2 Ocak 2012 Pazartesi

konusu yeni yıl olmayan yeni yıl yazısı

Merhaba yeni yıl! Yok yok bu sevimlilikte bir günümde değilim. Yani isterdim yılın ilk yazısının bu temada olmasını ama yok yok bildiğiniz final zamanındayım. Yani bu yüzden 'Hoş geldin yeni yıl bana sağlık mutluluk getir' modunda da değilim anlayacağınız üzere. (Dün ve önceki gün de değildim gerçi bir ara olur gibi oldum ya neyse...Ayrıca şuraya yazarken çıkan her imla kırmızısına sağ tıklayıp önerilen kelimelere bakarak dikkatimi dağıtmayı başarıyorum. Sonra bu kız neden konudan konuya atlıyor? Modunda yazınca kodunda, odunda dersen bana benim de o odunu alıp başına vurasım gelir ama.)
Dönem boyunca okula zorla da olsa git, didin bir şekilde vizeleri de atlat ama final gerçeği karşında. Neredeyse üniversite de bitiyor ben hala öğrenci olmayı öğrenemedim. İşlerimi vaktinde halledip de 'annee bittiii'  demeyi beceremedim. Son dakikaya kadar gez toz, onla bunla orda burda takıl sonra gel saat 9dan sonra çalışmaya başlamaya çalış 12den sonra çalışmaya çalış. Ön sevişme biraz fazla mı sürüyor ne!
Bazen bunlar son sitemlerin olacak notla ilgili bak şunun şurasında kaç dersin kaldı ki hadi dayan çalış diyorum kendime bazen de üretebildiğim bahaneler beni bile şaşırtıyor. Vay be ben neymişim!
Bu yazı final zamanı uyarı niteliğidir yalnızca. Ardından gelecek proje hazırlık sürecinde bozulan ruh sağlığım (ki şimdi normal olduğu tartışılır.) ve çekilmez hallerimle karşılaşacaksınız. Şurada bir seçmeli derse çalışmamak için oyalanıp duran insan proje söz konusu olunca ne kadar yaratıcı olur düşünün hele. Hayır bir de bahsettiğim süre kadar çalışsam ohooo 'çok laf az iş' en temel felsefem. Halt etmiş 'less is more'
Bu arada büyük ihtimalle 'Amaaan hep aynı şeyler' der geçersiniz şu yazdıklarıma hep aynı sitemler bıktık. Ya da 'Kaynımda da var' dersiniz. Bilemedim. Ama böyle zamanlarda çenem düşer benden söylemesi. ( Burada yazar bazı zamanlarda çenesinin düşmediğini vurguluyor ki inanmayınız.)
Hadi bana kolay gelsin.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Gelecekteki sevgiliye sitem

Bu kızlar böyledir işte. Ya da ben böyleyim. Ne bileyim başlık gelecekteki sevgiliye mektup ya da alengirli başka bir kelime olabilirdi. Ama gerçekçi olalım kızlar 'sitem' eder. Ya da genellemelerden kaçalım. Ben 'sitem' ederim. Neyse sitemi zamana yayıyor ve şimdiden uyarıyorum.
Sensiz yapamıyorum, sen olmazsan yaşayamam, sen benim ruh eşimsin, sen tanıdığım en mükemmel insansın...
Nasıl da kocaman yalanlar bunlar! Bu yalanlardan hep kaçtım, kaçıyorum. Eğer illa neden yanımda olduğuna bir açıklama getirmen gerekirse bunları deme. Bensiz bal gibi de yapabileceğin halde benimleysen işte o zaman hiçbir açıklama yapmana gerek kalmaz. Ha ben 'niye benimlesin lan ne buldun bende' derim orası ayrı.(daha sevgilivari bir biçimde sorarım bu soruyu merak etme.)
Asla ayrılamayız deme mesela. Hemen şu dakika birbirimizden ayrılmalı ve bir daha görüşmemeliyiz. İşte bu lüksümüz olmalı, ama arabası varken yürümeyi seçen insanlar gibi olmalıyız. Ya da illa romantik cümle istersen yağmurda şemsiye açmayanlardan olalım.
Bir de benimle geleceğe dair hayaller kurma. Ya da kur be hayallerini engelleyecek değilim ya. Ama ne bileyim ben sevgilinin hayal gücü geniş olanını severim mesela ben gelecekte Ashton Kutcher'la tanışıp birlikte olacağıma dair hayaller kurarım büyük oynarım, hayal bu. Zeus'a kadar yolu var.
Şu yazdıklarımı yakın arkadaşlarım okusa şaşırır ki genelde blogumu yakın arkadaşlarım okumaz (bunun nedenlerinden biri geveze bir insan olup her şeyi zaten onlara anlatmam ikincisi benim yazı tarzımın onlara illallah getirmesi üçüncüsü beğenmedikleri zaman eleştirmeye tırstıkları için okumak istememeleri dördüncüsü ise sadece okumayı sevmemeleri. Bir de bu liste uzar ama konudan fazla sapmayayım.) Şaşırmakla da kalmaz beni soru yağmuruna tutarlar sen öyle sevgiliden mevgiliden bahsetmezsin pek ne oldu diye. sonra ağzını aramalar falan. Neyse sonuçta bir şey olduğu yok. Ben aynı ben kafa aynı kafa. Rahat olun.
Bir de ben bunu buraya yazdım ama istatistiklere dayanarak söylüyorum sen de okumayacaksın bu yazıyı. Okuyorsan şimdiden şansını kaybettin:P

(bu yazı ironi içeriyor olabilir, olmaya da bilir. Kızlara veya erkeklere ve abidik gubidik ilişkilere taş atıyor olabilir, olmaya da bilir. ama sahte duygusallığa çok pis çemkiresim var çemkiririm de.)

25 Aralık 2011 Pazar

sonrası iyilik sağlık

Hep sonralar var daha sonralar sonranın da sonrası.
Hep soranlar var her şeyi ama her şeyi soranlar bıkmadan usanmadan soranlar.
Sonra, öyle garip anlar var ki...
O garip anlarda, sonraları soranlar var.
Benimse ne onlara verilecek bir cevabım var ne de cebimde birikmiş sonralarım.

23 Aralık 2011 Cuma

alıp başını gitmeler

''Yaşadıkları başka bir kadının yaşamına aitmiş, bir gün kendi yaşamını yaşayacakmış gibi gelir. İyi ki deniz vardır, gemiler vardır, alıp başını gidemese de, alıp başını gitmeler vardır. Denizi olmayan bir kentte ne başka bir kadının ne de kendi yaşamını sürdüremeyeceğini düşünür. Biraz yorgundur, biraz da kırgın.''

(Cemil Kavukçu- Sessizlik)

21 Aralık 2011 Çarşamba

'çünkü' yü takip ederken

Kendim için bahane üretmekte üstüme yokken başkalarının bahanelerine katlanamıyorum. Yalanın bir türü, bir nevi aldatılmak. 'İstemiyorum' demek yeri geldiğinde 'Sevmiyorum' demek ya da 'Unuttum' demek bahanelerden daha az kırıcı inanın. Yarım ağız 'evet'ler net 'hayır'lardan daha korkunç.
Biliyorum insan bazen kandırılmak istiyor. İnsan hep gözlerini yumuyor ama olsun siz yine de içinizden geldiği gibi davranın. Böylesi çok daha iyi.

20 Aralık 2011 Salı

yaşayayazmak

Bu aralar bir şiir bir öykü arıyorum. Beni anlatsın diyorum. Yazar beni bilmesin tanımasın hem nereden tanıyacak beni? Ama yine de beni anlatsın. Ne o aptal aşıkları ne süper kahramanları ne de varoluş bunalımları çeken modern edebiyatın vazgeçilmez karakterlerini... Beni anlatsın.
Sonra anlatılmaya değecek neyim var ki diyorum. Yıllar önce okuduğum genç kız romanlarından biri geliyor aklıma 'Lise Defteri' miydi. Galiba. Kız tüm günlük boyunca aynı şeylerden bahsediyordu. O kadar sıkılmıştım ki onun yaşamından, bir insan böyle bir şeyi neden yazar ki demiştim. Oysa 'Mavi Saçlı Kız' öyle miydi? Böyle burun kıvırıyor ama ben de o zamanlar harıl harıl günlük yazıyordum. Tüm bunalımlarımı kendime bile üstü kapalı anlatıyordum. Geriye dönüp baktığımda o kız gibi hep aynı şeylerden bahsettiğimi görüyordum. Hep aynı.
Sıkılıyorum. Bundan sonra yazmayacağım diyorum. Ama ne yazdıklarımı atabiliyorum ne de kalemi elimden atıyorum.
Yazmak için yaşamıyorum. Yaşamak için de yazmıyorum. Yazılmak için yaşamak isterdim her insan gibi ama yazıldığım için mi yaşıyorum?

12 Aralık 2011 Pazartesi

any where out of the world

Elimde 'Paris Sıkıntısı', içimde İstanbul.

Seviyorum bu kenti ama başka bir yerde yaşamadığımdan belki de. Hiç kaçıp gitmedim. Kısa terk edişlerin sonunda hep ona döndüm. İkimiz de birbirimize ait olmadık. Ya da bunu kabullenmedik. Hiç İstanbullu olmadım ama hep İstanbul'da oldum. Hep onu dinledim kah gözüm kapalı kah açık, ve beni de hep o dinledi, sadece o. Yine de çok konuşmadık. Tüketmek istemiyoruz yaşanacakları, o saklanıyor köşek bucak bense korkuyorum adım atmaya.

' Bu yaşam her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır.
Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.' (Charles Baudelaire, Paris Sıkıntısı)




Ruhuma nerede olmak istersin diye sorduğumda yanıt alamıyorum ben de. Nerede ölmek istersin diye soruyorum ürkütücü bir şekilde? Burada değil diyor ama ekliyor üzülerek muhtemelen bu 'rezil' şehirde bir asfaltta öleceğim. Peki nereye gömülmek istersin? Şaka mı yapıyorsun git bunu bedenine sor!

Öyle işte. Ah Baudelaire neler getiriyorsun aklıma. Şiirle sarhoş olmayı seçtim. Şarabı ve erdemi kendi hallerine bıraktım didişip dursunlar. Ruhumu da kelimelerle besliyorum sussun diye. Elimden 'Paris Sıkıntısı'nı attım içimden de İstanbul. Kısa bir süreliğine...