denemelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2012 Cumartesi

dürüstlük pistinde damsız bir kelime

Hep aynı duygular geçiriyorsa seni günlüğün başına ya da hep 'bazı şeyleri' yazmayı seçiyorsan kandırmaya devam ediyorsun kendini. Hem de dürüstlük pistinde.
Bir kavga sırasında sadece duyduğun öfkeyi yansıtıyor ama vahşiliğinden dolayı aldığın hazzı saklıyorsan bunu insanlık namına yaptığına kimseyi inandıramazsın. Ya da en azından ben buna inanmayacağım. Sadece aşık olduğunda şiir yazan adam bir süre sonra ihanet etmeye mecburdur. Ya şiire ya aşka ya aşığına ya da okuruna olacaktır bu ihaneti ve hangisi olursa olsun yanında ikinci ihanet gelecektir. Belki de en büyüğü; kendisine olan ihaneti.
Sadece haklıyken kazandığını, sadece mutsuzken ağladığını sadece 'onunlayken' güldüğünü düşündüğünü biliyorum. Oysa sen her kazandığında haklı olduğunu her ağladığında mutsuz olduğunu düşünüyorsun.
Her yazdığımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorsun. Ve bu anlam arayışının nedeni bana olan güvenin değil zamanını boşa harcamış olmanın verdiği korku. Seninle bu şekilde konuşmamdan hoşlanmıyorsun. Daha fazla okumuyorsun. Çekip gidiyorsun.
Ben bir süre daha yazmaya devam ediyorum.

13 Ocak 2012 Cuma

mutluyummutlusunmutlu

Dünyaya mutlu olmak için geldiğimize inanmıyorum. Bu yüzden hayattaki tek amacı 'kendi mutluluğunu sağlamak' olan insanlardan değilim. Sanmayın ki başkalarının mutluluğu için koşuşturanlardanım. Bu insanlar da büyük ihtimalle hayattaki amaçlarının insanları mutlu etmek olduğunu düşündüklerinden değil başkalarına yapılan iyiliğin verdiği hazdan mutlu oldukları için iyilik meleği rolüne bürünüyorlar.
Peki dünyaya acı çekmek için geldiğimize mi inanıyorum? Yo yoo karamsar bir insanım evet. Asla bir Pollyanna olamam evet ama arabesk bir insan olmak da doğama ters. 'Ben acılar çocuğuyum.' diyerek ağlayamayacağım. Acı çekmeyi meziyet sayıp nirvanaya ulaşmanın ya da mutluluğa giden yolun ya da her neyse doğruyu bulmanın acılarla orantılı olduğunu düşünmüyorum.
Ama kendini tanıyan insanın 'mutsuz' olacağına inanıyorum. Her ne pahasına olursa olsun 'anlamaya, tanımaya ve bilmeye' çalışıyorum. Bilirsem mutlu olacağım için değil, mutlu olmamın nedenini bilmek istediğim için belki de.
Olaylara bakış açım ve bir noktadan sonra dönüp dolaşıp geldiğim yer beni çıldırtıyor. Kendimle çelişiyorum ve iki ucu boklu değnekle yürüyorum.
Değnek demişken güzel olmaz mıydı sadece sihirli değneklere inanmak?

korkusuz korkak

Büyük konuşuyor ama küçük adımlar atıyorum. 'Korkak' bir insanım eğer 'Ne kadar da cesurca' dediğiniz bir şey yapmışsam anlayın ki bu deli cesaretindendir.
Ne zaman büyük konuşsam daha da siniyorum. O sırada tüm söylediklerimi geri almış olmayı diliyorum. Bazen keşke 'susabilsem' diyorum.

25 Aralık 2011 Pazar

sonrası iyilik sağlık

Hep sonralar var daha sonralar sonranın da sonrası.
Hep soranlar var her şeyi ama her şeyi soranlar bıkmadan usanmadan soranlar.
Sonra, öyle garip anlar var ki...
O garip anlarda, sonraları soranlar var.
Benimse ne onlara verilecek bir cevabım var ne de cebimde birikmiş sonralarım.

12 Aralık 2011 Pazartesi

any where out of the world

Elimde 'Paris Sıkıntısı', içimde İstanbul.

Seviyorum bu kenti ama başka bir yerde yaşamadığımdan belki de. Hiç kaçıp gitmedim. Kısa terk edişlerin sonunda hep ona döndüm. İkimiz de birbirimize ait olmadık. Ya da bunu kabullenmedik. Hiç İstanbullu olmadım ama hep İstanbul'da oldum. Hep onu dinledim kah gözüm kapalı kah açık, ve beni de hep o dinledi, sadece o. Yine de çok konuşmadık. Tüketmek istemiyoruz yaşanacakları, o saklanıyor köşek bucak bense korkuyorum adım atmaya.

' Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır.
Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.' (Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı)




Ruhuma nerede olmak istersin diye sorduğumda yanıt alamıyorum ben de. Nerede ölmek istersin diye soruyorum ürkütücü bir şekilde? Burada değil diyor ama ekliyor üzülerek muhtemelen bu 'rezil' şehirde bir asfaltta öleceğim. Peki nereye gömülmek istersin? Şaka mı yapıyorsun git bunu bedenine sor!

Öyle işte. Ah Baudelaire neler getiriyorsun aklıma. Şiirle sarhoş olmayı seçtim. Şarabı ve erdemi kendi hallerine bıraktım didişip dursunlar. Ruhumu da kelimelerle besliyorum sussun diye. Elimden 'Paris Sıkıntısı'nı attım içimden de İstanbul. Kısa bir süreliğine...

31 Ekim 2011 Pazartesi

mutlu olmak için

Fark ettim ki hayatta ne kadar önemli şeyler olursa ben o kadar önemsiz şeylerden bahsediyorum. Kelimelerin aldatıcılığını bildiğimden 'önemli' durumları dile getirmekten korkuyorum. Onları da o 'adi' 'basmakalıp' 'duygudan yoksun duygu kandırmacası' içeren cümlelerinize mal etmek istemiyorum. Sırf bu yüzden haber izleyemiyorum o çok duygulanarak ağladığınız şarkıları söyleyemiyor, sesinizi yumuşatarak yaptığınız konuşmaları dinleyemiyorum.
Duygusuz derseniz bana evet duygusuzum yapmacık gözyaşlarına kanmıyorum.
Gel gelelim gerçek gözyaşlarına da ne kadar duyarsız kalabiliriz bilmiyorum. Bunca çirkinlik olurken hataların böylesine göz ardı edilmesine dayanamıyorum. Elimin kolumun bağlı olmasına sesimi sadece şurada söyleyeceğim bir iki cümleyle duyuramayacağıma üzülüyorum. Tepki için yazanlara, öfkesini yazıyla çivileyenlere hak veriyorum. Daha çok yazmalı daha az konuşmalıyım diyorum. Daha çok okumalı daha çok anlamalıyım. Anladıkça daha da mutsuz olmalıyım.
Sonra tüm bunları görmezden gelerek mutluluğu seçen insanları suçlamalı mıyım diyorum? Karar veremiyorum. En büyük kötülüğün saflıktan geldiğini en aptalca düşüncelerin aydınız diye geçinenlerden çıktığını gördükçe her şey anlamsızlaşıyor.
Bir yerde hepimiz yaşamaya bir kılıf arıyoruz. Kimimiz bulduğumuzu sanıyor minareyi çalıyoruz. Kimimiz de o kılıfı asla bulamayacağını biliyor.
Yaşamak anlamsız desem ölüm de tüm anlamını kaybedecek ölüm anlamsız desem tüm yaşamlar anlamsızlaşacak. Anlam aramıyor bu karmaşaları erteliyorum ama şunu biliyorum ki 'anlam' değersiz. Yaşam da ölüm de değersiz. 'İnsan' insan tarafından değersizleştiriliyor. Tek değerin bir parça kağıt olduğu dünyada herkes hissizleşiyor.
Her şey unutuluyor hepimiz unutuyoruz. Belki yazılar kalır ama kavramlar unutulduktan sonra neye yarar?
Varsın önemsiz şeylerden bahsedelim incir çekirdeğini doldurup ceviz kabuğunu boşaltalım. Ne de olsa onları da unutacağız. Kimbilir böylece daha aptal ama daha mutlu oluruz. Belki de zaten öyleyiz. Redd'in dediği gibi;
'mutlu olmak için görme işitme..bilme, çok düşünme' 'falan filan'

16 Ekim 2011 Pazar

hep sitem hep sitem

Geçenlerde açtım şu sayfayı ve bir şeyler yazayım dedim fakat iki kelimeyi bile bir araya getiremedim. Mevzu 'konuşmak' eylemiyse her zaman icra edebiliyorum ama iş 'yazı'ya gelince olmuyor. 140 karakter twitterla idare ediyorum. Şimdi blog yazsam kim okuyacak hem ne yazacağım ki diyorum. Mimari yazılardı kitap, film eleştirileri gibi insanlık namına da yararlı olabilecek, okunabilecek şeyler yazasım varken saçmalıyorum. Atarlı yazılarla dolduruyorum sayfayı.
Çoğu zaman kızım sana söylüyorum gelinim sen işit tadında olan yazılarım bazen direkt 'Aç kulaklarını ve dinle' kıvamına geliyor bazen de gizemli bir 'Siz' kitlesine hitap ediyor; ama hep sitem hep sitem içeriyor. Bazen ben bile kendi sitemlerimden sıkılıyorum.
Şaşıracaksınız belki ama bu kez sitem etmek için yazmıyorum (yazarken belki yine sitem ederim ama amaç/araç farkı diyelim biz ona). Bu sefer teşekkür etmek için yazıyorum. Benim tüm saçmalıklarıma katlanan bazı arkadaşlarım var ki onlar kendilerini biliyor. (bu da gizemli 'onlar' kitlesine bir örnek). Ne kadar uzakta olursa olsunlar onları istediğim zaman rahatsız edebileceğimi biliyorum. Mesajlarını cevapsız bıraktığımda bana kızmayacaklarını, hal hatır sormadan derdimi anlatmaya başlayınca yadırgamayacaklarını, konuşmadan sırf mimiklerimden beni anlayacaklarını biliyorum (ama buna rağmen ben hep konuşuyorum o ayrı.)Ama onlara arkadaş mı demeliyim, dost mu, kardeş mi bilmiyorum. Zaten insanları yakın arkadaş, dost, arkadaş, aile, sevgili bilmem ne gibi kalıplara sokup onlardan üstesinden gelemeyecekleri şeyleri istemeyi doğru bulmuyorum. ''Ama o benim dostumdu şunu yaptıııı'' cümlesini kurduracak hayal kırıklıklarını da yaşamamış oluyorsun böylece. Zaten arkadaş var arkadaş var dost var dost var...İsimlendirmeleri bilmem ama bazı insanlar iyi ki var.


27 Nisan 2011 Çarşamba

İyiyim ya sen

Eğer bugün nasılsın diye sorarsan bana muhtemelen şaşırtıcı bir şekilde 'İyiyim.' derim. Bilirsin ki ben nezaket icabı 'Nasılsın?' sorusunu yöneltemeyeceğin insanlardanım. Hemen başının ağrısından gece uyuyamadığından ve arkadaşıyla geçen tatsız bir konuşmadan bahsedecek olan o gevezeyim. Oysa bal gibi biliyorum ki sen bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorsun. Asıl istediğin 'Sen nasılsın?' sorusunu yöneltmem ve susmam. Oysa ben sana fırsat vermiyorum. 'Ben' diyorum. Hep 'Ben'! Sonra kısaca 'Sen?' diyorum. Ben de Sen de tek heceyken 'Sen'i kestirip atıyorum; ve sen de kısaca cevap veriyorsun 'İyi.'
İşte ben de bu yüzden bugün 'İyiyim.' diyorum sana. Ve bu kez uzunca soruyorum 'Ya sen? Sen iyi misin?'
Bugün dinlemek istiyorum.

11 Mart 2011 Cuma

belki de

değişimimi bekliyorum. Bir sabaha gözlerimi böcek olarak açacağım günü ... Ya da öteki benin artık kontrolü ele alması gerekiyor. Belki biraz zor olacak kırmaca dökmece ucuz oyunlar... Artık bunları biliyoruz diyeceğiz. Hep aynı numaralar değil mi diyeceğiz. Fausttan yana değişen bir şey yok. Ne olacak şimdi ruhundaki bu çarpışmadan kim galip çıkacak?
Bir tarafta sahip olmak istediklerin bir tarafta nefretlerin bir tarafta ise korkuların.


Yapışkan geçmişin neden hep korkularına dönük? Ve neden tek gördüğün nefret?




17 Şubat 2011 Perşembe

bini bir para

Yalandan ne kadar nefret edersem çevremi o denli yalancılar sarıyor, ben ne kadar 'aman boşver' dersem o yılan beni sokmak için o denli çabalıyor. Tam işte bu güvendiğim insan, bu canım dostum, bu ruh eşim vs. zırvalarına kanacak olsam o insanlar sırtlarını dönüp gidiyorlar. Geride ne bıraktıklarına bakmadan.
Ne zaman ben yalnız değilim desem yalnızlık kendisini hatırlatıyor ve gerçekleri suratıma çarpıyor.
Çıkarcılığın genelgeçer kural sayıldığı, yaşamanın insanları köprü yapıp üstlerinden geçmekten ibaret sanıldığı ve arkadaşlığın salt kurgu olduğu şu sahneden çok sıkıldım.
'Podyumdan inin ve aslında kimsenin sizinle ilgilenmediğini görün' demek istiyorum bazı insanlara.
Evet ben de seninle ilgilenmiyorum. O da şu da. Söylemediklerin, yalan değil eksik dediklerin, tavırların, özürlerin, yalvarışların, yakarışların ve de en önemlisi timsah gözyaşların kimsenin umrunda değil.
Kıyafetlerin, sevdiğin markalar, okuduğun kitaplar, kızdığın insanlar, gezdiğin mekanlar, hiçbiri ama hiçbiri 'sen' değilsin. Sahne arkasına geçip de bunu sana söylemeyi nasıl isterdim. Ama duymazsın ki...Sağır etmiş seni alkışlar, kör etmiş ışıklar...

22 Ocak 2011 Cumartesi

afiyetteyiz

Kurutulmuş acılar serpiştirilmişti göz kapaklarının altına, sarı bir sağrıdan ibaretti gördüklerimiz. Biraz daha incelersek, güneşten unufak olmuş gerçekleri görebilirdik, kırık bir aynadan yansıyan zahiri görüntüleri...Ama korkuyorduk daha derinine inmeye. Yüzeyden uzaklaştıkça daha da kırılacak olan hayaller filtrelenmişti olanaksızın ve saçmalığın eleğinde. Geriye kalanlar gerçekliğin masasında yerini almış, ara sıcak ismi altında bizi kandırmaya başlamıştı. Hangi çatalı kullanacağımızı bilmiyorduk.
Mayhoş tatlar, acılar ve ekşiler serpiştirilmişti bulutların altına, bir dilek ağacının dallarına. Biz de acıların olgunlaşmasını bekliyorduk. Gözyaşı zamansız düştükçe, toprağa ihanet eden diller çapalara tutundukça acı çürüyordu dalında. Bir kedi merdiveni tutturulmuş gövdesine dileğin ama korkuyorduk daha yükseğe çıkmaya. Yüzeyden uzaklaştıkça gerçekliği görüş açımız artacak çaputlara bağlanan dilekler açılacak, meyveler dalından kopacaktı. Hangisi mayhoştu hangisi acı bilmiyorduk. Ekşiyi sevenler şanslı! tatlı ise sofradaki sırasını beklemeli. Hepsini eteklerimize dolduracaktık.
Dilimlenmiş saat yerleştirilmişti sağ köşeye. Diyette olanlar sol köşeye oturmuş diğerlerini beklemeden ana yemeğe koyulmuştu. Tavuk mu istersiniz kırmızı et mi? Ah yoksa vejeteryan mısınız?
Sofradan bir anı fırladı. Açık unutulmuş bir tencereden içeri girmiş kaynadıkça kaynamıştı. Havada iki parçaya bölündü ve biri onun avcuna düştü. Ah dedi. Kapadı gözlerini. Diğeri ise duvardaki aynaya kadar koştu fiziği hiç sevmediğini kaykırarak ve parçalandı ayna, 7 yıl uğursuzluğun habercisi olarak.
Güneş çalıyordu sofraya, çatalla içilen çorbalarda parıldayan sırlı cam kırıkları mayhoş bir tat veriyordu. Meyve yerine tatlı alacaktım bu yüzden. Sonra da çorbamı içecektim.
Bu düzensiz sofrada tüm korkular kaybolurdu ve biz yerdik sadece ama çatalla ama kaşıkla. Sırasız, sarı bir sancıdan ibaretti gördüklerimiz.


8 Ocak 2011 Cumartesi

bilinçsiz akışım...

Bir adım ileriye gidemiyorum. Nasıl da korkuyorum üzülmekten nasıl da korkuyorum yenilmekten. Olduğum yerde sayıyorum bu yüzden. Bir sağıma bakıyorum bir soluma ama en çok da arkama bakıyorum. Silik hatıraları su yüzüne çıkarmaya çalışıyorum. Br yerlerde yazıyor olmalıydı diyorum bu sorunun cevabı. Ben bu hatayı daha önce de yapmıştım. Anlamıyorum bilmemkaçıncı kez girdiğim bu sınavda aynı sorunlarla boğuştuğum farkında bile değilim. Bir sonraki sayfayı açmak belki de hatalarımı ezberleyip onların tekrarından kaçmak elimde. Oysa ben yapmıyorum. Sizin kullanmayı çok sevdiğiniz o temiz beyaz sayfayı bulamıyorum. Yazılanları silip üzerine basıyorum. İşte durduğum nokta hatıralarımın silindiği, benliğimin belirsizleştiği, beynimin patlarcasına yorulduğu o incelmiş levha.

Siz napıyorsunuz bilmiyorum? Eminim bir şeyler için koşturuyor eminim bir şeyler için üzülüyorsunuz. Ya da alışkanlıklar...ah o bilinçsiz akışımlar...

‘'Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun?’ dedi. Öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an.'' Özdemir Asaf

6 Ocak 2011 Perşembe

dön dön dünya dön...


penceredeyim ve sokağımıza gelen dönmedolapçı amcanın sesini duyuyorum. Bir tur binene bir tur bedava diyor. Anneme ayaküstü yalvarıyorum, hemen dönme sözü veriyorum ve pencerenin kenarındaki bozukluklardan aşırıyorum. Bu arada dönme dolap dediysem 4 koltuğu olan demir çubuğa tutturulmuş, düştü düşecek bir seyyar dönmedolap, lunaparklardaki gibi şu rengarenk kocaman olanlarından değil.
Bir turla başım dönüyor. İkinciyi istiyorum ama yine de. Zincir kopacak da düşecekmişim gibi hissediyorum. Durmamız gerektiği zaman amca bir anda ters döndürüyor oturakları ve öyle yavaşlıyoruz. Evet bir anda ters döndürüyor. Ne heyecan ama sanki o durma anı dönmekten daha güzel.

Nerden de hatırladım o günü bilmiyorum. Belki de tepetaklak olduğum şu günlerde yavaşlamamın nedeni budur diyorum. Bir tur daha gitmem için ya bir bozukluk daha bırakmalıyım amcanın avucuna ya da bir hafta daha yolunu gözlemeliyim dönmedolabın. Ve ben hayatın döngüsüne yeniden girebilmek için ters dönüyorum şu an. Fakat durmuyor, durmuyor...Amca bu kez hızlıca ters yöne döndürüyor. Belli onun da canı sıkılıyor.

Annem pencereden bağırıyor adımı. Arkadaşlarım inmemi bekliyor. Fazlası midemi bulandırır inmek istiyorum. Kafamı kaldırıyorum dönme dolabın başında kimse yok, dönme dolap da yok.


Nerdeyim ben?

(bu arada fotoğrafı gugıldan arakladım. telifinden affola)


27 Kasım 2010 Cumartesi

kaçış

Geri dönüş mümkün mü?
Kaçışlarımın amaçsızlığından sıkıldım.
Bir filmin kovalama sahnesinde asla yakalanmaya değer görülmeyen figüranım.
Sadece koşuyorum.
Vurulsam farketmezsiniz bile.
Kurguda bir hatayım belki de.

25 Kasım 2010 Perşembe

Dinle bak!

Ne zaman bir koşuşturmacanın içine düşsem ne zaman kendimi takip etmekten yorulup gölgeme otursam ya da ne zaman sadece gözlerimi kapamak istesem uyumadan işte o zaman derin bir nefes almaya çalışırım.
Ne kaç metrekare içinde yer aldığım önemlidir yüzeyde ya da kaç metreküp yer kapladığımdır uzayda. Başıboş kavramlar, basmakalıp sıfatlar, batansavma betimlemeler belirlemez ne olduğumu, kim olduğumu.
Aldığım nefesimdir sadece. Yaşıyorumdur öylece. Dinle bak! Nabzım atıyor .

''Ah aydınlıklardan uzaktayım
Kafamda o dağılmayan sükûn.
Ölmedim lâkin, yaşamaktayım
Dinle bak: vurmada nabzı ruhun.''
(O.V.KANIK)

7 Kasım 2010 Pazar

bu maskenin bir büyük bedeni var mı?

Kendimi daha ne kadar kandırabilirim, ne kadar daha uzağa gidebilirim bilmiyorum. Birisi karşıma geçip gerçekleri söylediği zaman iki seçeneğim var ya kabullenmek ve susmak ya da inkar edip aksini ispat etmek. Bense sadece gülüyorum.
İşte böylesine gülüp geçiyorum en sahte halimle. Maskelerden nefret ederken kendimi soyunma odasında buluyorum birini çıkarıp diğerini takıyorum. Yakıştıramıyorum bir türlü ve sonra kabini açıveriyor bir densiz 'oldu mu?' diye soruyor, yoksa daha iğrencini daha pişkinini daha rezilini mi getirmeliyim? Benimkisi gibi. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kapıyı açtığı için bağırmalı mıydım? Hayır bu maskeyle bunu yapmaya hakkı vardı. O zaman ona sempatik mi davranmalıydım. O sırada çıplaktım ve bunu yapamazdım. Gerçekleri söyledim ben de. O surata çarpıp geri döneceğini bildiğim gerçekleri.
'Hayır hayır sadece bakıyorum.'

28 Ekim 2010 Perşembe

yazıldığı gibi

Yazmak kaygılarımın başladığı kör noktada kaybolmak ve çıkışı aramak umudun küçük bir yansımasıyla. Konuşmak ise düşüncelerimle kıyasıya dövüşüm, kendime dönüşümümün sağlanacağı o sessizliğe ulaşmak için ödemem gereken bedel. Ben kelimeleri saçtıkça onların azalacağını düşünüyorum oysa onlar birbirinin peşi sıra takılarak çıkıveriyorlar saklandıkları yerden, hızla çoğalıyorlar bölünerek ve anlamlarından bir parça kaybediyorlar her seferinde. Sonunda anlamsız harflerin ortasında kalıyorum kelimeler beni emirleri altına alıyorlar, onlara boyun eğiyorum. 'Ben burda bunu demek istememiştim.' diyecek gücüm bile kalmıyor, ben artık kelimelerden ibaretim.
Belli belirsiz cümleler kuruyorum. Anlamsız, ses boğumları, yutaktan mı? büzüşme, yumuşama, benzeşme...
Yazıldığı gibi okunuyor tüm yazdıklarım. peki ya söylediklerim?

14 Ekim 2010 Perşembe

Boğuluyorum

Yüzmeyi bilmeden suya atlamama hem de yüzeyi bilmeden balıklama dalmama intihar diyenleriniz olacaktır. Ama emin olun ki bu intihar değil, bu öznel seçimim gibi gözükse de bana ait bir fikir bile değil. O halde ne mi?
Tek görebildiğim bulanık bir mavi.

10 Ekim 2010 Pazar

gecenin şarkısı


-Ne görüyorsun?
-Bu bir şaşırtmaca mı?
-Evet dersem gördüklerin değişecek mi?
-Bilmiyorum.
Ben karanlığın iğne deliğinden geçişine şahit oluyorum ve korkuyu bir baykuşun sesinden duyuyorum.
Biliyor musun ben sadece cırcır böceklerinin sesini duyuyorum bir de akşam sefasının kokusunu alıyorum. Ama ne gördüğümü soruyordun değil mi işte az önce bir kurbağa gördüm. Bir de yıldızları görüyorum. Belli yarın hava güzel olacak.
Keşke ben de görebilseydim senin gibi. Keşke şu kötümcül sis kaplamasaydı önümü. Keşka ben de duyabilseydim gecenin şarkısını. Sen hiç büyüme.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Keşke...

Sadece bir zamirdim. Yüklemsiz bir cümlede üç noktanın arkasına sığınan, ünlemlerden kaçıp gizlenmeyi benimseyen bir özneydim. Hiçbir önemi olmayan, hiç okunmayan sıfatsız bir kelimeydim sadece. Tüm bunlar ne zaman başladı ve nasıl sona erdi bilmiyorum. Yalnızlığımın farkına vardığım gün yerimi yalancıların aldığını gördüm. Onların unvanlarla dolu yakaları, abartılı zarfları ve bir sürü virgülü vardı. Bu kalabalıkta soru işareti yoktu, merak yoktu. Sadece Parantez içleri ve birbirini yemeye hazır tırnaklar vardı. Onlara böyle uzaktan baktıkça gerçeği görebiliyor, çıkardıkları sesin sadece gürültü olduğunu duyabiliyordum başıboş bir orkestradan çıkan.
Kimseye bir şey diyemiyordum.
Kimse beni dinlemiyordu. Gücüm yoktu.
Benimle bağıracak kelimelerim yoktu. Ben sadece 'BEN'dim. 'ONLAR' olmalıydım kalabalık ordumla ya da 'O' olmalıydım tüm gizemiyle. Hele 'BİZ' olmayı öyle çok isterdim ki...Oysa sadece 'BEN' yalnız üç harf, yanında üç nokta...
BEN...
Şimdi her şeyin sona erdiği yerdeyim. Hiçbir isteğim olmadı hayattan ben olmaktan başka ama keşke 'SEN' beni anlasaydın. 'SİZ' beni duyabilseydiniz ve 'BİZ' olabilseydik.
Keşke...