim; ama bir şeyler eksikti bu kitapta. Toza Sor'daki büyü yoktu. Tanışmanın verdiği o heyecan yoktu. 'Bunker Tepesi Düşleri'ni okurken hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim ama belki de ben değişmişimdir.
''yazmaya başladım...
Şöyle bir göz atıp dudaklarımı yaladım. Bana ait değildi, ama canı cehenneme, insan bir yerden başlamalıydı.''
2 Ocak 2013 Çarşamba
Kitaptan Korkun!
Öyle ya kitap bilgidir. Kitap başka bir fikirdir. Ya sizden farklı düşünen insanlar varsa? Haşaa!
Ben okuma yazmayı öğrendiğimden beri elime geçen her şeyi okudum. süt şişesindeki 'pastorize edildiğinden yağı üzerinde birikmez'den tutun takvimlerin arkalarındaki fıkralara kadar. Gazetelerden tutun, el ilanlarına kadar. Ve peygamberlerin hayatlarından tutun evrim teorilerine, sağcı/solcu/dindar/ateist/bilmemneci diye yaftalanmış yazarlara kadar. Ailem okuduğum hiçbir kitaba karışmadı. Nasıl yani seni başıboş mu bıraktılar ya yanlış şeyler okuduysan! Ya müstehcense okudukların ya ya...
Babam Can Yayınları Çocuk kitapları serisi almıştı, güzel bir çantada dolusu kitap. Okur, okuduklarımı anneme anlatırdım. Kimini severdim kimini çok çok severdim. Bir gün elimde Aziz Nesin'in bir kitabı, annem biraz hoşnutsuz, bu adam dinsiz, okuma gibi bir şeyler dedi ben bozulsam da daha da büyük bir şevkle okumaya devam edip 'banane' deyince annem de üstelemedi ve ekledi 'Gerçi baban çok sever.' Böylece büyüklerimin de tüm kitaplar gibi fikir ayrılığına düştüğünü öğrenmiştim. Nasıl bir atasözünün tam zıttı bir anlama gelen başka bir atasözü varsa farklı farklı kitaplar, yazarlar ve düşünceler vardı. Farklı farklı kahramanlar vardı.
Ve ben hiç kitap ayırt etmedim. Arkadaşlarımdan, okul kütüphanesinden oradan buradan çeşitli kitaplara ulaştım. Annemin de ilk ve son sansürü olmuştu, onu dinlemeyeceğimi anlamıştı. Okudukça hayal gücüm arttığı gibi idrak gücüm de arttı. Ve tabii kafam da buna paralel daha çok karıştı ki ne yalan söyleyeyim kafam hala karışıktır.
Eğer ailem bana sansür uygulasaydı ne bileyim sadece bir ideolojiye bir dine ya da bir ahlaka uygun kitaplar okutsaydı kafam karışık olmayacaktı. İnsanları anlamaya çalışmayacak, benim gibi düşünmeyenlerin olduğunu bilmeyecektim. Ve mutlu olacaktım. Evet Kitaptan korkun! Kitap düşüncedir. Kitap mutsuzluktur.
En sevdiğim kitabın ırkçılıkla suçlandığını öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım. Uzun Çoraplı Kız Pippi ırkçıydı. Hadi oradan! Şeker Portakalı ahlaksızmış. Hadi oradan! Fareler ve İnsanlar müstehcenmiş. Hadi oradan! Ve daha neler neler.
Siz kitaplara art niyetlerinizle, kalıplarınızdan bakıyorsunuz. Bir çocuğun sınırsız ve özgür ruhundan değil. Siz kelimelere baktığınızda sadece kendi düşüncelerinizi görüyorsunuz. Ve bir makine gibi işlemeye başlıyor beyniniz artılar ve eksiler derken kitap yüzünüze ayna tutuyor. Siz kitapta sadece kendi yüzünüzü görüyorsunuz. Kendi ahlaksızlığınızı. Çocuk ise o kitaplara geniş bir kalple, henüz kalıplaşmamış bir zihinle bakıyor ve insanlığı görüyor.
Şeker Portakalını okuyalı çok oldu, Fareler ve İnsanlar'ı da. Ama tek hatırladığım ikisini okurken de ağladığımdı. Ahlaksızlık mı ağlatmıştı beni, müstehcenlik mi?
Ahlak kavramına değinmek istemiyorum. 7. sınıfa giderken okuduğum kitapları 'Şeker Portakalı'na müstehcen diyen anne okusa kalp krizi geçirirdi sanırım. Hele lisede okuduklarım! Ben kitaplarda fikirleri ararken onun yasaklarla büyütülen çocuğu 'kih kihhh bak bu sayfayı işaretledim burada sevişme anlatılıyor.' 'Bak meme yazıyor!' diyecek büyük ihtimalle. 'Kitap zevk vermiyor yaaaa' diyecek açacak entrikalı bir dizi izleyecek sonra da. En ahlaklı olanından.
Konu kitap olunca, yasaklar olunca bir bütünlük kuramıyorum yazdıklarımda oradan oraya atlayasım geliyor. Ona buna çemkiresim geliyor. Kitap ve yasak kelimelerini yan yana getirmek istemediğimden belki de bu tavrım. Düşüncelerimi toparlayamıyorum.
Ne yani her önümüze geleni okutalım mı çocuğa diyenler keşke okutsanız. Keşke o çocuk gerçekten 'Her' fikri bilse. O zaman düşünmeyi de bilir, kendi yolunu, ahlakını seçmeyi de. Küfür yasak ve çekici değilse o çocuk o kitaptan küfürü değil insanlığı alır. Sonra da kitap okumayanların bu kadar küfrü ve ahlaksızlığı nasıl bildiğine şaşırır. bak sen!
24 Aralık 2012 Pazartesi
zamansız okumalar
Okulu başkalarının deyimiyle 'zamanında' bitirdim. Üniversiteyi 2. yılımda kazanmış ama hazırlık okumayarak bu kaybı dengelemiştim. Gerçi hem ilk yılımda kazanıp hem hazırlığı okumayıp hem de okulu üstten ders alarak erken bitirebilirdim. Hatta bununla yetinmeyip okurken çalışabilir ve iş hayatına da 'vakit kaybetmeden' atılabilirdim. Bunları yapmayarak bazılarını hayal kırıklığına uğrattığım yetmiyormuş gibi, bu günlerde 'amaçsız' bir şekilde evde yatarak veya aylak aylak gezerek insanları şaşırtıyorum. Ama nasıl olur? Nasıl hala hiçbir iş görüşmesine gitmem, nasıl hala bir kursa yazılmam, nasıl hala...
Bazıları beni kısmen anlıyor; 'Otur dinlen bir yıl ne olacak' diyor, ya da ne bileyim, 'Bir daha böyle boş vakti nasıl bulacaksın, tadını çıkar.' diyor. Bunların da beni tam olarak anladığı söylenemez ya ama en azından gelecekte çok acayip başarılara imza atacağımı düşünüp şimdi yatmama göz yumuyorlar.
Ama para gerek diyenlere lafım yok, doğrudur para kazanmak gerekir. Ama bir ev kirasına çanta alan bazı kızların 'ayyy çalışmaktan ölüyorum.' temalı cümleleri beni çileden çıkartıyor. Meslek aşkı desen, hani yaptıkları işle mutlu oluyorlar desen yok cevap o da değil. Peki bu insanlar neden hem çalışıp hem de ağlıyor? Bu da yetmiyormuş gibi bana uzaylı gözüyle bakıyor?
Böyle bir dönemde ise ben ne yapıyorum, oturuyorum Katip Bartleby okuyorum. 'Yapmamayı tercih ederim'. Ya da başucu kitabı yaptığım 'Uyuyan Adam'ı ya da şu anda yanımda olan ve beni anlayacağını düşündüğüm 'Oblomov'u...
Hepsi birbirinden farklı bu karakterlere nasıl saygı duymayayım. Muhtemelen okumaya zaman bulamayan, işi uğruna canını vermeye hazır insanlar şu kahramanlarla tanışsa onlara 'salak' der, varsın desinler. Biz çok iyi anlaşıyoruz.
Belki de yaptığım büyük bir hata. Çalışmanın erdemi ile ilgili kitaplar okumalıyım. Belki de tüm kutsal kitaplar bana bu konuda yardımcı olur. Ya da öneriniz varsa alabilirim. Şunu oku ve doğru yola gel derseniz acele edin yoksa ben Kafka'yı dinlemeye devam ediyorum;
''Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle... Dinleme bile, sadece bekle...Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktir kendini sana...Maskesinden sıyrılmak için başka seceneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine...''
Ama bana çalış, çalış diyen ve çalışmayı çok farklı algılayanlara da benim bir iki önerim olacaktır.
(Gonçarov Ivan, Oblomov, Türkiye İş Bank. yay., sf:29)
Etiketler:
birdeben,
Kafka,
kitap,
kitap alıntı,
Oblomov
18 Kasım 2012 Pazar
Deneye Katılım Gönüllüdür
‘Denetleme gereksinimi hepimizin içindeki totalitarizmin bir belirtisidir tabi. Tümüyle özgür, yapılandırılmamış durumlar bizi rahatsız eder. Tıpkı sessizlik gibi’ (Vassaf Gündüz, Cenenneme Övgü sf:52)
Peki ya tümüyle yapılandırılmış
ve gözlenen bir durumdan söz ediyorsak? Mesela bir deney ortamı?
‘Deneye katılım gönüllüdür’
‘Deney sırasında deneklerin bazı temel hakları kısıtlanabilir.’
‘Deney, denekler tarafından zamanından önce sonlandırılamaz’
Kitap alırken arka kapağı okuyan
ama kitabı okumaya başladığında orada yazılanları çoktan unutan biri olarak bu
cümleleri okurken de arka sayfada yazanları unutmuştum. Mario Giordano’nun ‘Deney, Kara Kutu’ adlı
kitabının arka kapağındaki tanıtım yazısında; kitapta, 1972 yılında Stanford Üniversitesi’nde
hapishanenin insan psikolojisine etkisini araştırmak için gerçekleştirilen ama
kontrolden çıkarak 6. Gününde bitirilmek zorunda kalan Zimbardo Deneyi’nden
esinlenildiği yazıyor. Başlangıçta atladığım bu deney ve bundan daha önce 1961
yılında yapılan Milgram Deneyi , okumaya devam ettikçe romandan daha çok ilgimi
geçti. Kitabı yarıda bırakıp deneyleri araştırmak istedim; ama yine de bunları
daha sonra daha ayrıntılı araştırmak üzere bir yere not aldım. Şimdilik Vikipedi bilgisiyle yetinip romandan bahsetmek istiyorum.
Öncelikle İki kere filme alınmış
bir roman olduğunu belirtmeliyim. Filmleri de izlenecekler listesine yazdım.
Ama izlemeye dayanabilir miyim bilmiyorum. Kitap, kafamı yeterince karıştırıp,
insanlığa olan bir gıdım inancımı da söküp aldı. İtaat, otorite, otokontrol,
savunma, temel içgüdüler, şiddet vs. derken kitabı hangi ucundan tutsam da neyi
nasıl yazsam bilemedim. Denetim altında olma yani din, devlet, toplumsal baskı,
psikiyatrinin askeriyle ilişkisi, ezilenin öğrenilmiş çaresizliği, taraf olma,
ihanet, iyilik ve kötülük kavramları, iyi ve kötü, ahlaki değerler, cinnet… Bir
de tabi hapishane uygulaması, suç ve ceza kavramı… Hakkında uzun uzun konuşmak
istediğim bu kavramlardan uzak durup kitabı ruhsuz bir şekilde incelemeye karar
verdim. (Aksi halde şunu da mı yazsam bunu da mı yazsam derken tembellik yapıp
hiçbirini yazmayacağımı biliyorum. Bir de kitap tanıtım yazısı mı yazsam,
kitabı eleştirsem mi yoksa oturup adamakıllı bir deneme mi yazsam diye
düşünürken buluyorum kendimi utanmadan. Her seferinde hiçbirine benzemeyen bir
şeyler yazdığım halde.)
Eğer ortada sağlam bir konu
varsa, yazarın o romanı nasıl kurguladığı benim için iki kat önemli olur. Bir
deney raporu okumak çok eğlenceli olmasa gerek. Gel gelelim bir romanın gerçekten yapılmış
olan bir deneyden esinlenip de basmakalıp aksiyon- aşk öğeleriyle basitleştirilmesi de hoş
değil. Tesadüfler silsilesi, yarım yamalak anlatılmış karakterler… Bunlar beni
kitaptan biraz soğuttu evet, ama daha bitirmeden hakkında bir şeyler yazma
isteğiyle dolup taştım ki bu da kitabın etkileyiciliğinin bana bir ispatı.
'Ben hep diğerlerinin denek olduğunu düşünmüştüm!' dedi Tode. 'O zaman bu şu anlama...''
''Aynen! Hepimizin denek olduğu anlamına geliyor. Biz hepimiz deneğiz!''
23 Eylül 2012 Pazar
bir aylak bir uyurgezer bir istiridye
'' Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun.
Modern yaşam bu tür eğilimleri genelde pek hoş karşılamaz. Çevrende her zaman eyleme, büyük tasarılara, coşkuya ayrıcalık tanındığını gördün: öne atılan adam, gözlerini ufka dikmiş adam, dimdik ileriye bakan adam. Pırıl pırıl bakış, kararlı çene, kendinden emin yürüyüş, karın içeride. Kararlılık, girişkenlik, ses getiren hareket ve zafer, son derece örnek bir yaşamın son derece berrak yolunu gösterir, yaşam mücadelesinin pek saygıdeğer resimlerini çizerler. Yerinde sayanların ve batağa saplananların düşlerini süsleyen pek kıymetli yalanlar, ihmal edilen binlerce kişinin yitik hayalleri , çok geç gelmiş olanlar, valizlerini kaldırıma koyup terlerini silmek için üstlerine oturanlar. Ama senin özürlere, nostaljiye ihtiyacın yok. Sen hiçbir şeyi dışlamıyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun...''(Georges Perec, Uyuyan Adam, sf:20)
Etiketler:
georges perec,
kitap,
kitap alıntı,
uyuyan adam
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Psstt! hım! ah!
Raymond Queneau'dan ve Zazie'den bahsetmişken Biçem Alıştırmaları'ndan da örnek vermeden olmaz dedim. Özellikle yazar olmayı düşünenlerin ve bunun yanısıra 'yaratıcıyım ben yea' diye gezinenlerin okuması gerektiğini düşündüğüm bir kitap. Nasıl yani her sayfada aynı şey mi anlatılıyor, ben sonunu bildiğim şeyi okumam yeaa diyorsan da fikrin değişebilir.
litotes''Birçok insanla beraber seyahat ediyorduk. pek de zeki görünmeyen bir genç adam, yanındaki adamla kısa bir süre konuştu, sonra gitti oturdu. İki saat sonra onu tekrar gördüm; yanında bir arkadaşı vardı ve elbiselerden bahsediyorlardı.'' (Raymond Queneau, Biçem Alıştırmaları, Sel yayınları, syf:12)
Şaşkınlıklar''O gün otobüsün koridoruna basıl tıkışmıştık öyle! Ne salak görünüşlü, saçma sapan kılıklı bir gençti o adam! Ne yapıyordu bir de? Bak sen bak...adamın biri_ lafa bak lafa- kendisini iteklediği için kavga çıkartmaya çalışıyordu! Züppeye bak sen! Sonra da boş bir yer görür görmez fırlayıp kendisi kapıverdi! Bir hanıma verecek yerde!'
İki saat sonra, bil bakalım Saint- lazare garının önünde kiminle karşılaştım! Aynı tiple! Giyim kuşam tavsiyeleri alırken! Bir arkadaşından!
Hayatta inanmazsın!'' (Raymond Queneau, Biçem Alıştırmaları, Sel yayınları, syf:15)
Nida''Psstt! hım! ah! oo! ay! uf! hey! ama! oo! tüh! püf! aman! uu! yandım! hey! ee! aa! oh be!
Aa! hey! peh! oo! hım! yaa!''(Raymond Queneau, Biçem Alıştırmaları, Sel yayınları, syf:126)
''Konuş ha konuş başka bir şey bildiğin yok''
Özellikle tatil zamanlarında kitaplara olan açlığım artıyor birini bitirmeden diğerine başlıyorum. Ne de olsa zamanım var okurum diyorum, okumakla da kalmaz incelerim bir de günceme yazarım. Ama nerdee yaparım deyip de yapmadığım milyonlarca şey arasına katılıyor bu da, beni bana karşı haksız çıkarmıyor.
Bugün bu hasreti gidermeye ve bir ucundan başlayarak kitaplarımla yüzleşmeye karar verdim.
Bana bu adımı attıran da Zazie oldu.
Zazie Metroda rengarenk, çok hoş kitap tasarımıyla Robinson Crusoe Kitabevindeki bir rafta beni buldu. Kitabevini çok severim (ki bende bir anısı da vardır.) ve oraya girdiğimde mutlaka bir kitap almak isterim kese kağıdına sarılı. Bir de merdivendeki sepette ne kadar broşür varsa toplarım. Fakat bu kitabı almamın nedeni ne atmosfer ne de kitap kapağıydı. Her ne kadar bunlar etkili olsa da kitabı görür görmez almamın nedeni bir tanıdığa rastlamış olmamdı; Raymond Queneau.
Şimdi size 1960lı yıllarda Saint Sulpice meydanında bir cafede arkadaşlarımla oturduğumu, onlarla bir edebiyat akımı oluşturup kelimeleri peşimize taktığımızı söylesem benimle dalga geçersiniz ama aklınıza da 'Oulipo'cuları getirirsiniz. Zaman makinesi bulacak olursam o cafeye uğrarım bu cümleyi de gerçekleştiririm bu muhakkak. Ama sizi bu ayrıntılarla sıkmayacağım azıcık Raymond Queneau'dan azıcık da Zazie'den bahsedeceğim.
Düzyazı ve şiir yazarı ve hatta ansiklopedi düzeltmeni. Kelimelerin dilinden anlayan biri. Yalnızca kelimeleri bilmek yetmez onlardan anlamlı cümleler ve hatta paragraflar da çıkartabilmeli insan. ve Raymond Queneau bunu 'Biçem Alıştırmaları' adlı kitabında 99 biçimde yapıyor. 'Aslında şöyle de diyebiliriz' demenin hakkını veriyor ve bunu yaparken de ne matematiği ne argoyu ne de metafiziği dışlıyor.
Sel Yayıncılıktan çıkan bu iki kitabının yazar biyografisi kısmında şöyle yazıyor.
'' Mizahi üslubu ve dilsel çarpıtmalarıyla gerçekte köklü kötümserliğini ve ölüm korkusundaki saplantısını gizliyordu.''
Bu psikanalitik bilgiyi kim veriyor nasıl hakkında böyle emin olunabiliyor bilmiyorum; ama ardında ne yatıyor olursa olsun yazarın bu mizahı hoşuma gidiyor.
Zazie Metroda da bunun bir örneği.
Annesi Zazie'i bir süreliğine dayısı Gabriel'e bırakır. Zazie metroyu görmek istiyordur ama eylem vardır ve metroya binemezler, dayısının taksici arkadaşı Charles ile buluşurlar ve Zazie ilk hayalkırıklığını yaşar. Metro yerine taksi. 'Grev götüm!'
Daha ilk sayfalarda Zazie'nin bildiğiniz çocuklara benzemediğini göreceksiniz. Keza Gabriel de her yerde sık sık görebileceğimiz bir dayı değil. Ve onun arkadaşları da size oldukça ilginç gelecek.
Kitabı okurken eğlendim, yer yer kahkaha attığımı bile söyleyebilirim. Aaa eğlenirken düşünmedin mi yani diyecek olursanız bu konuda da yazarın hakkını yemeyelim hayatı da felsefesini mizaha yedirmiş.''Konuş ha konuş, başka bir şey bildiğin yok.'' diyen bir papağan size bunu ispatlayabilir ve sahibiyle yer değiştirip gidebilir.
Bu arada filmi de varmış bulursam izleyeceğim. Bir de Fransızca bilseydim keşke...
''Çok matrak bir adamsınız.'' dedi Zazie. ''Hiçbir zaman ne düşündüğünüzü doğru dürüst bilmiyorsunuz. Çok yorucu olmalı. Bunun için mi böyle sık sık ciddi havalara giriyorsunuz?''
''Çok matrak bir adamsınız.'' dedi Zazie. ''Hiçbir zaman ne düşündüğünüzü doğru dürüst bilmiyorsunuz. Çok yorucu olmalı. Bunun için mi böyle sık sık ciddi havalara giriyorsunuz?''
''...Ne de olsa yaşamak gerekir değil mi ya? peki neyle yaşar insan? Sorarım size. havayla kuşkusuz- hiç değilse bir ölçüde, diyeceğim, ondan da ölür-, ama daha büyük ölçüde adına para dediğimiz şu özlü ilikte yaşar...''
Not: Olur da kitabı okur da beğenmezseniz yok salakçaymış yok bu Zazie ne terbiyesiz ne saçma bir kızmış derseniz Zazie yerine ben konuşurum bu defa 'Saçma götüm!'
Etiketler:
kitap,
Oulipo,
Raymond Queneau,
Zazie metroda
26 Temmuz 2012 Perşembe
ah şu yanılsamalar
''Bazı insanlar, ana yolda ilerlediklerini ve dörtyol ağzının hep tali yollarla meydana geldiği inancıyla, hiç sıkıntı çekmeden kör bir şekilde ilerlerler. Fakat farkındalık ve hayal gücüyle ilerlemek, insanın bir daha hiç karşılaşmayacağı dörtyol ağzının hatırasıyla etkilenmektir. Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de girmedikleri için iki yola da girmezler, orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.''(alıntı; Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, Kabalcı Y. sf:505 alıntının alıntısı: Wheels, 'Will and Psychoanalysis' )
Etiketler:
Irvin D. Yalom,
kitap,
kitap alıntı,
psikoloji
18 Haziran 2012 Pazartesi
Saatlerin Ötesinde
Kim Korkan Virginia Woolf’tan
Yıllar önce
bir yazar hayatıma dolaylı bir yoldan girdi. Michael Cunningham’ın ‘Saatler’ adlı kitabıyla. Bir süre
sonra, sonradan çok seveceğim bir yönetmenin, Stephen Daldry’nin ‘Saatler’i filme aldığını öğrendim ve roman
uyarlamalarına ön yargıyla yaklaşmama rağmen filme de kitap gibi bayıldım. Beni
asıl etkileyen ise romanda bahsedilen yazar oldu, uzun süre ceplerine çakıl
taşı doldurarak intihar eden yazarı aklımdan çıkaramadım ama bir kitabını alıp
okumaya da cesaret edemiyordum. Ya sevmezsem?
Elime ilk olarak ‘Dalgalar’ romanını
almış ve yarıda bırakmıştım. Her kitabın bir vakti vardı. Ben henüz Virginia
Woolf’e hazır değildim. Ya da başka bir değişle korkuyordum.
Saatler’i okuduktan altı yıl sonra ‘Mrs.
Dalloway’ ile tanışacaktım. Ve 1966 yılında çekilmiş bir filmin adına bakarak
tek korkanın ben olmadığımı anlayacaktım ‘Who's Afraid of Virginia Woolf’ diyecek ve ben de hayranları arasına
katılacaktım.
Kitap 1925 yılında tamamlanmasına rağmen
yayınlanmadan önce Virginia Woolf tarafından 3 kez yeniden yazılmış, yazar
bundan önce de üç roman yazmış. Ama bu romanıyla ilk kez bilinç akışı tekniğini
kullanmış. Modern romanın olay örgüsünü, karakter, zaman anlayışını bozan bu
roman tek bir günü anlatıyor. 1923 yılının savaş sonrası Londra’sında bir günü.
Bu güne dahil olmak, kitaba hemen kapılıvermek
o kadar kolay olmuyor. Çünkü anlatılan Big Ben’in çanlarına göre 24 saatle
dilimlenmiş olsa da öznel zamanda yıllar öncesine gidiyor. Anılar arasında
dolaşıyor. Bir arabanın patlayan lastiği, bir reklam uçağı karakterlerin aynı
saati yaşadıklarının ipucunu verse de onları aynı zamana sürüklemiyor. Bilinç
zamanda ve mekanda akıyor. Bu da romanı ve anlatımını başta yorucu büyüsüne
kapıldıktan sonra ise eşsiz kılıyor.
Eğer sıradan bir romandan bahsediyor
olsaydım ve size kitabın sonunda ne olduğunu söyleseydim muhtemelen yapmamam
gereken bir şey yapmış olurdum ve okuma zevkinizi elinizden alırdım. Oysa Mina
Urgan’ın dediği gibi ‘Mrs Dalloway, hem şimdiki zamanı, hem de geçmişi kapsayan
tek günde geçer. Clarissa Dalloway, akşam vereceği parti için sokağa çıkıp
çiçek alır; eski aşığıyla görüşür, savaş yüzünden ruh hastası olan hiç
tanımadığı bir genç kendini öldürür. İşte, olup biten yalnız bunlardır.’
Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek…
‘Mrs Dolloway, çiçekleri kendi
alacaktı.’ Diye başlayan bir kitap var karşımda. Ve ‘Çünkü Clarissa oradaydı.’
diye bitecekti bu kitap. Clarissadan Mrs Dalloway’e Mrs Dolloway’den Clarissaya
geçişleriyle bir kadın vardı. Var olmanın ve belki de yaşamanın temsiliydi. Ve
septimus vardı, Mrs Dalloway ile aynı şehirde yaşayan aynı anda aynı sokaktan
geçen ve o gece ölen. Septimus ‘kendisi’ ölecekti. Kendisi seçecekti.
Mrs Dalloway ve Septimus hiç karşılaşmayacaktı kaldıraçın iki
ucunda hiç farkında olmadan birbirlerini tamamlayacak ve birbirlerini
dengeleyeceklerdi. Her şeyden önemlisi aynı şiiri anımsayıp duracaklardı.
‘Now to die’,’ twere now to be most happy’’
‘’Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek’ demektir.’
O gün Clarissa’nın partisine sadece
Septimus değil tüm Londra gelir hatta tüm geçmiş. Tüm ölüler ve tüm yaşayanlar.
Septimus’la ölüm gelir, delilik gelir, cesaret gelir belki de korkaklık. Karşı
penceredeki kadınla yaşlılık gelir, sırlar gelir, yalnızlık gelir, Killman’la
nefret gelir, kıskançlık gelir, aşağılama gelir, Humbert ile toplumsal düzenin
çirkin yüzü gelir. Sally ile aşk gelir geçmiş gelir ve Peter Walsh ile anılar
gelir, pişmanlıklar gelir.
Kitabı kapattığınızda siz de partiye
katılmış gibi hissedeceksiniz. Ve benim gibi Virginia Woolf korkunuz varsa,
eminim yeneceksiniz.
Etiketler:
film,
kitap,
kitap eleştirisi,
roman,
Virginia Woolf
17 Haziran 2012 Pazar
Kumral Ada Mavi Tuna
Bir Kuzguncuk Romanı
Kuzguncuk’ta İsmet Baba
Meydanı’nda oturuyor ve boğazı izliyorum. Elimde bir bardak çay ve yanında
pastaneden alınmış bir dilim kek. Çantamdan
mavi bir kitap çıkarıyorum. Kapağında, az önce hayranlıkla bakarak hayallere daldığım manzara var, bir de tel
örgülere asılı bir çift Converse.
İstanbul, savaş ve gençlik
kitaptan kapağa taşıveriyor. Ve bir de ‘duygu’ dolu bir isim. Siz, aşk romanı
diyebilirsiniz ya da savaş, hiç sınıflandırmalara girmeden ‘hayatımın romanı’
diyenler de olacaktır. Oysa ben, ne kitaptaki karakterlere inanabildim, ne o
aşka kapıldım ne de iç savaşa. Bu romana ‘Kuzguncuk’ romanı diyeceğim. Benim
için ne Ada’nın ne de Tuna’nın, Kuzguncuk’un hikayesi ‘Kumral Ada Mavi Tuna’.
Bu nedenle benim için roman
kahramanı ne kendini beğenmiş, şımarık, bencil Ada’dır ne de kendi kişiliğini
bulmayı daha çocukken reddedip Aras ile Ada’nın gölgesine sığınan Tuna’dır. Ne
istediği her şeyi elde eden, yakışıklı, sempatik, dikkat çekici Aras ne de
hayatta her istediğini sessiz sessiz çalışarak elde eden Meriç’tir. Ne de olayları
birbirine katan, sadece bir katalizör görevi gören Aliye. Ben de çoğu okur gibi
Şair Doğan Gökay’ı sevdim ve onun Atilla İlhan’dan izler taşıdığına inandım.
Buket Uzuner bir yazısında Atilla İlhan için ‘Siz benim biraz imkansız
sevgilim, biraz babam ve biraz da arkadaşımsınız’ dediğimde ciddiydim.’ der.
Ada için de dayısı şair Doğan Gökay öyledir. Gerçi Buket Uzuner ‘Ada mısınız?’
diye soranlara ‘Hayır Tuna’yım’ der. Bence Buket Uzuner ne Ada’dır ne de ‘Tuna’
gezmeyi, okumayı ve yazmayı sevenlerden yani; ‘Çok gezen mi bilir çok okuyan
mı?’ sorusunu geçersiz kılanlardan, kıskandıklarımdandır. İstanbul aşığı olarak
nereyi seçeceğini iyi biliyor ve ben de bir Kuzguncuk aşığı olarak, kitabı okuduktan
sonra Kuzguncuk’a gelenlerin aksine Kuzguncuk’ a geldiğim ilk gün bu kitabı
okumaya karar veriyorum. Okuduğum gibi de yazmaya. Paylaşmaya...
Buket Uzuner kahramanın iç
savaşını bir ülkenin iç savaşına dönüştürüyor, bir ülkenin kocaman iç savaşını
alıp bir kahramanı omuzlarına yüklüyor. Bir yandan dünyanın en büyük
savaşlarından biri olan ‘aşk’ı anlatıyor bir yandan da kanı, nefreti,
ayrımcılığı, ötekini, sebepsiz kötülüğü. Bunların ne kadar iç içe olduğunu,
savaşların önce içimizde çözüleceğini. Hayalle gerçeğin arasında bizi kitabın
bölümlerine sıkıştırıyor.
Kumral ada mavi Tuna çok
katmanlı, çok sesli bir roman. İsterseniz bir ülkede yaşanan iç savaşın
nedenleri ve sonuçları üzerine bir okuma yapın, isterseniz bir büyüme hikayesi
olarak yorumlayın. Bir aşk hikayesi olarak ele alın sadece, imkansız saf aşk ya
da toplumsal olarak bireyleri inceleyin. Buket Uzuner hepsini yapmaya çalışıyor
ve bunları kotarırken bir nebze edebiyattan çalıyor bir tutam da fazladan
didaktiklik ekliyor. Bunlar da romanı eksiltiyor. Keşke bu kadar çok'la anlatmaya çalışmasaydın dedirtiyor.
Kertenkeleler ve çocuklar
İkinci çayımı da bitiriyorum, çay
içimi ısıtsa da denizden gelen rüzgar beni orada daha fazla tutmak istemiyor.
Mavi kitabı çantama koyuyor ve kuzguncuk sokaklarında dolaşmaya başlıyorum.
Marco paşa Konağı’nın yani ilkokul binasının içine giriyor ve bu kez boğaza
daha yüksekten bakıyorum. Bana daha alçaktan bakan gözlerle çocuk gözlerle.
Mavi kitap çantadan tekrar
çıkıyor. Neşeli ve masum bir çocukluk hikayesi, sancılı ve acı bir gençlik
hikayesine dönüşüyor. Gençlerin büyümesi için de içlerindeki savaşa bir son
vermeleri gerekiyor.
Bahçede kertenkele aramaya
başlıyorum, küçük bir çocuğun elinde Mabel sakız görüyorum. Çocuğa
kertenkelelerle oynama demek istiyorum ya da kertenkelelere kaçıp kurtulmalarını
söyleyeceğim. Hiçbirini yapmıyorum. Ada, Aras, Tuna ve Meriç’in çocukluğuna
uzaktan baktığım gibi bu tarihi ilkokul binasında Kuzguncuk’un çocukluğuna da
uzaktan bakıyorum. Değiştiremiyorum.
"Akıl, aşk ve can!
Bu üçü üçgendir.
Her derde çare, her yaraya merhemdir."
Mevlânâ Celâleddin Rumî (II. Divan Kebir)
Okuldan çıkıp İcadiye Caddesi’ne
gidiyorum. Gözüm o meydana takılıyor. Burası diyorum, Aras’ın gittiği yer tam
olarak burası! Akıl ve cesaret gittiğinde geriye kalan ‘aşk’ ne kadar
yaşanılabilir? Onun tortusunda eski evleri bir bir yıkılan kuzguncuk da yarım
kalır. Evlerin arasında dolaşırken Tuna’nın evini arıyorum, yıkıldığını bilsem
de belki de hiç var olmadığını Ada’nın evini arıyorum.
‘Şiir herkesi
birleştirebiliyordu’
O ev olduğuna inandığım bir yerde
soluklanıyorum ve birden kendimi Baylan’ın bahçesinde buluyorum. Kitabı çantamdan çıkarıp masaya
koyarken yan masamda oturan Ada, Aras, Tuna ve Meriç’i fark ediyorum. Tüm
savaşları Kuzguncuk’ta bırakmıştım.
Yanlarına gittim ve masalarına
oturdum. Kitabı aradım, bulamadım. Ayaklarımdaki converselere baktım,
yürümekten aşınmışlardı. Aklımda birçok şey vardı onlara söyleyecek ama onları
görünce gidivermişti hepsi. Şair dayılarına selam söylemelerini istedim. Hepsi
güldü.
Sonra uyandım, Kuzguncuk parkında
uyuyakalmışım. Günlerden salıydı.
‘Uyanmak güzel,
diye gülümsüyorum.
Durum ne olursa olsun, uyanmak güzel’
Etiketler:
kitap,
kitap alıntı,
kitap eleştirisi,
Kuzguncuk,
roman
Tanrım, Ben Ateistim!
‘ Dünya tozdan geliyordu ve
sonunda yine toz olacaktı.’
‘Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım
kitaplardan birkaç satır ya da birkaç sayfa okumaya devam ettim.
Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf
okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm.’
Atatürk
Kütüphane’sinde gezinirken raftan çektiğim bir kitabın arkasında bu cümleler
yazıyordu. Cümleler adını çok duyduğum ama hiç okumadığım bir yazara aitti
Charles Bukowski’ye. Kitap ise Charles Bukowksi’nin Tanrısı kabul ettiği ‘John
Fante’nin. Yeşil kapağı bilim kurgu kitabını andıran bu kitabı alıp oracıkta
okumak istedim.
Bu isteği ünlü
bir yazarın önsözü mü tetiklemişti yoksa o yazarla kitaba ulaşma yolumuzun
benzerliği mi bilmiyorum. Belki de yazarla hiç alakası yoktu. Kitabın adını
sevmiştim; ‘Toza Sor.’ Ya da kapağında yazan tek bir cümleyi;
‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz
olacaktı.’
Arturo Bandini, Hem balık hem kuş; ya da ‘Ne balık, ne de kuş’
Kim bilir
belki de bunların hiçbiri değildi nedeni, o sırada elime başka bir kitap
alsaydım, onu seçecek ve Arturo Bandini ile tanışamayacaktım. ‘Çoktan Yitik
Ülke’ ve ‘Minik Köpek Güldü’nün yazarını, sadece portakalla beslenen, insan ile
hayvan arasında fark gözetmeyen büyük insanı, bu büyük yazarı…
Arturo Bandini
hep ‘öteki’dir. Kendine de yaşadığı şehre de aşka da dine de hep ötede kalır.
Ve bu ötekilikte bir ileri bir geri savrulur. Kendine de yabancılaşır. Yer yer
kendinden ‘Arturo Bandini’ diye bahseder yer yer ‘ben’ oluverir. Zina yaptı
diye tanrının insanları cezalandırdığını ve depreme neden olduğunu düşünür bir
yandan da tanrıyla pazarlığa oturur.
‘ Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni
bağışla, ama Nietzsche’i okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst
olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye
döneyim.’
Arturo Bandini
aşık olur ve aşkta da öteki olur. Aşkını da tüm hayatı gibi gelgitlerle yaşar. Camilla,
Maya Prensesi, Meksikalı güzel onu değil Amerikalı Sammy’i seçer.
Camilla’yı
Meksikalı olmakla suçlar ve ‘Ben Amerikalıyım’ der. Oysa Amerikalı değildir ve
kendisiyle savaştığı gibi aşık olduğu kızla da savaşır.
Canım cicimden öteye gitmiyordu şiir bende,
berbat kafiyeler, ahmaklık derecesinde bir duygusallık. Tanrım, yazar
müsveddesinden başka bir şey değildim; küçük bir dörtlük bile yazamıyordum,
hiçbir işe yaramıyordum şu hayatta. Pencerenin önünde durup ellerimi göğe
açtım; beş para etmezdim, ucuz bir taklit; ne yazar ne de aşık; ne balık ne de
kuş.’
Oysa Arturo
Bandini böyle dedikten sonra tabi ki şiir yazar. Ve o şiir şöyle biter;
‘Sadıktım sana Camilla, kendi tarzımda.’
Arturo Bandini
dini de, aşkı da kendi tarzında yaşar, parayı kendi tarzında harcar. Kendi
tarzında acımasız dünyaya kafa tutar. Ve kendi tarzında başarır kendi tarzında vazgeçer.
Hem yazar olur hem aşık, hem balık olur hem de kuş.
Kitabı bitirdikten sonra hem
önsözü unutmuştum hem de yazarı, benim için artık Arturo Bandini vardı. Arturo
Bandini’nin, John Fante’nin diğer kitaplarının da kahramanı olduğunu
öğrendiğimde bu nedenle daha çok sevindim. Kitapları bulabilir miyim
bilmiyorum. Belki de toz, o kitapları bana ulaştırır ve beni de Arturo
Bandini’ye…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















