9 Mart 2012 Cuma

insan kendi kendinin freud'udur.

Hatırladığım tüm rüyalarımın yazılmaya değer olduğunu düşünüyorum. Sabah gördüğüm rüyayı da hatırladığım kadarıyla yazmak isterim. Hayra yorunuz efenim.
Oda arkadaşımla yurt odasındayım ve sınıftan bir arkadaşım da geliyor. Çabuk hazırlan ama hep böyle yapıyorsun hep geç kalıyorsun vb. sitemler ediyor bana. Ben de ya aslında dünden hazırdım vs diyerek kıvıran cevaplar veriyor bir yandan da hazırlanıyorum derken annem odada beliriyor. Anneme 'Seni proje dersinde hiç görmüyorum.' diyorum. Neden derslere gelmiyorsun? Annem de proje almadığını okulunun uzayacağını şimdi sadece diğer dersleri aldığını söylüyor. Yanlış hatırlamıyorsam 3 projesi kalmış. Bir yandan konuşurken bir yandan da hazırlanmaya devam ediyorum. Kişiler ve mekan değişip duruyor rüya ya bu kim kimdi kim bilir?
Yeni bir ayakkabı almışım onu deniyorum. Kiremit kırmızısı, kalın topuklu ve önü kabarık bir çizme. Giyiniyorum bir garip duruyor ayağımda ve büyük geliyor. Aynaya bakıp duruyorum. Ama aldığım zaman büyük değildi diyorum ve yanımdakilere soruyorum, 'Bir şey olmaz çok belli değil hadi çabuk ol' diyorlar. O sırada odaya 3 erkek giriyor. Birisi kuzenim diğer ikisi ise 5 yıldır görmediğim dershane arkadaşlarım. Ellerini sıkıyorum ve muhabbet ediyoruz. Kuzenim yanıma oturuyor daha çok onunla şakalaşıyoruz falan derken ben yine kendimi hazırlanırken buluyorum. Çantama eşyaları tıkıyorum hızlıca. Ve inatla peçete veya pamuk arıyorum. Bulduğumda ayakkabıya sokmak üzere çantama atıyor ve çalan telefonla uyanıyorum.
Daha öncesinde çalan alarmları duymadığım gibi telefonu da meşgule veriyorum fakat rüya devam etmiyor hazırlanıp mimarlık bıdı bıdısı adlı bir derse gidiyorum. (Şu an dersin adı aklıma gelmedi resmen)
Rüyamı anlattığım iki arkadaşım olayın sadece ayakkabı boyutuna takılarak 'başından büyük işlere kalkışacaksın.' dedi. Rüyanın bazı kısımları gayet net olduğundan yoruma gerek yok şöyle ki 'neden hep geç kalıyorsun Neslihan?' sorusunu soran arkadaşın her yere zamanından önce giden ve her işini erkenden bitiren bir arkadaş olması tesadüf değil bilinçaltımın kalleşliğidir.
Rüyamın ilk kısmını jüri stresine yoruyorum. Annemin bizim okulda ne aradığını bilmemekle birlikte dönemim uzarsa bunun annemi çok üzeceği aşikar. Bu da üzerimdeki aile baskısından olsa gerek. Gelelim kiremit kırmızısı yüksek topuklu ve bilek kısmı bombeli acayip bota! Bunu ister başıma büyük iş almaya yorun isterseniz değişime ya da ayaklarımın açıkta kaldığına. Freud'a göre de sıkıntı gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam. Dershane arkadaşlarıma gelince 5 yıldır görmediğim bu iki çocuk dershanede yarış ortamını tetikleyen iki tipti. Hani şu herkese kaç net yaptığını soranlardan. Yanıma oturan kuzenim ise lise terk, hayatı boşlayan ve inanın tanısanız çok seveceğiniz bir insan. Aha işte burada dananın kuyruğu kopuyor o hırslı, başarılı diye hatırladığım iki çocuk yerine kuzenimle konuşmayı tercih ediyorum. (Ki kendisine buradan selam çakarım, satrancın bile şans oyunu olduğunu iddia eden uzun uzun düşünmeden her seferinde karşısındakini yenen, tek derdi de tuttuğu takım olan aylak.) Burada bilinçaltımı doğru seçimi için kutluyor sıkıcı insanlardan uzaklaşıyorum. Hıh!
Rüyamın son sahnesine gelecek olursak çantayı açıp içine eşyalarını doldurmak... Freud'a göre çanta kadın cinselliğidir ya da öyle bir şeyler işte bilen bilir. Aman Freud bir çekil aradan diyor ve çantaya koyacak peçete aramayı da minareye kılıf aramayı da rüyaya yorum aramayı da bırakıyorum.
Uzun lafın kısası; hayrola.

Not: bu arada başlığım da geçenlerde burakaksak'ın bir tweetinden araklama. Kendisine selam çakarım. Rüyamda at görürsem sorumlu onu tutarım.

8 Mart 2012 Perşembe

40 kere

Pozitif bir insan oldum diye jüri temalı yazı yazmayacağımı sandıysanız yanılıyorsunuz.
'Son jüri' temalı bir yazı yazacağım günü ise sabırsızlıkla bekliyorum. Hatta mümkünse 'annneee bittiiii' başlığı atıp kendi çapımda bir espri ile de bunu kutlarım.
Şimdi bilmeyenler için özet geçiyorum. Geçen pazartesi itibari ile 'pozitif' bir insan olmaya karar verdim. Nasıl olcak o öyle 'The Secret' mı? diyeni döverim. Olayım karmayla, the secretla, evrenin geri dönüşüyle, kozmik teori vs. ile ilgili değil uzağa gitmeyelim biz bunu yurdum insanından sokaktaki teyzeden öğrendik 'Evladım 40 kere dersen gerçek olur.'
Yok ben şöyleyim yok böyleyim yok şunu yapamıyorum yok bunu yapamıyorum, lanet olsun bu hayat tadındaki  söylemlerimden sıkıldım. Düşünün çevremdeki insanlar nasıl bunalmıştır. Ben de artık Pollyanna olmaya karar verdim. (Şu güne kadar okuduğum tüm kitaplar içinde en nefret ettiğim karakterdir desem inanır mısınız bilmem ama artık ona da bir şans veriyorum.)
Şimdii yazıyı uzatmıyorum pazartesi jürim var ve tek korkum Erdal Hocaya 'Erdal Bakkal' demek.

Not: Niye buralardasın ders çalışmıyorsun dersen çalışıyorum, çalışacağım. Henüz elimde hiçbir şey olmayabilir ama kafam dolu, şahane,muhteşem. laylaylaylay...

29 Şubat 2012 Çarşamba

'sadece ben' adlı albüm

Yeni bir aya girerken şöyle bir yazdıklarıma baktım da bazen bayağı abartmışım. Ulan ben o kadar sinirlenmedim ki o kadar da mutsuz değildim ki yuh ne sıkmışım ama dedim. Ee bir de büyük atıp haddim olmayan şeyler de yazmışım neyse sorun değil belki böyle böyle ünlü olurum ya vezir ya rezil şöyle fenomen olsak fena mı olu? .(Buraya bir yaprak dökümü annesi edasıyla girip evlerden ırak ve ah başımıza gelenler diyorum.) Her insan bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır dedin di mi duydum duydum tamam. Ama benim kanaatim de şu ki her insan bir gün klişe olacaktır kitsch olacaktır. Şimdilik bunlardan uzak duralım çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayalım diyorum ve kendime bazı notlar düşüyorum.
Bunları yazma ya da aynı cümlede kullanma ya da aklından bile geçirme:

1) sirk, palyaço, hayat, biz, sahte kahkaha, boyalı suratlar...
2) rol, sahne, oyun, şah, mat...
3) pazartesi sendromu (nolur bunu yapma)
4) kadınlar bıdı bıdı erkekler bıdı bıdı ilişkiler vadaaaa...
5) para, rant, iktidar, bunlar hep amerikanın oyunu
6) sessiz çığlık, harfsiz kelime, donsuz kar, kafeinsiz kahve, (anladın sen onu emreaydınvari ikilemeler...)
7) nutella
8) bir de sadece bu aya özel gelsin kedilere kapıdan bakıp kazma kürek ile dalmayalım
9)
10)
10 madde yazmak isterdim ama üşendim aklıma da gelmedi şimdilik. Sayılara takılmayalım. Di mi?

aaaa 29 şubat

'Kabul edilmiştir.' denilen gerçeklere (!) göre yaşıyoruz ve bunun en baba örneği de 29 şubat. Aslında bugün günceme bir şeyler yazasım yoktu. Ne ergen tribindeyim ne mutluyum ne mutsuz yani çalkantılı bir ruh haliyle klavyeye kuvvet demiyordum ki bir de baktım günlerden 29 şubat. Aaa dört yıl sonra bir daha ancak bu tarihte yazacağım dur değerlendireyim bunu dedim.
Pi sayısını 3 almak bir nebze tamam da 365 gün 6 saati 365 gün almayı kabullenemiyorum. Sevgili bilim adamları yapılmış işte bir yanlış neden bunda diretiyorsunuz değiştirin şu takvimi siz de rahat edin biz de diyesim geliyor. isyanım büyük.
Bu arada aklıma gelmişken dünya 6 günde yaratıldı 7. gün tatildir inancına saygı duymakla beraber bence 6 gün tatildir ve dünya 7. gün yaratılmıştır. Burada da iddiam büyük. Yoksa hiç kimse hiçbir türlü bana 'son günün gücü' nü ve pazartesi sendromunu açıklayamaz.
Saat takmıyorum. Saatleri sevmiyorum. Küçükken maarif takvimlerini hep 10 gün sonrasına kadar koparırdım beğendiğim bir fıkra çıkana kadar günleri atlardım. Günlüğüme hep yanlış tarihi atar sonra da aamaan boşver derdim tarihe geçecek değiliz ya. Şimdi de ajanda alıyorum ve o ajandaya yazdığım ne varsa yapmıyorum. hani şöyle zamana ayak uyduran insanlara da gıpta etmiyor değilim. Ne mutlu onlara! Umarım 29 şubat onlar için asla önemli bir gün olmaz yoksa yazık maazallah 4 yılda bir kutlamak zorunda kalırlar.

20 Şubat 2012 Pazartesi

kuvveden fiile

Aldığım kararların umutlarımı karartmasından korkuyorum. Kararsızlığım belki de bu yüzden. Ya da güvensizliğim. Öyle ki 'Şimdi sussam diyorum. Ama gerçekten sussam. Fırtına öncesi sessizliği, belki de sadece gecenin gündüze koyduğu tepki.
Tekrarlardan sıkıldım. Bu kez aynısı olmayacak. Kolay kolay söz vermem, ne kendime ne de başkalarına. Hele kendime verdiğim sözler...Başkalarını affedebiliyorum. Ya onları sevdiğim için ya da umursamama noktasına gelip dayandığım için ama sıra bana gelince işler değişiyor. Kendimi affetmem hepsinden ama hepsinden zor oluyor ve ben başkalarına ne kadar kızarsam kızayım en çok ama en çok kendime kızıyorum.
Bir daha olmayacak dersem kendime bu sözü verirsem ve tutamazsam işte o zaman kızmaktan öteye geçip kendimden nefret etmekten korkuyorum. Bu sözü vermedikçe de adım adım, dönüp duran çemberin içine geçiyorum. Çember benden beslenerek daireye dönüyor ve sonra beni tekrar püskürterek eski halini alıyor. Bense parçalanmış olarak çıkıyorum her seferinde. Küllerimden yeniden doğmam ise öyle masalsı olmuyor. 'Beynine bir kez hava değmeye görsün.' Öyle kolay mı daha güçlü olmak? Belki bir filozofa belki bir simyacıya belki bir hacıya göredir. Ben ise basit bir insanım.
Düşünceleri ile eylemleri arasında uçurum olan sıradan bir insan işte.
Eylemlerim çekingen, korkak, tembel, tutucu, yerinde durucu fikirlerim ise ne kadar bunlara ters olsa da bunları alt edemeyecek kadar güçsüz. Kuvveden fiile geçememe nedenim budur. Ama çözümüm nedir. İşte onu bilmiyorum.

dipnot: ergensin tespiti yerindedir.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Anlatacaklarım uzun.

Ama hep böyle değil mi zaten? Ben hep çok konuşmaz mıyım? Ya da çok uzun yazmıyor muyum? Hatta siz de bu yüzden çoğu zaman yazıyı okumuyorsunuz ya hani.' Ay uzundu bakmadım' demiyor musunuz? 'Sadece başını okudum canım çok güzel'ciler var bir de neyse efendim siz doğru yoldasınız. yani başı sonu bir okuma zaten zaman kaybı. Ben burada yazıp yazıp kafamı boşaltıp rahatlıyorum sen neden okuyup dertsiz başına dert alacaksın ki? Hiç.
Giriş kısmını yaptıktan sonra gelişmeye geçiyorum. Anlatacaklarım uzun dedim ya uzun ama her zamanki gibi bölük börçük. Ne bir cinayete tanık oldum ne de aşk meşk olayları var yani sizin beklediğiniz türden bir entrika yok. Bu nedenle sabredip de buraya kadar okuduysan burada bırak. Böyle cümleler söyleyip tak diye bitireceğim. Eeee ne oldu diyeceksin? Ne anlattın şimdi. cevabım : Hiç.
Hiç için uzun uzun konuşmak, düşünmek... Anlatmak anlaşılmak ve anlayış...
Bu haftayı bomboş yatarak geçirebilirdim. Ya da projeme çalışabilirdim çoğu insan gibi. Oysa ben ikisini de yapmadım. Kayıtdışı olup taksim üzerine düşünmeler, harekete geçmeler...Gönüllü olup !fistanbul için bilet kesmeler vs derken kendimi sabahın köründe kalkıp gün boyu o yaka senin bu yaka benim koşturur buldum. Bir sürü insanla tanışmak çoğunu çok sevmek, farklı yerlere gitmek, farklı deneyimler edinmek ve yeni birçok şey öğrenmek... derken işin bir de 'her çeşit insanla muhatap olma' kısmı varmış. Açıkçası bazen zorlasa da ben şimdilik işin bu kısmını da sevdim.
İşte bu noktada açıklama kısmına geçmek yerine sonuç kısmına geçiyorum. Tam olarak ne yaptın, neler yaptın niye sevdin vs gibi soruları yanıtsız bırakıyorum. Daha başka bir deyişle başka bir zamana ve başka bir yazıya bırakıyorum.

Not: Küçük bir olayı abuk sabuk yerlere bağlayıp portakaldan yaşam felsefesi çıkarıp püresini de değerlendiririm. Kulağımı tersten göstermeyi severim ama kulağımı göstermeyi sevmem. velhasılıkelam ben size bunları başka bir zaman anlatırım.

15 Şubat 2012 Çarşamba

bir mimarlık mahkumunun son dönemi

Artık  burada 'bir mimarlık mahkumunun son dönemi' adlı yapıtımı izleyebilirsiniz. Belki son dönemim olmaz cezam uzar. Yalnız şu benzetmede mimarlık 'idam' mı olmalı yoksa 'cellat' mı ona karar veremedim. Bir mahkumun celladına duyduğu aşk ziyadesiyle mevcut. Öte yandan mimarlığın ta kendisi de ölüm. Hayatın çoğu pisliğinden kurtardığı gibi seni, güzel bir pencere açıp cenneti yaşatabileceği gibi,ortamı ve insanları nedeniyle de tam bir cehennem. Baştan sona ego giyinmiş zebaniler ellerinde t cetvelleriyle sırıtıyorlar. öte yandan minimalist melekler beyazın büyüleyiciliğiyle ortalıkta geziniyor, modernist bazı melekler şeffalığı seçip camlardan geçiyorlar. Kimisi cafcaflı ama zevkli kimisi cin ali gibi sadece çizgilere itaat ediyor. Burası böyle renkli bir dünya. İçine dalsan bir dert dalmasan başka bir dert.
Bindik bir alamete ve 4 yıl okuduk (henüz 4 yıl dolmadı ama sen bir de bana sor.) Okumakla bitecek de değil. Dedim ya aldığım şu mezuniyet belgesi giyotinim olacak oraya gelene kadar intihar etmezsem tabi.
Niye böyle kötü kelimelerle anlatıyorsun korkunç benzetmeler yapıyorsun derseniz nedeni sevmemem değil bilakis çok sevmemdir.
Seviyorum ama her şeyde olduğu gibi sevgimi gösteremiyorum. O benim kendisini sevmediğimi ve hep onu aldattığımı düşünüyor. Ona sürekli bir şeyler vadeden insanlara kanıyor. Benimse 'senin olmak için doğdum, birbirimiz için yaratılmışız' yalanlarına karnım tok. Yani sevgili mimarlık burada direkt sana sesleniyorum 'Beni azıcık anla. Çok fazla üzme. Bizim de mizacımız bu azıcık da tembeliz. Hem sana zamanında dedim sana layık değilsem bırak beni ama yoook peşimi de bırakmıyor kendine aşık ediyorsun. Sonra da kölen olalım istiyorsun ama görüyorsun ki olamıyorum. beni böyle seveceksen sev. ya da gördüğün gibi işte ruhumu sana teslim ediyorum. idamım bu dönem elinden olacak daha ne istiyorsun?'
Sevgili okuyucu bu noktada tekrar sana dönüyorum. Mimarlıkla aramdaki bu garip ilişkiyi çözebilmiş değilim. Ama bu dönem çalkantılı bir özel yaşamımızın olacağı aşikar. Sen de bu yaşama ara sıra tanık olacaksın. Zaman zaman bana 'Ayrıl lan bundan seni sevmiyor.' diyeceksin zaman zaman da 'naz yapıyor. siz birbiriniz içinsiniz.' diyeceksin. Bazen bana kızacaksın. 'Azıcık ilgilen şununla' diyerek bazen de ona ' Görmüyor musun senin için yaptıklarını?' diyeceksin. ya da tepkisiz kalacaksın.
Olur da mezun olursam sizi düğünüme ay pardon cenazeme beklerim. Direkt idam edilişimi görmek isterseniz jürime beklerim. Olmadı biz sonradan katılalım derseniz ben size çalıştığım iş yerinden -cennetten veya cehennemden veya işsizsem araftan- mektup atarım.
sevgiler.