Elimde 'Paris Sıkıntısı', içimde İstanbul.
Seviyorum bu kenti ama başka bir yerde yaşamadığımdan belki de. Hiç kaçıp gitmedim. Kısa terk edişlerin sonunda hep ona döndüm. İkimiz de birbirimize ait olmadık. Ya da bunu kabullenmedik. Hiç İstanbullu olmadım ama hep İstanbul'da oldum. Hep onu dinledim kah gözüm kapalı kah açık, ve beni de hep o dinledi, sadece o. Yine de çok konuşmadık. Tüketmek istemiyoruz yaşanacakları, o saklanıyor köşek bucak bense korkuyorum adım atmaya.
' Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır.
Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.' (Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı)
Ruhuma nerede olmak istersin diye sorduğumda yanıt alamıyorum ben de. Nerede ölmek istersin diye soruyorum ürkütücü bir şekilde? Burada değil diyor ama ekliyor üzülerek muhtemelen bu 'rezil' şehirde bir asfaltta öleceğim. Peki nereye gömülmek istersin? Şaka mı yapıyorsun git bunu bedenine sor!
Öyle işte. Ah Baudelaire neler getiriyorsun aklıma. Şiirle sarhoş olmayı seçtim. Şarabı ve erdemi kendi hallerine bıraktım didişip dursunlar. Ruhumu da kelimelerle besliyorum sussun diye. Elimden 'Paris Sıkıntısı'nı attım içimden de İstanbul. Kısa bir süreliğine...
''Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında'' (A.H.Tanpınar)
12 Aralık 2011 Pazartesi
6 Aralık 2011 Salı
Bir aşk hikayesi
Uyarı: Bu yazı aşırı miktarda 'jüri' içermektedir.
Yol yakınken kapatıp başka bir yazıyı açabilirsiniz. (Ama tercihen benim güncemden olsun lütfen!) Her günce deyişimde de Nurullah Ataç'ı anarım ki yeri ayrıdır.
Ee hani jüriden bahsediyordun Nurullah Ataç nereden çıktı deme. Çıkar. Mesela Nurullah Ataç güncesinin bir yerinde doğal manzaralardan çok insan yapımı manzaraları sevdiğini söyler. Bir dağ manzarası güzeldir ama iyi bir mimariye bakmaya da doyum olmaz. (Yani bu tarz bir şeyler söylemiştir. Tam alıntıyı bulursam bir ara paylaşırım, yalancısı olmayalım.) İşte bakın nasıl da bağladım Nurullah Ataç'la mimarlığı.
Bir de bu aralar kendimi mimarlığa bağlasam her şey ne kadar güzel olacak. (İşte yavaş yavaş sadede geliyorum.)
Hafta sonundan beri 'Perşembe günü jürim var bir şeyler yapmalıyım.' diyerek geziyorum. 'Demek' ve 'gezmek' eylemlerini başarıyla yerine getiriyorum hem de. Ayaklı bir takvimmişçesine etkinlikleri kovalıyor, nerede ne var atlıyorum. Bu arada her gün hocalarıma 'Hocam bugün okuldaysanız geleceğim' diyor, onlardan söz alıyor ama okula uğramıyorum.
Oysa ben de isterim projemi hafta sonu çizmeyi, pzt modelini yapmayı, salı photoshopta düzenleyip, çarşamba çıktı almayı. (Sahi var mı öyle insanlar?) Bense bugünü de bitmiş sayıyor ve tüm işleri Çarşamba gününe bırakıyorum. Yani jüriden bir gün öncesine yani nam-ı diğer 'son gün'e. E tabi sonra yetişmiyor, çizimler yarım yamalak kalıyor ve jüriden 'fikir güzel ama...' nidaları yükseliyor.
Yaa evet fikir güzel ama 'fikir' hiçbir zaman yetmiyor. Zaten fikre önem verildiği nerede görülmüş. Ay ilahi! Senden istedikleri derslerinden başka bir şey düşünmemen, kulağını gözünü kapatman ve 'öğrenmeyen öğrenci' olmandır neticede. Bunları yapmazsan hep 'eksik' kalırsın ve başkalarının gözünde hep 'başarısız'. Oysa istediklerini yapsan...
Gerçi bu kez öyle bir durumdayım ki ne istediklerini bilsem onu da yapacağım ama olmuyor onu da anlamıyorum. Hatta ne istediğimi de bilmiyorum. Projeme bakıyor ve 'ne istiyorsun?' diyorum. Benim olman için ne yapmam gerekir söyle! Bu kez hocaların 'iyi' diyebilecekleri bir fikrim de yok. Yaaa çizseydim A alcaktım çizmedim eksik yaptım o yüzden notum düşük diyerek de kendimi kandırıp tatmin edemeyeceğim yani bu kez. Baştan 'fail' ( Burada Nurullah Ataç'tan özür diliyorum.)
Yine de hikayenin sonunu merakla beklemekteyim. Belki sevmeden evlendirilen çiftin romantik komedi konusu aşk hikayesine döner projemle ilişkim. Bir bakarsın aşık olmuşuz. Jüri nikah defterine şahit olarak imza atıyor falan. Neden olmasın?
(Ayrıca yazının başlığına kanıp da farklı şeyler beklediyseniz, küfretmeyiniz. Baştan uyardım.)
4 Aralık 2011 Pazar
ve eğer...
''Neden öfke ve tutku ve aşk ve nefret ona bu kadar yabancıydı? Kötü müydü mizacı? Ve eğer buz tutmuşsa Duero nehri, sırf akması gerektiğine inandığı için gidip de güneşe teslim mi olmalıydı?''
(Şafak Elif, Şehrin aynaları, Sf: 272)
(Şafak Elif, Şehrin aynaları, Sf: 272)
Sunset Park
İlginçtir ama Paul Auster'la nasıl tanıştığımı hatırlamıyorum hatta önce hangi kitabını okuduğumu da (defterlerimden bir ara bakmalıyım buna). Bunun da Paul Auster'a yaptığım bir haksızlık değil tam tersine üslubunu benimseyen bir unutuş olduğunu düşünüyorum. Bir romanında kahramanın adı Pauldür, bir diğerinde kahraman Amerikalı bir yazardır, bir başkasında Fransa'ya gider okumak için bir başkasında bir yazarla evlenir. Yaşamını açığa vurup saklar yani. Yazar kimdir, okur kimdir, okuyan kimdir, Paul Auster kimdir? Bu karmaşaya düşürür ve 'Ben Kimim?' dedirtir en sonunda. Kurgusunu, Amerika halkını yansıtış biçimini yer yer eleştirel tutumunu ama bir yandan da tipik Amerikan duruşunu seviyorum. Boşa yazanlardan değil. Çok satanların kandırmacasından değil.
Dediğim gibi Auster okuyunca kalemi kağıdı alır bir daha okurum. Bu nedenle çoğu romanının incelemesini yapmışımdır kıyıda köşede. Sunset Park şu ana kadar okuduğum kitaplarının içinde sanırım en az sevdiğim ama yine de 'sevdiğim' bir romanı.
Terk edilmiş şeylerin fotoğrafını çeken bir adam Miles Heller, Terk etmiştir. Abisini ölüme terk etmiştir, ailesini endişeye ve korkuya kendisini suçluluğa terk etmiştir. Ve terk edecektir şehirleri, işleri, kız arkadaşını...
Kırık eşyalar hastanesi'nde çalışan Bill tamir etmeye çalışır eskileri. Eşyalar aslında hepsidir. Onlardır. Birbirlerini, kendilerini ve Sunset Park'ta unutulmuş bir evi tamir etmeye çalışırlar. ilişkileri iyileştirmek...
'Hayatımızın en Güzel Yılları' filmi bir noktada hepsinin kesişimi. Savaş sonrası değişen hayatların kuşaklar boyu etkisi. babaanneler, anneler, çocukları, kesilen eller, unutulan ilişkiler...Tam olabilmek için yara almak gerekir.
Paul Auster acaba ülkesini ve insanlarını ne derece eleştiriyor? Kitap okumuyorlar, iki yüzlüler, bir kuşak diğerinin aptal olduğuna inanıyor, bir kuşak her şeyin yoluna gireceğine... kendilerini tanımıyorlar. Ama kanımca Paul Auster Amerika'nın farkında en azından dışarıdan nasıl göründüğünün farkında. Görünmeyen'de Adam Walker tam bir Amerikalıdır burada ise Miles Heller. Kadın erkek herkesin hayran olduğu, farklı bir duruşu olan, gizemli ve biraz soğuk duran karakter. Yazı Odası'na Yolculukta ise geçmişini unutan bir amerikan halkı dikkat çeker, Bay Boş üzerinden. Nasıl ki her romanında kendisi varsa her romanında Amerika da vardır. Bazen de burada olduğu gibi New York Üçlemesi'nde olduğu gibi de başroldür Amerika.
Kitap hakkında söylenebilecek o kadar çok şey var ki. Bir de söyleyemediklerim var. Mesela kitapta yüz kez bahsedilen o filmi izlemiş olsam birazcık da beyzboldan anlamış olsam çok daha farklı şeyler diyebilirdim. Bu yüzden fazla konuşmadan susuyorum ve kitabın başını yazarından dinleyelim diyorum;
(Paul Auster'ın kurgusuna, üslubuna, yaratıcılığına zaten hayranım ama bir de sesi eklendi bu videoyla söylemeden geçmeyeyim dedim. Bir de adam karizmatik yahu!)
Etiketler:
kitap,
kitap eleştirisi,
Paul Auster,
roman,
Sunset Park
29 Kasım 2011 Salı
Doğum Günü Vol2
Gün Sonu Raporu
Yeni yaşımın ilk saatlerinden bildirimler:
'İyi ki varmışım beee' gibi bir tribe girmediğim gibi, 'ayyy niye doğdum ki ben' de demedim. Yani günü ve D.G.Ö.S'nu resmen az hasarla atlattım. Kendimle gurur duyuyorum!
Normal bir gün gibi okula gittim ve normal bir gün gibi ders çalışmak istemeyip, çalışmadım. Normal bir gün gibi gezmek oraya buraya gitmek istedim ve oraya buraya giderken benimle olmasını istediğim arkadaşlarımı ikna ettim! Güzel bir filme gittik, güldük, konuştuk, daha çok ben konuştum falan. yani bu gün zaten normal, her gün gibi. Olması gerektiği gibi
Yanımda olmasını istediğim o kadar çok insanın olduğunu fark ettim ki...
Bir çoğunu gerçekten sevdiğimi, onlara mesaj atarken bile gülümsediğimi... Ve en güzeli de bunun için doğum günüm olmasının gerekmediği.
Bir de bugün ekstra bir sevecenlikle dolmuş olabilirim bilmiyorum.
(Doğum günü kutlamaları üzerine de bir şeyler yazmak isterdim ama o başlı başına tez konusu!)
Yine de değiniyorum;
Facebooktan kutlamak istemedim seni görünce kutlamak istedim diyenler kralsınız, aaa doğum günün müydü e o zaman kutlu olsun diyenler bendensiniz, doğum günümü kutlamak için gece yarısını bekleyenler hele de uyuyacağım ama dur hele diyenler süpersiniz, arayıp sesini duyuranlar, aradım ulaşamadım diyenler, telefonun elinde olsun arayacağım diyenler candansınız, facebooktan kutlayanlar beni her yıl şaşırtanlar sizlersiniz!
Hepinize teşekkür ediyorum!
Yarından itibaren doğum günü mevzusu kesilecek ve jüri, ders, stres, lanet okuma dönemine girilecektir. Hoş geldin yeni yaş!
Doğum günü Vol1
''Benim doğum günüm eğlenceli değil çok sıkıcı Lapacı.''
''Bugün ağlama, pişmanlık ve gelecek için kaygılanma günü.''
''Çok büyük bir patlamada buharlaşmayı diliyorum.''
Günün ilerleyen saatlerinde ''aaaa bak gördün mü bilmemkaç oldum'' temalı bir blog da yazabilirim. Kendi kendime dileklerde bulunabilirim ya da sıkıcı bir şekilde varoluş sorgularım (evlerden ırak!)
26 Kasım 2011 Cumartesi
D.G.Ö.S.
Size de oluyor mu bilmiyorum ama 'Doğum Günü Sendromu' denen bir şey var ve ona inanıyorum. Daha da kötüsü 'Doğum Günü Öncesi Sendromu' ki çok fena.
Nasıl mı? O zaman semptomlarından ve tedavi yöntemlerinden yazımda ara ara bahsedeceğim. Belki de yazının ana fikri yaparım henüz karar vermedim.
Nedendir bilmiyorum ama insanın doğduğu yıl ve mevsimi sevdiği söylenir. Evet kış mevsimini severim ama kim donmayı sever ki? Kar yağsın isterim ama 'Ayy artık havalar ısınsın da' derim. Ayrıca evde en çok ben üşürüm. Oysa Kasım'da doğmamış mıyım ee o halde dünyaya gelir gelmez soğuklarla karşılaşmış olmalıyım öyle değil mi? Bağışıklık sistemim ilk 'soğuk' konusuna odaklandıysa ben niye bu kadar üşüyorum? Neyse gelelim Kasım ayına. sizin şu Kasımda aşk diye bır bırladığınız aya. Kasım ayı dengesizdir. Bazen güneşli olur bazen yağmurlu ve hatta bazı yıllar kar yağışlı. Ama eğer öğrenciyseniz Kasım ayı 2.yazılılar, 2. sınavlar ve ardından 2. vizeler ayıdır. Henüz iş hayatı hakkında bilgim yok ama eminim Kasım ayı iş hayatının da en boktan ayıdır. Böyle bir ayda aşkı buluyorsanız size helal olsun efendim ben kendimi bile zor buluyorum. Zaten ben kılpayı Kasımlı olmuşum. Erken doğmuşum ki o da ayrı bir maceramdır. (Bir ara da üşenmezsem onu anlatırım.)
İşte sendrom doğduğunuz aya girdiğiniz gibi başlar. Acaba bu ay nasıl geçecek dersiniz belki de inanmadığınız halde yorumlara bakarsınız, düzensiz bir insan olsanız bile doğum günü tarihinizin haftanın hangi gününe geldiğini merak edersiniz. Hatta bazen merakınızı abartıp abuk sabuk sitelerde yok kaç gün yaşadım yok yaşadığım süre içinde kaç kez ay tutuldu kaç tazı kaçtı kaç maymun konuşmaya başladı tarzında gereksiz bilgileri de araştırabilirsiniz ki tavsiye etmem. Doğum gününüze yaklaştıkça o ayda size özel hiçbir şey olmadığını anlarsınız. Yine de umut edersiniz. Ve doğum günü tarihiniz yaklaştıkça umutsuzluğunuz yerini mutsuzluğa bırakır. Hayatın acı gerçekleri kafanıza 'dank' eder. Bir yıl daha geçmiştir ve siz bir baltaya sap olamamışsınızdır. Koca bir yıl hiç de dileklerdeki gibi 'mutlu, kutlu, huzurlu' vs geçmemiş yeni yaş uğur da getirmemiştir. O zaman doğum gününün ne anlamı var ki? İşte bu sorular yoğunlaştığı an sendromu en güçlü yaşadığınız andır. 'Doğduğum gün ölsem ne güzel olurdu' diyebilecek kadar manyaklaşır doğum gününü adeta bir ölüm gününe eş tutar ve gelmemesini dilersiniz.
Ve doğum günü! 'Doğumgünüçocuğu' o gün çok nadir kendini hastanede bir bebek olarak düşünür (ki ben evde doğmuşum bu da bambaşka bir maceramdır.) Genelde hayal kurar ve o hayal hep şuna yöneliktir. 'Bir sonraki doğum günüm böyle olmamalı! Çünkü doğum günü çocuğu o gün siz ne yaparsanız yapın mutsuzdur.
Çocuksa hediye ister hayal kırıklığına uğrar, biraz büyürse yanında birilerini ister ama her zaman doğum günlerinde yanında olmayanlar vardır veya zoraki yanında olanlar yine hayal kırıklığı ve artık yaşlanıyorsa o zaman da her yaş 'iyi ki doğdum' değil de 'iyi de yaşamadım ama yaşlanıyorum'a dönüşür. Yani ne olursa olsun doğum günleri kötüdür. Doğum günü sendromu tam bir baş belasıdır.
Bu hastalığın kötü yanı bulaşıcı olmamasıdır. Bir de asla renk vermemeniz gerekir. Mutlu gözükmelisiniz. Gülümse!
Hem böylece her zaman Kasım ayında olmamış olur. Heyecan gelir yahu! Ya da 400 olsun da daha az kutlayayım böylece önemi artar günün.
Nasıl mı? O zaman semptomlarından ve tedavi yöntemlerinden yazımda ara ara bahsedeceğim. Belki de yazının ana fikri yaparım henüz karar vermedim.
Nedendir bilmiyorum ama insanın doğduğu yıl ve mevsimi sevdiği söylenir. Evet kış mevsimini severim ama kim donmayı sever ki? Kar yağsın isterim ama 'Ayy artık havalar ısınsın da' derim. Ayrıca evde en çok ben üşürüm. Oysa Kasım'da doğmamış mıyım ee o halde dünyaya gelir gelmez soğuklarla karşılaşmış olmalıyım öyle değil mi? Bağışıklık sistemim ilk 'soğuk' konusuna odaklandıysa ben niye bu kadar üşüyorum? Neyse gelelim Kasım ayına. sizin şu Kasımda aşk diye bır bırladığınız aya. Kasım ayı dengesizdir. Bazen güneşli olur bazen yağmurlu ve hatta bazı yıllar kar yağışlı. Ama eğer öğrenciyseniz Kasım ayı 2.yazılılar, 2. sınavlar ve ardından 2. vizeler ayıdır. Henüz iş hayatı hakkında bilgim yok ama eminim Kasım ayı iş hayatının da en boktan ayıdır. Böyle bir ayda aşkı buluyorsanız size helal olsun efendim ben kendimi bile zor buluyorum. Zaten ben kılpayı Kasımlı olmuşum. Erken doğmuşum ki o da ayrı bir maceramdır. (Bir ara da üşenmezsem onu anlatırım.)
İşte sendrom doğduğunuz aya girdiğiniz gibi başlar. Acaba bu ay nasıl geçecek dersiniz belki de inanmadığınız halde yorumlara bakarsınız, düzensiz bir insan olsanız bile doğum günü tarihinizin haftanın hangi gününe geldiğini merak edersiniz. Hatta bazen merakınızı abartıp abuk sabuk sitelerde yok kaç gün yaşadım yok yaşadığım süre içinde kaç kez ay tutuldu kaç tazı kaçtı kaç maymun konuşmaya başladı tarzında gereksiz bilgileri de araştırabilirsiniz ki tavsiye etmem. Doğum gününüze yaklaştıkça o ayda size özel hiçbir şey olmadığını anlarsınız. Yine de umut edersiniz. Ve doğum günü tarihiniz yaklaştıkça umutsuzluğunuz yerini mutsuzluğa bırakır. Hayatın acı gerçekleri kafanıza 'dank' eder. Bir yıl daha geçmiştir ve siz bir baltaya sap olamamışsınızdır. Koca bir yıl hiç de dileklerdeki gibi 'mutlu, kutlu, huzurlu' vs geçmemiş yeni yaş uğur da getirmemiştir. O zaman doğum gününün ne anlamı var ki? İşte bu sorular yoğunlaştığı an sendromu en güçlü yaşadığınız andır. 'Doğduğum gün ölsem ne güzel olurdu' diyebilecek kadar manyaklaşır doğum gününü adeta bir ölüm gününe eş tutar ve gelmemesini dilersiniz.
Ve doğum günü! 'Doğumgünüçocuğu' o gün çok nadir kendini hastanede bir bebek olarak düşünür (ki ben evde doğmuşum bu da bambaşka bir maceramdır.) Genelde hayal kurar ve o hayal hep şuna yöneliktir. 'Bir sonraki doğum günüm böyle olmamalı! Çünkü doğum günü çocuğu o gün siz ne yaparsanız yapın mutsuzdur.
Çocuksa hediye ister hayal kırıklığına uğrar, biraz büyürse yanında birilerini ister ama her zaman doğum günlerinde yanında olmayanlar vardır veya zoraki yanında olanlar yine hayal kırıklığı ve artık yaşlanıyorsa o zaman da her yaş 'iyi ki doğdum' değil de 'iyi de yaşamadım ama yaşlanıyorum'a dönüşür. Yani ne olursa olsun doğum günleri kötüdür. Doğum günü sendromu tam bir baş belasıdır.
Bu hastalığın kötü yanı bulaşıcı olmamasıdır. Bir de asla renk vermemeniz gerekir. Mutlu gözükmelisiniz. Gülümse!
- Bu sendromu yenmenin en iyi yolu kendinize başka bir doğum günü tarihi seçmenizdir. Hayır yani niye 365gün 6 saatlik bir döngüyü kutluyoruz ki! Mesela ben bundan sonra 200. günümü kutlamaya karar verdim.
Hem böylece her zaman Kasım ayında olmamış olur. Heyecan gelir yahu! Ya da 400 olsun da daha az kutlayayım böylece önemi artar günün.
- Bu sendromu yenmenin bir diğer yolu da kendinize dışardan bakmanızdır. Kendi kendisine doğum günü partisi yapanlar da bunu başarır. O gün doğan siz değil de başkasıymış gibi çabalarsanız başkaları gibi mutlu olup pastanızın tadına bakabilirsiniz.
- Diğer bir yol kimseye doğduğunuz tarihten bahsetmemektir kendinize bile! Mesela annem doğum günü tarihini bilmez, Nufusta başka gerçekte başka der. Babamı da geçende doğum günü tarihini yazmak için nufus cuzdanına bakarken yakaladım. ( Ne işler çeviriyor bizimkiler yahu! Bundan da bir macera çıkar belki:) Böylece dilediğiniz zaman doğum gününüz olabilir hatta biraz zorlarsanız istediğiniz yaşta bile olabilirsiniz.
- Bir öncekinin tam tersi cıvıklığa vurmaktır. herkese doğum gününüzü söyleyin ve hediyeler isteyin. Böylece bu gün sizin için anlamsızlaşır, basitleşir ve emin olun sendromsuz geçer. ve belki de bol hediyeli ne demişler isteyenin bir yüzü...
Ben 2 gün sonrası için ne yapacağım henüz karar vermedim. Kendimi şimdiden yapmacık 'iyi ki doğdun'lara ve de doğum gününü unutan aileye hazırlıyorum. (kendi doğum gününü bilmeyen seninkini mi bilecek ay ilahi!)
İyi ki doğdum. Bir de sen eğer şuraya kadar okuduysan helal olsun sana sevgili okuyucu sen de iyi ki doğdun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)