kitap alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2014 Çarşamba

Şapkalar ayrı iç çamaşırlar ayrı rafa

Biri bana şöyle diyor: 'Artık aydınlarla kurulan zihinsel arkadaşlıkları dayanılmaz buluyorum.' Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Arkadaş arıyor, meslektaş değil. Böylesi bile dostluktan ne denli uzakta. Buenos Aires'te (böyle yapılmayacağını bildiğim için ) en iyi arkadaşımın evine çat kapı gidemem; ilkin törensi bir kibarlıkla telefon edilmeli. Üstelik aynı arkadaş iki gün üst üste aranmaz, bu yüzden üç dört arkadaşımız olur ve sırayla hepsini ararız, onlar da bizi böyle arar; ikinci ziyaret bakarsınız sıkıcı olur.
...
İkinci ziyaret sıkıcı olur demiştik, çünkü birincisi arkadaşlık işlevinin yerine getirilmesi için yetmiş, hatta artmıştır: yani, elde avuçtaki dedikoduyu, takas edilebilecek haber ve görüşleri paylaşmak, bir gösteri ya da müziği izleyip bitirmek, birbirini görme mutluluğuna ermek. Şarjı bitmiş piller gibi, dolum için üç beş gün beklemek gerek. 'Seni görmek ne büyük zevk!' Burada ilgisizliğin beceriyle sunuluşuna, özen adını veriyoruz. En iyi dostumun beni aslında neden sevdiğini bilmemesi beni hayrete düşürüyor; sevecenliğe akıl sır ermediğinden ve ona güvenerek açtığım kişisel sırlarımdan olabilir. En kötüsü de güven dediğimiz bu gözüpek sözcüğün içerdiği, insanın içini titreten, tüyler ürpertici gösterilerden, incelikle, sportmence ve en güzel biçimde kaçınmamız. En iyi arkadaşımın yaşamındaki en can alıcı birtakım şeylerin bana üçüncü elden ulaşmasını düşünmek. Burada özgülleşmenin alanına değinmekteyiz artık: Arkadaşımızla paylaşmadığımız bir şeyi (hiç de yakın olmadığımız, herhangi) bir başkasına söylememiz şaşırtıcı değil. Şapkaları ayrı rafa, iç çamaşırlarını ayrı rafa koyarız.
...
Ben sır paylaşmalara, bir iki kadeh eşliğinde sözel cinselliğe inananlardan değilim. Kendi su geçirmez bölmelerimize çekilmek gibi soylu bir yöntemle karşılaştırıldığında beş para etmediği kanıtlanmıştır.
Yalnızca, bunca eş dost içinde, bunca kurtarılamayan adanın olması gibi bir kanıtın da acı vermediği söylenemez.

(Andres Fava'nın Güncesi, Julio Cortazar, sf:59-60tan alıntılanmıştır.)

26 Mayıs 2013 Pazar

okuma burgacı

Tutunamayanlar'ın ardından her ne kadar yok Selim Işık şöyle yok Turgut Özben böyle diye ileri geri konuşmayacağım desem de bazı karakterlerle tanıştıktan sonra onları akla getirmemek çok zordur, hele bir de romanları, öyküleri gerçek hayatın bir parçası sayan her an bir karakterle karşılaşacağınızı düşünen biriyseniz bu çok zor. Bu yüzden bu yazıya da Selim Işık ve kitap okuma devrelerinden bahsederek giriş yapıp çok farklı yerlere açılacağım için bana kızmayın.

'Hayatının devrelerle anlatılmasını isterdi Selim. Wilde devri, Gorki devri gibi.'
...
'Bu devirlerin sayısı, sonradan o kadar arttı ki izleyemez oldum. Bir hafta süren devreler bile oluyordu. Her devrenin tek özelliği vardı: bir önceki devrenin şiddetle reddi. Fakat Selim, bütün devreleri arasında benzerlikler bulurdu; eski devrelerini yenileriyle uzlaştırmaya çalışırdı farkında olmadan...'

Benim böyle devrelerim oldu mu acaba diye sordum kendime, şöyle bir okuduklarıma göz attım. Çok satan gerilim kitaplarıyla klasik romanları aynı dönemde okuduğumu görüp yok böyle bir şey diyordum ki uzun bir aradan sonra bilim kurgu ve polisiyeye dönüş yaptığımı fark edip 'aslında varmış' aydınlanması yaşadım. Ama belli ki bu devreler de belli belirsiz.

Uzun lafın kısası ben bu aralar fantastik, bilim kurgu ya da polisiye meraklısı oldum. Hem bu heyecanıma cevap verebilecek hem de beni edebi hazdan mahrum bırakmayacak eserler bu kastettiklerim. Önerilerinize açığım. (Şöyle ki bir Ahmet Ümit polisiye değildir, Dan Brown onun üst mertebesidir ama benim istediğim değildir. Fantastik denilince aklına sadece vampir kitapları gelen fikrini kendine saklasın gibi. ) Distopya ve ütopyalar da bu aralar ilgi duyduklarımdan.

Bir de başlı başına bir kategori olan Edgar Allan Poe. (uzun bir girişten sonra nihayet ana konuya geldik)
Küçükken öykülerini derlemeler içinde okuduğum bir yazar Edgar Allan Poe ama nedense okuduğum iki üç öyküyle yetinmişim. Bugün 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni bitirirken nasıl da geç kaldığımı fark ettim, nasıl daha önce okumamıştım bu öyküleri? Hem de dedektiflik hikayelerini seven biriyken hem de bu öykü ilk dedektiflik öyküsü diye geçerken?
Yalnız Morgue Sokağı Cinayeti değil kitaptaki diğer öyküler de oldukça etkileyici. Korku ögelerinin gerçekçiliği ise öyküleri bambaşka bir yere koyuyor.Bir yandan 'evet böyle bir şey olabilir.' diyorsunuz çünkü anlatılan ne bir hayalet ne de doğa üstü başka bir varlık, bir yandan da 'hayır, bunlar deli saçması' demek istiyorsunuz ya da bir edebiyat harikası, seçim size kalmış. Doğa mı insan mı güç mü akıl mı soruları çerçevesinde gelişiyor sanki öykülerin çoğu. Pozitif düşünce, insanın akılla hakimiyeti, planlı delilik...ölüm, ölüm ve yine ölüm.

İçimde tüm öykülerini okuma isteği, fonda şiirlerini dinliyorum. Bir de acaba birkaç bölüm izleyip de bıraktığım 'Following' dizisini izlesem mi diyorum. Vazgeçiyorum. Kitabı okumadan önce 'güzel dizi yaa izlenir bu.' diyordum ki şimdi pek emin değilim edebiyat tutuculuğuma bürünüyorum.(Ben yine diziye bir şans daha veririm.) Zaten bu konuda çok da tutucu olduğum söylenemez güzel uyarlamalara, hakkını veren ilhamlara can feda örneğin defalarca izlediğim halde bıkmadığım Tim Burton'ın ilk denemelerinden kısa filmi Vincent'ı sizin de izlediğinizden emin olmama rağmen paylaşmak istiyorum. Bir de küçük bir alıntı yapıyor ve susuyorum.

'Ta sonunda intikam alacaktım; bu kararım kesindi- kesinliği biraz da herhangi bir tehlikeyi göze almak istemememden geliyordu. Sadece cezalandırmak yetmezdi, kendime bir suç yüklemeden cezalandırmalıydım. Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.' (Amontillado Fıçısı öyküsünden, sf.131, Morgue Sokağı Cinayeti, Notos Kitap)





(Yazımın altına şu notları eklemeyi alışkanlık haline getirdim ne kadar gereksiz olsalar da. Mesela şu anda yazacak hiçbir şey bulamadığımı yazmak istiyorum. Sevgiler.)
(Aslında yazacak şeyler bitmiyor. Mesela başlık nereden çıktı diye merak eden olursa, Maelström'e Düşüş öyküsünde çevirmen Memet Fuat bu kelimeyi kullanmış, çok hoşuma gitti. Hazır okuma devirlerinden döngülerinden de bahsetmişken neden bir okuma burgacı olmasın?- bunun üzerine neler yazılır neler de ben sözü uzatmayayım- yeniden sevgiler.)







24 Aralık 2012 Pazartesi

zamansız okumalar

Okulu başkalarının deyimiyle 'zamanında' bitirdim. Üniversiteyi 2. yılımda kazanmış ama hazırlık okumayarak bu kaybı dengelemiştim. Gerçi hem ilk yılımda kazanıp hem hazırlığı okumayıp hem de okulu üstten ders alarak erken bitirebilirdim. Hatta bununla yetinmeyip okurken çalışabilir ve iş hayatına da 'vakit kaybetmeden' atılabilirdim. Bunları yapmayarak bazılarını hayal kırıklığına uğrattığım yetmiyormuş gibi, bu günlerde 'amaçsız' bir şekilde evde yatarak veya aylak aylak gezerek insanları şaşırtıyorum. Ama nasıl olur? Nasıl hala hiçbir iş görüşmesine gitmem, nasıl hala bir kursa yazılmam, nasıl hala...
Bazıları beni kısmen anlıyor; 'Otur dinlen bir yıl ne olacak' diyor, ya da ne bileyim, 'Bir daha böyle boş vakti nasıl bulacaksın, tadını çıkar.' diyor. Bunların da beni tam olarak anladığı söylenemez ya ama en azından gelecekte çok acayip başarılara imza atacağımı düşünüp şimdi yatmama göz yumuyorlar.
Ama para gerek diyenlere lafım yok, doğrudur para kazanmak gerekir. Ama bir ev kirasına çanta alan bazı kızların 'ayyy çalışmaktan ölüyorum.' temalı cümleleri beni çileden çıkartıyor. Meslek aşkı desen, hani yaptıkları işle mutlu oluyorlar desen yok cevap o da değil. Peki bu insanlar neden hem çalışıp hem de ağlıyor? Bu da yetmiyormuş gibi bana uzaylı gözüyle bakıyor?
Böyle bir dönemde ise ben ne yapıyorum, oturuyorum Katip Bartleby okuyorum. 'Yapmamayı tercih ederim'. Ya da başucu kitabı yaptığım 'Uyuyan Adam'ı ya da şu anda yanımda olan ve beni anlayacağını düşündüğüm 'Oblomov'u...
Hepsi birbirinden farklı bu karakterlere nasıl saygı duymayayım. Muhtemelen okumaya zaman bulamayan, işi uğruna canını vermeye hazır insanlar şu kahramanlarla tanışsa onlara 'salak' der, varsın desinler. Biz çok iyi anlaşıyoruz.
Belki de yaptığım büyük bir hata. Çalışmanın erdemi ile ilgili kitaplar okumalıyım. Belki de tüm kutsal kitaplar bana bu konuda yardımcı olur. Ya da öneriniz varsa alabilirim. Şunu oku ve doğru yola gel derseniz acele edin yoksa ben Kafka'yı dinlemeye devam ediyorum;

''Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle... Dinleme bile, sadece bekle...Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktir kendini sana...Maskesinden sıyrılmak için başka seceneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine...''

Ama bana çalış, çalış diyen ve çalışmayı çok farklı algılayanlara da benim bir iki önerim olacaktır.

'Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın batağa, gidiyorsun. Biçare, işinden başka bir şey göremez, duyamaz, konuşamaz olmuş. Ama böylesinin yolu açıktır, yakında büyük işler başarır, en yüksek mevkilere yükselir...Bizde buna meslek sahibi olmak diyorlar. Bunun için zekaya, iradeye, ruha gerek yok; bütün bunlar lüks. Bu adamın hayatı böyle geçip gidecek ve ruhunun birçok yanı hiçbir zaman açılmayacak...'

(Gonçarov Ivan, Oblomov, Türkiye İş Bank. yay., sf:29)

18 Kasım 2012 Pazar

Deneye Katılım Gönüllüdür


‘Denetleme gereksinimi hepimizin içindeki totalitarizmin bir belirtisidir tabi. Tümüyle özgür, yapılandırılmamış durumlar bizi rahatsız eder. Tıpkı sessizlik gibi’ (Vassaf Gündüz, Cenenneme Övgü sf:52)

Peki ya tümüyle yapılandırılmış ve gözlenen bir durumdan söz ediyorsak? Mesela bir deney ortamı?

‘Deneye katılım gönüllüdür’
‘Deney sırasında deneklerin bazı temel hakları kısıtlanabilir.’ 
‘Deney, denekler tarafından zamanından önce sonlandırılamaz’

Kitap alırken arka kapağı okuyan ama kitabı okumaya başladığında orada yazılanları çoktan unutan biri olarak bu cümleleri okurken de arka sayfada yazanları unutmuştum.  Mario Giordano’nun ‘Deney, Kara Kutu’ adlı kitabının arka kapağındaki tanıtım yazısında; kitapta, 1972 yılında Stanford Üniversitesi’nde hapishanenin insan psikolojisine etkisini araştırmak için gerçekleştirilen ama kontrolden çıkarak 6. Gününde bitirilmek zorunda kalan Zimbardo Deneyi’nden esinlenildiği yazıyor. Başlangıçta atladığım bu deney ve bundan daha önce 1961 yılında yapılan Milgram Deneyi , okumaya devam ettikçe romandan daha çok ilgimi geçti. Kitabı yarıda bırakıp deneyleri araştırmak istedim; ama yine de bunları daha sonra daha ayrıntılı araştırmak üzere bir yere not aldım. Şimdilik Vikipedi bilgisiyle yetinip romandan bahsetmek istiyorum.

Öncelikle İki kere filme alınmış bir roman olduğunu belirtmeliyim. Filmleri de izlenecekler listesine yazdım. Ama izlemeye dayanabilir miyim bilmiyorum. Kitap, kafamı yeterince karıştırıp, insanlığa olan bir gıdım inancımı da söküp aldı. İtaat, otorite, otokontrol, savunma, temel içgüdüler, şiddet vs. derken kitabı hangi ucundan tutsam da neyi nasıl yazsam bilemedim. Denetim altında olma yani din, devlet, toplumsal baskı, psikiyatrinin askeriyle ilişkisi, ezilenin öğrenilmiş çaresizliği, taraf olma, ihanet, iyilik ve kötülük kavramları, iyi ve kötü, ahlaki değerler, cinnet… Bir de tabi hapishane uygulaması, suç ve ceza kavramı… Hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bu kavramlardan uzak durup kitabı ruhsuz bir şekilde incelemeye karar verdim. (Aksi halde şunu da mı yazsam bunu da mı yazsam derken tembellik yapıp hiçbirini yazmayacağımı biliyorum. Bir de kitap tanıtım yazısı mı yazsam, kitabı eleştirsem mi yoksa oturup adamakıllı bir deneme mi yazsam diye düşünürken buluyorum kendimi utanmadan. Her seferinde hiçbirine benzemeyen bir şeyler yazdığım halde.)

Eğer ortada sağlam bir konu varsa, yazarın o romanı nasıl kurguladığı benim için iki kat önemli olur. Bir deney raporu okumak çok eğlenceli olmasa gerek. Gel gelelim bir romanın gerçekten yapılmış olan bir deneyden esinlenip de basmakalıp aksiyon- aşk öğeleriyle basitleştirilmesi de hoş değil. Tesadüfler silsilesi, yarım yamalak anlatılmış karakterler… Bunlar beni kitaptan biraz soğuttu evet, ama daha bitirmeden hakkında bir şeyler yazma isteğiyle dolup taştım ki bu da kitabın etkileyiciliğinin bana bir ispatı.

'Ben hep diğerlerinin denek olduğunu düşünmüştüm!' dedi Tode. 'O zaman bu şu anlama...''
''Aynen! Hepimizin denek olduğu anlamına geliyor. Biz hepimiz deneğiz!'' 











23 Eylül 2012 Pazar

bir aylak bir uyurgezer bir istiridye

''        Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun. 
          Modern yaşam bu tür eğilimleri genelde pek hoş karşılamaz. Çevrende her zaman eyleme, büyük tasarılara, coşkuya ayrıcalık tanındığını gördün: öne atılan adam, gözlerini ufka dikmiş adam, dimdik ileriye bakan adam. Pırıl pırıl bakış, kararlı çene, kendinden emin yürüyüş, karın içeride. Kararlılık, girişkenlik, ses getiren hareket ve zafer, son derece örnek bir yaşamın son derece berrak yolunu gösterir, yaşam mücadelesinin pek saygıdeğer resimlerini çizerler. Yerinde sayanların ve batağa saplananların düşlerini süsleyen pek kıymetli yalanlar, ihmal edilen binlerce kişinin yitik hayalleri , çok geç gelmiş olanlar, valizlerini kaldırıma koyup terlerini silmek için üstlerine oturanlar. Ama senin özürlere, nostaljiye ihtiyacın yok. Sen hiçbir şeyi dışlamıyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun...''
              (Georges Perec, Uyuyan Adam, sf:20)

26 Temmuz 2012 Perşembe

ah şu yanılsamalar

''Bazı insanlar, ana yolda ilerlediklerini ve dörtyol ağzının hep tali yollarla meydana geldiği inancıyla, hiç sıkıntı çekmeden kör bir şekilde ilerlerler. Fakat farkındalık ve hayal gücüyle ilerlemek, insanın bir daha hiç karşılaşmayacağı dörtyol ağzının hatırasıyla etkilenmektir. Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de girmedikleri için iki yola da girmezler, orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.''
(alıntı; Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, Kabalcı Y. sf:505 alıntının alıntısı: Wheels, 'Will and Psychoanalysis' )

17 Haziran 2012 Pazar

Kumral Ada Mavi Tuna


Bir Kuzguncuk Romanı

Kuzguncuk’ta İsmet Baba Meydanı’nda oturuyor ve boğazı izliyorum. Elimde bir bardak çay ve yanında pastaneden alınmış bir dilim kek. Çantamdan mavi bir kitap çıkarıyorum. Kapağında, az önce hayranlıkla bakarak  hayallere daldığım manzara var, bir de tel örgülere asılı bir çift Converse.

İstanbul, savaş ve gençlik kitaptan kapağa taşıveriyor. Ve bir de ‘duygu’ dolu bir isim. Siz, aşk romanı diyebilirsiniz ya da savaş, hiç sınıflandırmalara girmeden ‘hayatımın romanı’ diyenler de olacaktır. Oysa ben, ne kitaptaki karakterlere inanabildim, ne o aşka kapıldım ne de iç savaşa. Bu romana ‘Kuzguncuk’ romanı diyeceğim. Benim için ne Ada’nın ne de Tuna’nın, Kuzguncuk’un hikayesi ‘Kumral Ada Mavi Tuna’.

Bu nedenle benim için roman kahramanı ne kendini beğenmiş, şımarık, bencil Ada’dır ne de kendi kişiliğini bulmayı daha çocukken reddedip Aras ile Ada’nın gölgesine sığınan Tuna’dır. Ne istediği her şeyi elde eden, yakışıklı, sempatik, dikkat çekici Aras ne de hayatta her istediğini sessiz sessiz çalışarak elde eden Meriç’tir. Ne de olayları birbirine katan, sadece bir katalizör görevi gören Aliye. Ben de çoğu okur gibi Şair Doğan Gökay’ı sevdim ve onun Atilla İlhan’dan izler taşıdığına inandım. Buket Uzuner bir yazısında Atilla İlhan için ‘Siz benim biraz imkansız sevgilim, biraz babam ve biraz da arkadaşımsınız’ dediğimde ciddiydim.’ der. Ada için de dayısı şair Doğan Gökay öyledir. Gerçi Buket Uzuner ‘Ada mısınız?’ diye soranlara ‘Hayır Tuna’yım’ der. Bence Buket Uzuner ne Ada’dır ne de ‘Tuna’ gezmeyi, okumayı ve yazmayı sevenlerden yani; ‘Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?’ sorusunu geçersiz kılanlardan, kıskandıklarımdandır. İstanbul aşığı olarak nereyi seçeceğini iyi biliyor ve ben de bir Kuzguncuk aşığı olarak, kitabı okuduktan sonra Kuzguncuk’a gelenlerin aksine Kuzguncuk’ a geldiğim ilk gün bu kitabı okumaya karar veriyorum. Okuduğum gibi de yazmaya. Paylaşmaya...

Buket Uzuner kahramanın iç savaşını bir ülkenin iç savaşına dönüştürüyor, bir ülkenin kocaman iç savaşını alıp bir kahramanı omuzlarına yüklüyor. Bir yandan dünyanın en büyük savaşlarından biri olan ‘aşk’ı anlatıyor bir yandan da kanı, nefreti, ayrımcılığı, ötekini, sebepsiz kötülüğü. Bunların ne kadar iç içe olduğunu, savaşların önce içimizde çözüleceğini. Hayalle gerçeğin arasında bizi kitabın bölümlerine sıkıştırıyor.

Kumral ada mavi Tuna çok katmanlı, çok sesli bir roman. İsterseniz bir ülkede yaşanan iç savaşın nedenleri ve sonuçları üzerine bir okuma yapın, isterseniz bir büyüme hikayesi olarak yorumlayın. Bir aşk hikayesi olarak ele alın sadece, imkansız saf aşk ya da toplumsal olarak bireyleri inceleyin. Buket Uzuner hepsini yapmaya çalışıyor ve bunları kotarırken bir nebze edebiyattan çalıyor bir tutam da fazladan didaktiklik ekliyor. Bunlar da romanı eksiltiyor. Keşke bu kadar çok'la anlatmaya çalışmasaydın dedirtiyor. 

Kertenkeleler ve çocuklar

İkinci çayımı da bitiriyorum, çay içimi ısıtsa da denizden gelen rüzgar beni orada daha fazla tutmak istemiyor. Mavi kitabı çantama koyuyor ve kuzguncuk sokaklarında dolaşmaya başlıyorum. Marco paşa Konağı’nın yani ilkokul binasının içine giriyor ve bu kez boğaza daha yüksekten bakıyorum. Bana daha alçaktan bakan gözlerle çocuk gözlerle.

Mavi kitap çantadan tekrar çıkıyor. Neşeli ve masum bir çocukluk hikayesi, sancılı ve acı bir gençlik hikayesine dönüşüyor. Gençlerin büyümesi için de içlerindeki savaşa bir son vermeleri gerekiyor.
Bahçede kertenkele aramaya başlıyorum, küçük bir çocuğun elinde Mabel sakız görüyorum. Çocuğa kertenkelelerle oynama demek istiyorum ya da kertenkelelere kaçıp kurtulmalarını söyleyeceğim. Hiçbirini yapmıyorum. Ada, Aras, Tuna ve Meriç’in çocukluğuna uzaktan baktığım gibi bu tarihi ilkokul binasında Kuzguncuk’un çocukluğuna da uzaktan bakıyorum. Değiştiremiyorum.

"Akıl, aşk ve can!
Bu üçü üçgendir.
Her derde çare, her yaraya merhemdir."
Mevlânâ Celâleddin Rumî (II. Divan Kebir)

Okuldan çıkıp İcadiye Caddesi’ne gidiyorum. Gözüm o meydana takılıyor. Burası diyorum, Aras’ın gittiği yer tam olarak burası! Akıl ve cesaret gittiğinde geriye kalan ‘aşk’ ne kadar yaşanılabilir? Onun tortusunda eski evleri bir bir yıkılan kuzguncuk da yarım kalır. Evlerin arasında dolaşırken Tuna’nın evini arıyorum, yıkıldığını bilsem de belki de hiç var olmadığını Ada’nın evini arıyorum.

‘Şiir herkesi birleştirebiliyordu’
  
O ev olduğuna inandığım bir yerde soluklanıyorum ve birden kendimi Baylan’ın bahçesinde buluyorum. Kitabı çantamdan çıkarıp masaya koyarken yan masamda oturan Ada, Aras, Tuna ve Meriç’i fark ediyorum. Tüm savaşları Kuzguncuk’ta bırakmıştım.

Yanlarına gittim ve masalarına oturdum. Kitabı aradım, bulamadım. Ayaklarımdaki converselere baktım, yürümekten aşınmışlardı. Aklımda birçok şey vardı onlara söyleyecek ama onları görünce gidivermişti hepsi. Şair dayılarına selam söylemelerini istedim. Hepsi güldü.
Sonra uyandım, Kuzguncuk parkında uyuyakalmışım. Günlerden salıydı.

‘Uyanmak güzel, diye gülümsüyorum.
Durum ne olursa olsun, uyanmak güzel’









Tanrım, Ben Ateistim!



‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz olacaktı.’

‘Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan birkaç satır ya da birkaç sayfa okumaya devam ettim.
Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm.’

Atatürk Kütüphane’sinde gezinirken raftan çektiğim bir kitabın arkasında bu cümleler yazıyordu. Cümleler adını çok duyduğum ama hiç okumadığım bir yazara aitti Charles Bukowski’ye. Kitap ise Charles Bukowksi’nin Tanrısı kabul ettiği ‘John Fante’nin. Yeşil kapağı bilim kurgu kitabını andıran bu kitabı alıp oracıkta okumak istedim.
Bu isteği ünlü bir yazarın önsözü mü tetiklemişti yoksa o yazarla kitaba ulaşma yolumuzun benzerliği mi bilmiyorum. Belki de yazarla hiç alakası yoktu. Kitabın adını sevmiştim; ‘Toza Sor.’ Ya da kapağında yazan tek bir cümleyi;
‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz olacaktı.’



Arturo Bandini, Hem balık hem kuş; ya da ‘Ne balık, ne de kuş’

Kim bilir belki de bunların hiçbiri değildi nedeni, o sırada elime başka bir kitap alsaydım, onu seçecek ve Arturo Bandini ile tanışamayacaktım. ‘Çoktan Yitik Ülke’ ve ‘Minik Köpek Güldü’nün yazarını, sadece portakalla beslenen, insan ile hayvan arasında fark gözetmeyen büyük insanı, bu büyük yazarı…
Arturo Bandini hep ‘öteki’dir. Kendine de yaşadığı şehre de aşka da dine de hep ötede kalır. Ve bu ötekilikte bir ileri bir geri savrulur. Kendine de yabancılaşır. Yer yer kendinden ‘Arturo Bandini’ diye bahseder yer yer ‘ben’ oluverir. Zina yaptı diye tanrının insanları cezalandırdığını ve depreme neden olduğunu düşünür bir yandan da tanrıyla pazarlığa oturur.
‘ Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’i okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim.’

Arturo Bandini aşık olur ve aşkta da öteki olur. Aşkını da tüm hayatı gibi gelgitlerle yaşar. Camilla, Maya Prensesi, Meksikalı güzel onu değil Amerikalı Sammy’i seçer.
Camilla’yı Meksikalı olmakla suçlar ve ‘Ben Amerikalıyım’ der. Oysa Amerikalı değildir ve kendisiyle savaştığı gibi aşık olduğu kızla da savaşır.

Canım cicimden öteye gitmiyordu şiir bende, berbat kafiyeler, ahmaklık derecesinde bir duygusallık. Tanrım, yazar müsveddesinden başka bir şey değildim; küçük bir dörtlük bile yazamıyordum, hiçbir işe yaramıyordum şu hayatta. Pencerenin önünde durup ellerimi göğe açtım; beş para etmezdim, ucuz bir taklit; ne yazar ne de aşık; ne balık ne de kuş.’

Oysa Arturo Bandini böyle dedikten sonra tabi ki şiir yazar. Ve o şiir şöyle biter;

‘Sadıktım sana Camilla, kendi tarzımda.’

Arturo Bandini dini de, aşkı da kendi tarzında yaşar, parayı kendi tarzında harcar. Kendi tarzında acımasız dünyaya kafa tutar. Ve kendi tarzında başarır kendi tarzında vazgeçer. Hem yazar olur hem aşık, hem balık olur hem de kuş.

Kitabı bitirdikten sonra hem önsözü unutmuştum hem de yazarı, benim için artık Arturo Bandini vardı. Arturo Bandini’nin, John Fante’nin diğer kitaplarının da kahramanı olduğunu öğrendiğimde bu nedenle daha çok sevindim. Kitapları bulabilir miyim bilmiyorum. Belki de toz, o kitapları bana ulaştırır ve beni de Arturo Bandini’ye…


6 Şubat 2012 Pazartesi

ego ego ego

''Tek bildiğim şu, aklımı kaçırıyorum,'' dedi Franny. ''ego ego ego. Bıktım usandım. Kendiminkinden de başkalarınınkinden de. Bir yere varmak, farklı ve ayrıcalıklı birşeyler yapmak, ilginç biri olmak isteyen herkesten bıktım usandım. İğrenç bir şey bu - iğrenç, iğrenç. Kimin ne dediği umrumda bile değil.''
Lane bu sözler üzerine kaşlarını kaldırdı ve, görüşünü daha iyi belirtmek için, arkasına yaslandı. ''Sırf rekabetten korkmadığından emin misin?''dedi önceden hesaplanmış bir sükunetle. ''Bu işten fazla anlamam ama, iyi bir psikanalist- yani gerçekten yetenekli biri- senin bu sözlerini muhtemelen-''
''Rekabetten korktuğum filan yok. Tam tersine. Bunu göremiyor musun? Rekabet edeceğimden korkuyorum ben- beni asıl korkutan bu. Bu yüzden ayrıldım Tiyatro Bölümünden. Ben herkesin değer yargılarını kabule korkunç bir şekilde koşullanmışım diye, alkışlardan ve insanların benim için deli divane olmasından hoşlanıyorum diye, bunun doğru olması gerekmez ki. Bundan utanıyorum. Bıktım usandım. Tam bir hiçkimse olacak cesaretimin olmamasından usandım. Kendimden de bir çeşit ses getirmek isteyen herkesten de usandım.''

(Franny ve Zooey- J.D.Salinger sf:27-28) 




dipnot: Okula başlamadan bırakmayı düşündüğüm doğrudur. Franny gibi olamam onun gibi 'muhteşem' değilim. Yazıdaki tiyatro bölümü yerine mimarlık yazınca mana kat kat artıyor. (egonun da arttığına eminim.) Neyse efendim günün anlam ve önemine de uygun olsun. Belki tinerci olurum.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş



Jose Saramago yakın zamanda kaybettiğimiz yazarlardan ve ne zaman bir yazar ölse tanısam da tanımasam da bir dostumu kaybetmiş gibi üzülürüm. Hele de bu yazar büyük bir yazarsa...
Jose Saramago'yu ilk nasıl duydum kimden duydum hatırlamıyorum. Ama çok da bilinmeyen bir kitabını okuyarak tanıştım onunla adı üzerinde 'Bilinmeyen Adanın Öyküsü.'
Servis beklerken okurum diye aldığım incecik kitaptan aslında çok beklentim yoktu. Ama çizimlerle dolu olan bu kitabı 2-3 kez okudum ve hayran oldum. Metni burada da bulabilirsiniz.
Daha sonra da diğer kitaplarını okuma listeme aldım ki Körlük ve Görmek kitapları listeye daha önce girmesine rağmen 'Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş' sırayı bozdu.
Ölüm var olan düzeni de bozuyordu ve kitap şu cümleyle başlayıp şu cümleyle bitiyordu.

'Ertesi gün hiç kimse ölmedi.'

Kitap hakkında söylenecek çok şey var, uzun uzun incelenebilecek bir kitap ama burada hem kitap analizi gibi boyumdan büyük işlere kalkışmayacak hem de okuyanların canını sıkmayacağım.

Başta aklınıza sonsuz bir yaşam geliyor. Ölüm yok! ne kadar güzel. İnsanların aradığı da bu değil mi yüzyıllardır. Tüm efsaneler bunun üzerine değil midir? Ama o efsaneleri kıyısından bilenler sonsuz yaşamı arayanların hüsrana uğradığını da bilir. Ölümün olmaması demek 'sonsuz bir yaşlılık ve hastalık' hali ve hızla artan bir nüfus değil mi? Peki sadece bu mu? Ölümsüz bir dünya kimi nasıl etkiler? Mesela bir levazımatçıyı? Mesela bir sigortacıyı? Ya da ölüme bir saniye yaşama asılı yalan bir yaşlıyı? Peki ya Krallığı nasıl etkiler? Ya Kiliseyi?
Ölüm yoksa ölümden sonra yaşam da yok ölümden sonra yaşam yoksa tüm o din kuralları...onlar da yok.
Kitabın giriş kısmı ölümün yokluğu. Ya her şeye alışmışken ölüm çıkagelirse? Tüm bunlarla da yetinmeyip kadınlığını gösterirse...

Dediğim gibi kitap üzerine söylenecek çok şey. Okumanızı tavsiye ederim. Ama öncelikle daha önce Saramago okumadıysanız sizi imla konusunda uyarmak isterim. Virgülden sonra büyük harf, bitmeyen ve bir sürü virgülle bağlanıp duran cümleler, uzun paragraflar gözünüzü korkutmasın. parantez içi, noktalı virgül vs. aramayın. Zaten anlatımına kapılıp gidiyorsunuz.

''Boşuna bile olsa felsefe yapmaya devam edelim, en nihayetinde bunun için doğmuşuz, Neden, Nedenini tam olarak bilemiyorum, Peki, niçin, Felsefenin de aynı dinler gibi ölüme ihtiyacı olduğu için, eğer felsefe yapıyorsak, bu öleceğimizi bildiğimizdendir, montaigne bey demiştir ya, felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.'' (sf:37)


''öleceğini bilen bir adamla, bir gün öleceğinin farkında bile olmayan bir atı öldüren ölümler aynı mıydı acaba?'' (sf:73)


''Sözcüklere ne kadar dikkat edilse azdır, onlar da insanlar gibi bir fikirden diğerine geçiverirler.'' (sf:65)

Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi

Georges Perec ve Oulipo akımını bilenler bilir diyordum ki burada duraksadım ve bilenler bilir demek ne kadar doğru olur diye düşündüm. Perec kolay yenilir yutulur bir yazar değil. Tabirim de ne kadar doğru oldu bilemem ama Enis Batur'un 'Georges Perec'i Anlama Klavuzu' vardır mesela desem belki hiç bilmeyenleri biraz aydınlatmış olurum. Bu anlam düşüklükleriyle dolu paragrafımı bir yana bırakıp Perec'ten kendi anladığım kadarıyla bahsetmek istiyorum ki benim anladığım kısmı 'alfabede bir harf' kadardır. Belki de daha az.
Kayboluş'u okuduktan sonra hem Perec'e hem de kitabın çevirmeni Cemal Yardımcı'ya hayret etmiş, saygı duymuş, hayran olmuştum. Fakat yine de biliyordum ki 'Kayboluş' ve 'A void' farklı iki kitaptı. Acilen Perec'ten başka bir kitap okumalıydım. Marifet kaybolan 'e' harfinde miydi yoksa bu yazar gerçekten bir deha mıydı?

   


'Yaşam Kullanma Klavuzu'na sarıldım hemen. Kitabı okumak için uygun zamanı ve yeri kolladığımı da söylemeliyim. Elimde bir yaşam ansiklopedisi vardı. Tüm sayfaları okuduktan sonra 'Kitap bitti.' diyemeyeceğim bir kitap olduğunu anladım son sayfayı kapatırken. Sonra tekrar başa döndüm bir bölümden diğerine atlayarak okudum, notlar aldım ve bu kitabı asla bitiremeyeceğimi fark ettim. Bir de hiç kimseye öneremeyeceğimi. Bu ne diyerek bana kızabilir ya da benim gibi bu kuyuya dalıp içinden çıkamayabilirlerdi. Daha sonra 'Şeyler'i okudum kendimden ne çok 'şey' buldum. İncecik bir kitap üzerine sayfalarca yazmaya ve çizmeye çalıştım. Perec hayranlığımdan emindim artık!

Bir Paris Semtinin Tüketilme Denemesi'ne gelince...İncecik bir kitap. 2 günlük izlenimini yazmış Georges Perec. Ama tabi ki içeriği öyle ince değil. Bir cafede oturup etrafı incelerseniz bir çok şey görürsünüz ve bir çok şeyi de gözden kaçırırsınız. Gözünüzün önündeki aracı görmez ama bir çantadan çıkan yeşilliğin kıvırcık olup olmadığını anlarsınız. Bir kadının poşetinde yazan harfler dikkatinizi çeker ama bir kadını görmezsiniz. Ve Georges Perec en çok otobüslere dikkat ediyor çünkü onlar düzenli çünkü onlar zamanı bölüyor. Ve o muhteşem alaycılığıyla şöyle diyor;

''( belki de asıl mesleğimin ne olması gerektiğini tam da şu anda keşfettim: R.A.T.P 'de hat kontrolörü.)''

(syf 37 ve tahmin ettiğiniz üzere de R.A.T.P. de bir nevi bizim İ.E.T.T)

Şimdi de sıra Georges Perec'in takım arkadaşı (Oulipo akımının kurucularından) Raymond Queneau'dan Biçem Alıştırmaları'nda. Nedense içimde onu da çok seveceğime dair bir his var.

Ayrıca Perec's Dictionary diye bir site var ki Perecseverlere önerilir.
Bir de kitaba dair böyle bir site buldum.








23 Aralık 2011 Cuma

alıp başını gitmeler

''Yaşadıkları başka bir kadının yaşamına aitmiş, bir gün kendi yaşamını yaşayacakmış gibi gelir. İyi ki deniz vardır, gemiler vardır, alıp başını gidemese de, alıp başını gitmeler vardır. Denizi olmayan bir kentte ne başka bir kadının ne de kendi yaşamını sürdüremeyeceğini düşünür. Biraz yorgundur, biraz da kırgın.''

(Cemil Kavukçu- Sessizlik)

12 Aralık 2011 Pazartesi

any where out of the world

Elimde 'Paris Sıkıntısı', içimde İstanbul.

Seviyorum bu kenti ama başka bir yerde yaşamadığımdan belki de. Hiç kaçıp gitmedim. Kısa terk edişlerin sonunda hep ona döndüm. İkimiz de birbirimize ait olmadık. Ya da bunu kabullenmedik. Hiç İstanbullu olmadım ama hep İstanbul'da oldum. Hep onu dinledim kah gözüm kapalı kah açık, ve beni de hep o dinledi, sadece o. Yine de çok konuşmadık. Tüketmek istemiyoruz yaşanacakları, o saklanıyor köşek bucak bense korkuyorum adım atmaya.

' Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır.
Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.' (Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı)




Ruhuma nerede olmak istersin diye sorduğumda yanıt alamıyorum ben de. Nerede ölmek istersin diye soruyorum ürkütücü bir şekilde? Burada değil diyor ama ekliyor üzülerek muhtemelen bu 'rezil' şehirde bir asfaltta öleceğim. Peki nereye gömülmek istersin? Şaka mı yapıyorsun git bunu bedenine sor!

Öyle işte. Ah Baudelaire neler getiriyorsun aklıma. Şiirle sarhoş olmayı seçtim. Şarabı ve erdemi kendi hallerine bıraktım didişip dursunlar. Ruhumu da kelimelerle besliyorum sussun diye. Elimden 'Paris Sıkıntısı'nı attım içimden de İstanbul. Kısa bir süreliğine...

4 Aralık 2011 Pazar

ve eğer...

''Neden öfke ve tutku ve aşk ve nefret ona bu kadar yabancıydı? Kötü müydü mizacı? Ve eğer buz tutmuşsa Duero nehri, sırf akması gerektiğine inandığı için gidip de güneşe teslim mi olmalıydı?''

(Şafak Elif, Şehrin aynaları, Sf: 272)

18 Kasım 2011 Cuma

Peruk Gibi Hüzünlü

Boşluğu nasıl tanımlarsınız? Yokluğu nasıl anlatırsınız? Bir anınızı anlatmak zor değil peki ya 'kayıp' bir an'ı anlatmak?
Belki bir saniyelik belki bir gök bakımlık belki üç adamlık belki de sonsuzluk kadar uzayan bir öğle sonrası kadar...
Hep deriz ya hayat bir film olsa...hayatımız bir film olsa; günde 24 saat, saatte 60 dakika, dakikada 60 saniye ve saniyede 24 kare. hayat bir film olsa...Zaman birimini ister 'kare' alın ister 'dakika' isterseniz 'kelime'. Ama ne olursa olsun bir parçanın eksik olduğunu göreceksiniz. Uçup gitmiş bir zamanın
Belki bir saniyelik belki bir gök bakımlık belki üç adamlık belki de sonsuzluk kadar uzayan bir öğle sonrası kadar...

Hayat boyu sürecek bu filmin bir saniyesinden bir kare eksilmiş ya da hafızanızdan bir an siz ne derseniz deyin ne bu eksilenin zamanını bulabilecek ne de ne olduğunu anlayabileceğiz. İşte Yalçın Tosun kayıp 'an'ları, kayıp 'anı'ları anlatıyor 'Peruk Gibi Hüzünlü'de. Biz de o anlarla birlikte kayboluyoruz. Biz de kahramanlarla birlikte arıyoruz. Belki onlara yardımcı olmak amacımız belki de kendimize; kendi kırgınlıklarımıza, kendi dostlarımıza, kendi acılarımıza, kendi unutuşlarımıza...

Muzaffer ve Muz' la başlıyor o anın koparılıp alınışı bir muzun fırlatılışıyla gözyaşı tetiğe geçiyor, sırlar paylaşılıyor ve anılar dudakla yanağı ayıran o sınır noktasında kayboluyor.
Bir Altın Günü'nde cümleler saçılır çay bardağıyla dağılır. Unutulan bir yüz unutulan bir anı aranır oysa o an hep eli burnunda bir kız çocuğundadır. 'Bir şeyler yanlış gibi geliyordu ama neydi hiç anlamıyordum.' 
Masumiyet kaybolan mıydı? 'Çok sevdiği bir şeyi kaybetmiş ya da hiç bulamamış insanlar gibi görünüyordu.'
Tuhaf Adam'da 'İlk gördüğüm andan beri onda bir şeyler bana tuhaf geliyordu ama ne olduğunu tam çıkaramıyordum.'
Yakup'un Bulduğu bir şey yoktu Yakup da diğerleri gibi arıyordu. 'yaşamındaki bir andan ya da herhangi bir anıdan' bir şey arıyordu ama 'Ah, bir hatırlayıverseydi.'
Onat'ın Odası'nda 'Bir şey olmuştu ve bundan sonra sanki hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.'
Bir Bavul için Noktürn 'de 'Sanki o Haziran hiç yaşanmamış.'
Madam Marini'nin Tamamlanmış Bir Resmi tamamlanmamış resimleri gibi acemi değildi ve tamamlanmamış resimler sanki hiç olmamıştı. 'Sanki az önce burada bir sürü insan yoktu, hatta hiç olmamıştı.'
Muhayyel'in Aradığı bir an Ferda'nın unuttuğu bir yüz o 'ayı'nın unuttuğu ise bir sarı çantaydı. Bir Gök Bakımlık zamanda hatırlanan.
Üç Kadınlı Şehir, Üç Adamlık Zaman'la anlaşmalıydı. Güneye kaçılabilirdi böylece ya da çerçeveleri ters çevirip anılardan kaçılırdı sadece.

'Bir kitap okudum hayatım değişti' diyemem hiç demedim. 'İşte o gün ben değiştim' diyemem. Çünkü biliyorum o 'anlar' kayıp ve onları arıyorum. Durup dururken yolumu değiştirdiğimde, tam bir şeyler diyecekken sustuğumda, cesaret edemediğim her anda Hantal Köpek gibi suçladığım birileri var biliyorum. Ama ne 'ne zaman' sorununa cevap verebilirim ne de 'ne olduğuna'. Yakup gibi bulur Muhayyel gibi arar Ferda gibi unuturum.

Köfte yerken yarım bırakırsam 'sonsuzluk kadar uzayan o öğle sonrasında hiç kıpırdamadan öylece durduk.' diyen çocuğu belki hatırlarım. Belki de sırf bu yüzden köfte yemem ya da yarım bırakmam ya da sadece Bazı Köfteler'i yemem. Ya da hepsini unuturum.

''Gece sona ermeden, peruk takan birini öpmezsem yaram büyür''









17 Kasım 2011 Perşembe

İstanbul Hatırası

Yıllardır, okuduğum kitaplar hakkında bir şeyler yazacağım yazacağım diyor sonra tembelliğe yeniliyordum. Bir ucundan başladım mı ne?
Okulumun 2 hafta tatil olması ve soğuk havanın da etkisiyle kitaplarla özlem giderdim. Ne zamandır okuyacağım dediğim 'İstanbul Hatırası'nı da okudum. Daha önce Ahmet Ümit'ten Sis ve Gece ve Bab-ı Esrar'ı okumuştum. Sis ve Gece'yi çok uzun zaman önce okumuş ve beğenmiştim. İlk defa yerli polisiye okuyordum ve çok da beklentim yoktu ne yazık ki. Daha sonra Bab-ı Esrar'ı okumuş ve Elif Şafak'ın Aşk'ı ile aynı dönemde okuduğum Mevlana'lı Konya'lı bu roman o kadar da cazip gelmemişti bana.(Elif Şafak'la kıyasladığımda daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.) Çünkü hali hazırda Mevlana ve Şemsi Tebrizi gibi mükemmel bir konu vardı ve yazarın buna ne kattığı çok önemliydi. Bu sefer de elimizde 'İstanbul' gibi muhteşem bir konu var.
İstanbul hakkında yazmak cesaret ister. Ahmet Ümit de bence büyük ve önemli bir işe girişmiş. İstanbul büyük şehir ve İstanbul'un tarihi daha da büyük.
Ahmet Ümit İstanbul' a borcunu ödemiş bir nevi, uzak tarihini yakın tarihini hatırlatmış okura öyle ki sadece anıtsal eserlerden saraylardan değil Balat'tan, Kurtuluş'tan hatta Moda'daki efsanevi meyhane Koço'nun Yeri'nden bile bahsetmiş. Bununla yetinmeyip okura kitap önerileri de sunmuş hani İstanbul'u daha da iyi tanıyın diye. Bir cinayet rotası vermiş, bu neden İstanbul'u tanımak için yapacağınız bir gezinin rotası olmasın?
Buraya kadar güzel. Ama Ahmet Ümit Edebiyat'a borçlu sanıyorum hala. Polisiye olmasına rağmen akıcı olmayan bir dil, gereksiz sözcük kullanımlarıyla uzatılmış cümleler, aralara tek tük yerleştirilmiş 'altı çizilmelik' cümleler...
Ve kurguya gelince...O da tam bir hayal kırıklığı. Ahmet Ümit klasik bir polisiye romanın sınırlarında takılıp kalıyor. Ortada bir cinayetler dizisi, karakterlerin körlüğü nedeniyle apaçık ortada durduğu halde çözülemeyen cinayet nedeni ve katiller! Okura 'Bak seni köşeye yatırdım.' demek istiyor oysa okur o hiçbir şeyi görmeyen karakterler kadar saf değil. Nedenlerin daha güçlü olmalıydı diyor tatmin olmuyor. (En azından kendi adıma konuşabilirim sanırım.)
Altı çizilmelik cümleler demiştim ya işte onlardan birkaçını yazıyor, kitabı henüz okumamış olanların tadını kaçırmamak adına kurgudan ve karakterlerden daha fazla söz etmek istemiyorum.
' ve yine biliyordum ki, katiller her zaman kötü insanların arasından çıkmazdı.' (sf.49)


'Kötülüğün toprağında özgürce dal budak salan bir zekanın neler yapabileceğini kestirmek imkansızdı.' (sf:175)

7 Kasım 2011 Pazartesi

Tehlikeli İlişkiler


Aşk, entrika, tutku... Bunlar üzerine bir kitap okumayalı ne kadar da olmuş! Bir zamanlar nasıl çılgın gibi Stephen King, Dean R. Kontz, Agatha Christie vb okuduysam bir dönem de entrikaya boğulduğum bir gerçektir. Genç Werther'in Acıları, Dostoyevski'nin adamı çıldırtan aptal-masum aşıkları, 18. yüzyılın heyecan arayışındaki Fransız dul kadınları, manastır, ordu, soylu, fakir ekseninde dönen aldatma hikayeleri, harem entrikaları ve tabi bizim Aşkı Memnu'larımızı da unutmamak gerekir. 'Namus' kelimesinin yapaylaştırılması ya da yüceltilmesi ama zamandan zamana ülkeden ülkeye pek de değişmeyen algısı... 'Kötü kadın' 'Fettan Kadın'ın güçlü olması ama yine de erkeğin daha güçlü olması. 'Kötü Kadın' 'Namussuz Kadın'ın ise güçsüz olması ama her daim suçlu olması, aşık olması...

Kötü erkek yoktur çapkın erkek vardır. Namussuz erkek yoktur kadının namusuna dil getirtmemeyi isteyen veya kendi ününü buna yeğ tutan erkek vardır.
Kimi suçlayabiliriz ki? Anna Karanina'yı mı suçlamalıyız yoksa çocuklarının öğretmenine abayı yakan Stendhal karakterini mi? Peki Markiz Merteuil hakkında ne diyebiliriz?

Açıkçası ismine bakınca kitabı okumak istemedim. Bildiğimiz şeyler işte aldatma ıvır zıvır dedim ama çevirmenin Nurullah Ataç olduğunu görünce okumaya karar verdim. Ve bu mektuplardan oluşan romanı okurken adeta, Aşkı Memnu izlerken 'dur kızım yapma' diyerek kendini tanrı zanneden ev hanımı teyzelere döndüğümü fark ettim. Okur nasıl da her şeyi bilirken karakterler nasıl bu kadar kör olabiliyor? Bazen romanlarda okura verilen bu yetkiyi sevmiyor, yazar okuru şaşırttıkça oh olsun diyorum. Bunda da öyle oldu hiç şaşırmam, bildiğimiz şeyler dediğim anda şaşırdım.

Kitap gelişigüzel bir entrika 'pulpfiction' gibi gözükse de gözüme karakterleri inceledikçe pek de öyle olmadığı kanısına vardım. Ayrıca kitap 'yüce aşk'ı yüceltmediği için de bir o kadar sevdim. Yüce aşkı yüceltmiyordu belki ama didaktiklikten de geri kalmıyordu. Kocanı aldatırsan adın çıkar, anneni dinlemezsen namusunu koruyamazsın, kızını dövmeyen dizini döver, o güzellik gelip geçici misali.

Romanı tanrısıymış gibi ele geçiren Markiz Merteuil hakkında sayfalarca yazılabilecek gerçek bir karakter, Vikont de Valmont ise karakteristik özellikleri olmasına rağmen Markiz Merteuil'a yetişemeyecek ve bir 'tip' olarak kalacak diğerleri gibi. Anne tipi, aşık tipi, genç kız tipi ve bir de savaşı anımsatan uzaktaki yüzbaşı, arada sırada çıkan dini anımsatan papaz. Sosyete yaşamı, davetler, tiyatro galaları...iyilik, erdem, namus, kadın, erkek...

''iyilik etmenin verdiği zevke şaştım; erdemlidir diye bildiğimiz insanlarınki, dedikleri kadar büyük bir üstünlük değil mi yoksa'' (sf:63)

''Aşıkların yanıp yakınmaları ancak tiyatroda dinlenilebilir, o da çalgısı olursa.'' (sf140)

''Söyleyin Vikont ikimizden hangimiz ötekini aldatmak işini üzerine alacak? Öyküyü bilirsiniz: Hani iki düzenbaz varmış, kumara oturmuşlar, birbirlerinin ne mal olduğunu anlayınca, 'Yo,' demişler,'İkimiz de bir şey beceremeyiz; iyisi mi, kağıtların parasını yarı yarıya verelim de bırakalım oyunu!'' Bunu deyip kalkmışlar masadan.'' (sf:344)

'Biz kadınların bayıldığımız iki şey vardır: Kendimizi Savunmak onuru bir, yenilmenin verdiği zevk iki...'' (sf:44)




11 Ağustos 2011 Perşembe

Okuma Üzerine


''Hiç kuşkusuz, dostluk, bireyler arasındaki dostluk hava cıvadır ve okuma bir dostluk biçimidir. Ama en azından dostluğun samimi bir biçimidir ve bir ölüye, olmayan birine yönelik olması ona çıkarsız, neredeyse dokunaklı bir hava verir. Dahası o, öteki bütün dostluk biçimlerini çirkinleştiren her şeyden bağımsız bir dostluktur. Biz yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır. Dahası ilk yakınlık duygusu, hayranlık, tanışma ilişkilerinden sonra ağzımızdan çıkan ilk sözcükler, yazdığımız ilk mektuplar, sonraki dostluklarımızda kurtulamayacağımız bir alışkanlık ağının, tam bir varoluş biçiminin ilk ipliklerini etrafımızda örer; söylemeye gerek yok, bu süre içinde dile getirdiğimiz aşırı laflar ödememiz gereken vaat mektupları olarak kalır ve karşı çıkmalarına izin verdiğimiz için bütün yaşamımız boyunca acı vererek bize daha pahalıya mal olur. Okumada dostluk aniden başlangıçtaki saflığına kavuşur. Kitaplarda sahte sevimlilik yoktur. Geceyi bu dostlarla geçiriyorsak, bu gerçekten istediğimiz içindir.
En azından kitaplar söz konusu olduğunda dostlarımızı genellikle üzülerek terk ederiz. Ve onları bir kere terk ettiğimizde, 'Bizim hakkımızda ne düşündüler?' 'Densizlik etmedik ya?' 'Bizden hoşlandılar mı?' türünden dostluğu bozan bu düşüncelerden hiçbiri olmadığı gibi , başka biri yüzünden unutulmuş olma korkusu da yoktur.''
(Marcel Proust- Okuma Üzerine)

24 Mayıs 2011 Salı

ses benim sözler hayatın

Buraları unutmuşum ne zamandır uğramıyorum. Yazmaya vaktim yoktu yahut yeteneksizdim. Yok ya o şiir öyle değil değil mi?
Ne fark eder...
Sevmeye de vaktimiz yok.
Peki unutmaya?
Ah işte ona bolca vaktim var şöyle ki önce vaktimin olmadığını unutuyorum. Yapılacak işlerimi unutuyorum. Sonra da unutulacak ne varsa...Gözümde gözlük olduğunu unutuyorum, kahvemi masada, kaygılarımı takvim sayfalarında, kırgınlıklarımı kapıda bırakıyorum. Benim bir şey yapmam gerekirdi ama ne? Ne olduğunu unutuyorum.
Bir boşvermişlikle yaşıyorum tasalanmayı, çalışmayı, sorumlulukları unutuyorum.
Ta ki birileri tüm bu unuttuklarımı bana hatırlatmaya çalışana kadar. Sonra da sorguluyorum kendimi neredeyim ben?
Latife Tekin'in Unutma Bahçesi'nde mi?
Hayır.
Şeref'in unutma enstitüsünde değil mimarlık fakültesindeyim. Ve de final haftasındayım. Ama Bunu sürekli unutuyorum. Bir de sürekli uyuyorum.


'Anlaşılmaz bir yanı yok...İnsan her şeyden önce uyuyan bir varlık, her gün düzenli olarak kendimizden vazgeçiyoruz, çevrene bak, bütün canlılar sadece boşluğun kucağında'' diyecek oluyorum...' Aylarca...mevsimler boyu...'

'Bahaneler yarat, peki...Büyüt boşluğu, kaybol içinde' diyor.
...
'Ses benim yalnızca, sözler hayatın...' (Latife Tekin- Unutma Bahçesi)

29 Nisan 2011 Cuma

Hala yağmur yağacak

''Geç kaldın. Yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsan. Yenik düştüm öyleyse. yenik düşmeyi yeğlersen yenilirsin. Bilinç sana özgü. ilk vuran kazanır. Kazanmak aklımdan geçmedi. Yanıt aramadın. Arayamadım, fırsat bulamadım, doğrulardan nefret ettim. Yanlışları mı irdeledin sadece. Belki. peki nedir sence yanlış? Güçlü olduğu varsayılan zaman kavramından korkmak. Onun için mi üstüne yürüdün? Bilerek diyemem, genlerimin işi. beni neden suçluyorsun öyleyse? Yalnız seni mi? Suçlanabilecek her şeyi, özellikle siyah-beyazı; suçlamak sorgulamayı getirir ardından. tersi de düşünülebilir bence. Aferin! O da olabilir. Aklanmayı beklemezsen.
...
Hala yağmur yağacak.''