23 Temmuz 2011 Cumartesi

insanlar dörde ayrılır

Her ne kadar sınıflandırmalara genellemelere karşı olsam da insanlar dörde ayrılır demekten alıkoyamıyorum kendimi. Bu dörtlü kendi içinde yer değiştirebilir alt gruplara ayrılabilir kişiden kişiye değişebilir zaten yazılı bir kuralı yok ya her genelleme gibi bu da bir densiz tarafından ortaya atılıyor. Gelelim bu dörtlüye;
Birinci grup şeytanlar. (Aaaaa biz de orjinal bir şeyler söyleyecektin sandık 'oldu mu ama şimdi bu.' diyebilirsiniz bir 'Leyla ile Mecnun' repliğiyle.) Okumayı bırakabilirsiniz. Ya da devam edelim ve bu grubun özelliklerini sayalım;
Bu gruba ait insanlar kelimenin tam anlamıyla kötüdür. Siyah beyaz bir dünyada siyahtır. Kötü kötüdür anlayışındadırlar ve siyahın tonu yoktur. 'Ama daha az kötü' diye bir şey söz konusu değildir. Bunların kendilerine has gülüşü, bakışı, delici sözleri, sinsi düşünceleri vardır. Suratına bakarlar ve 'Ben senin düşmanınım' derler. Kötülük genlerinde oldukları için kötü olmak için özel çaba sarf etmezler. Ve kötülüklerinde başarılı olurlar. Sevilmediklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Erol Taş'ın, Joker'in, Çoşkun'un, Freddy'nin yeri ayrı değil midir bizde?
Gelelim ikinci gruba bu gruptaki insanlar kötü görünümlü meleklerdir. Ben kötüyüm derler kötülük yaparlar ama kötülüklerinin altında hep bir iyilik yatar. Yin and yang felsefesinin temel taşlarından biridir bu 2. grup. Saftır bunlar. O kadar çok 'Ben kötüyüm' derler ki kendilerini bile buna inandırırlar. Bunlarla arkadaş olursanız tanırsanız çok seversiniz uzaktan bakarsanız sadece sözleri duyar ve kötü bu dersiniz. Bu gruba örnek bulmak pek de zor değil ha ne dersiniz?

Üçünü grup tahmin edeceğiniz üzere meleklerdir. İyilik timsali bu melekler herkesin dediğini yapar, her muhtaca koşar ve hep doğruyu söyler. O kadar mükemmeldir ki bunlar karşılarında kendinizi ezilmiş ve kötü hissedersiniz. Pollyanna kadar sıkıcıdır bunlar.

Ve 4. grup melek yüzlü şeytanlar. Bu iki yüzlü iğrenç mahlukatlar 'ayyyy canımmm' diye konuşan 'nasılsın bitanem' diye sorup cevabını dinlemeyen türden sürekli sırıtangillerdendir. Size veya başkasına her daim gülerler. Şeytanları kötülerler melekleri överler, şeytan görünümlü meleklerin iyi olduğunu bal gibi bilir ama bilmezden gelirler. Bir sorun olduğunda 'tamam hallederizciler, aaaa kimmiş o diyenler ben gösteririm şimdi ona'cılar bunlardır. Çoğu insan bunlara tapar. Bunları savunur. Gerçek yüzlerini görenler ise diğerlerini uyarmaya çalışır ama nafile. melek yüzlü şeytan rolünü en iyi yapan gruptur.

Grupları yazarken tarafsız olduğumu söyleyemem. Az çok hangi gruptaki insanları sevip hangilerinden nefret ettiğimi anlamışsınızdır. Ama yine de özet geçecek olursak; melek yüzlü şeytanlar sizden tiksiniyorum ve melekler sizi de sevmiyorum. Şeytan görünümlü meleklere acıyor şeytanlara ise helal olsun diyorum. Tüm kötülüklerine rağmen ikiyüzlü olmadıkları için.

Bu arada ben hangi grupta mıyım? Ben sınıflandırmacıdensizlerdenim. Aldırmayın.


23 Haziran 2011 Perşembe

Tıkanma

3 aydır yazar tıkanması, 1 aydır okur tıkanması ve 2 haftadır da mimar tıkanması yaşıyorum. Gel gelelim henüz ne yazarım ne de mimar. Ayrıca 'tıkanma' diye de bir şey yok 'tembellik' o ya da 'yeteneksizlik' dersen ona da sözüm yok.
Hani hep derler ya hayatımda bir boşluk var ama bilmiyorum ne diye işte bende de tam tersi hayatımda bir 'fazlalık' var ama ne olduğunu bilmiyorum. Bu tıkanmaya neyin neden olduğunu neden durduk yere mutsuzluğa sürüklendiğimi de bilmiyorum.
Yemek yiyememe, uyuyamama gibi aşık olma belirtileri gösteriyor bir ergen gibi bağırıyorum az önce anneme resmen 'Beni rahat bırak.' dedim. Hayır üstüne bir de 'Beni kimse anlamıyor.' deseydim işte o zaman ayvayı yemiştim. Bu belirtileri göz önünde bulundurup bir teşhise varacak olursak yanılırız lakin ergenliği çoktan atlattığımı düşünüyor ve aşık olmadığımı kesinkes biliyorum.
Eeee o zaman? Bana modern insanın yalnızlığı, kent yaşamının ağırlığı zırvalarıyla da gelme. Sen en iyisi bana hiç bulaşma. Ben ne mi yapayım? Tıkanmaya devam edeyim ve patlayacağım günü bekleyeyim. Evet evet en iyisi bu.

24 Mayıs 2011 Salı

ses benim sözler hayatın

Buraları unutmuşum ne zamandır uğramıyorum. Yazmaya vaktim yoktu yahut yeteneksizdim. Yok ya o şiir öyle değil değil mi?
Ne fark eder...
Sevmeye de vaktimiz yok.
Peki unutmaya?
Ah işte ona bolca vaktim var şöyle ki önce vaktimin olmadığını unutuyorum. Yapılacak işlerimi unutuyorum. Sonra da unutulacak ne varsa...Gözümde gözlük olduğunu unutuyorum, kahvemi masada, kaygılarımı takvim sayfalarında, kırgınlıklarımı kapıda bırakıyorum. Benim bir şey yapmam gerekirdi ama ne? Ne olduğunu unutuyorum.
Bir boşvermişlikle yaşıyorum tasalanmayı, çalışmayı, sorumlulukları unutuyorum.
Ta ki birileri tüm bu unuttuklarımı bana hatırlatmaya çalışana kadar. Sonra da sorguluyorum kendimi neredeyim ben?
Latife Tekin'in Unutma Bahçesi'nde mi?
Hayır.
Şeref'in unutma enstitüsünde değil mimarlık fakültesindeyim. Ve de final haftasındayım. Ama Bunu sürekli unutuyorum. Bir de sürekli uyuyorum.


'Anlaşılmaz bir yanı yok...İnsan her şeyden önce uyuyan bir varlık, her gün düzenli olarak kendimizden vazgeçiyoruz, çevrene bak, bütün canlılar sadece boşluğun kucağında'' diyecek oluyorum...' Aylarca...mevsimler boyu...'

'Bahaneler yarat, peki...Büyüt boşluğu, kaybol içinde' diyor.
...
'Ses benim yalnızca, sözler hayatın...' (Latife Tekin- Unutma Bahçesi)

29 Nisan 2011 Cuma

Hala yağmur yağacak

''Geç kaldın. Yoksadığın zaman seninle oynar, sen onunla oynamayı başaramazsan. Yenik düştüm öyleyse. yenik düşmeyi yeğlersen yenilirsin. Bilinç sana özgü. ilk vuran kazanır. Kazanmak aklımdan geçmedi. Yanıt aramadın. Arayamadım, fırsat bulamadım, doğrulardan nefret ettim. Yanlışları mı irdeledin sadece. Belki. peki nedir sence yanlış? Güçlü olduğu varsayılan zaman kavramından korkmak. Onun için mi üstüne yürüdün? Bilerek diyemem, genlerimin işi. beni neden suçluyorsun öyleyse? Yalnız seni mi? Suçlanabilecek her şeyi, özellikle siyah-beyazı; suçlamak sorgulamayı getirir ardından. tersi de düşünülebilir bence. Aferin! O da olabilir. Aklanmayı beklemezsen.
...
Hala yağmur yağacak.''

27 Nisan 2011 Çarşamba

İyiyim ya sen

Eğer bugün nasılsın diye sorarsan bana muhtemelen şaşırtıcı bir şekilde 'İyiyim.' derim. Bilirsin ki ben nezaket icabı 'Nasılsın?' sorusunu yöneltemeyeceğin insanlardanım. Hemen başının ağrısından gece uyuyamadığından ve arkadaşıyla geçen tatsız bir konuşmadan bahsedecek olan o gevezeyim. Oysa bal gibi biliyorum ki sen bunların hiçbiriyle ilgilenmiyorsun. Asıl istediğin 'Sen nasılsın?' sorusunu yöneltmem ve susmam. Oysa ben sana fırsat vermiyorum. 'Ben' diyorum. Hep 'Ben'! Sonra kısaca 'Sen?' diyorum. Ben de Sen de tek heceyken 'Sen'i kestirip atıyorum; ve sen de kısaca cevap veriyorsun 'İyi.'
İşte ben de bu yüzden bugün 'İyiyim.' diyorum sana. Ve bu kez uzunca soruyorum 'Ya sen? Sen iyi misin?'
Bugün dinlemek istiyorum.

3 Nisan 2011 Pazar

merhaba ey fani!



Bir köy düşünün ölüler karşılasın sizi. 'Merhaba ey fani!' ve bir ölü haber versin köyün bitimini. Sınır bekçisi Sal dede 'Dur' desin. Burdan öte köy yok. Burdan öte yaşam yok.
Elinizde fotoğraf makinesi görüntü kırıntılarını toplamanın telaşındasınız; fakat yaşayanlar istemiyor fotoğraflarının çekilmesini bir anlığına da olsa ölmek ve hapsolmak istemiyorlar karanlığa. Bir hafızaya yerleşip gezmek değil istedikleri. Ne senin belleğinde yer olmalı onlara ne de onların belleğinde sana. Hiç gelmemiş gibi yapmalısın onları hiç görmemiş gibi. O havayı solusan bile nefesini içinde tutmalı ve kendinden bir şeyler bırakmamalısın. Burası hiç bozulmamalı.
Oysa sen alıyorsun osmanlı kokusunu buram buram. Bırakıyorsun kirli İstanbul havasını. Ölülerden sonra kadınlar ve çocuklar karşılıyor sizi. 'Önce kadınlar ve çocuklar' derler ya canlıların sırasıdır bu. Burada da her şey ters. hayvanlar uysal çocuklar vahşi. Ve binalar...
At nalının uğuruna sığınan, kocaman kapıların ardına saklanan evler. Avludan bir esinti vuruyor ayaklarına ve merak yayılıyor ordan tüm vücuduna. Kimler var içeride?
makarna kokusu geliyor burnuna kokudan onun tüm köye yetecek kadar olduğunu düşünüyorsunuz ve daracık pencereden bakan kocaman bir teyzenin bu makarnayı çoğalttığını düşlüyorsunuz kotardıkça tabaklara artıyor makarna uzadıkça uzuyor. Bir koku daha geliyor burnuna acıkmış olmalısın iyice tezgahlara yöneliyorsun bir teyze başlıyor anlatmaya; cevizli ekmeğinden aldığın sürece misafirisin onun ve mesleğini elinden aldığın sürece düşmanı. Ama her koşulda ahududu şenliğine davetlisin.
Geleceğim diyorsun. Mutlaka geleceğim.
Dar sokakların geniş taşlarına basıp kocaman saçakların gölgesine sığınarak dönüyorsun.
Cumalıkızık veda ediyor sana ölüleriyle.

(5 mart Bursa gezisinin ardından karaladıklarım. Ayrıca her kentte görünmezi arayışımın suçlusu Calvino'dur.)







31 Mart 2011 Perşembe

çıkar çarklarından çıkan çakıllar

Her işini yoluna koyan, öyle ya da böyle hayatı tere yağından kıl çeker misali yaşayan insanlara imreniyorum. ha böyle dediysem bu insanların bir güruh olduğunu düşünmeyin bu insanlar bence benim dışımdaki herkes. Hadi canım bu kadar da paranoyak olma diyenleriniz olacaktır ama çevreme bakıyorum da herkes ne güzel kotarıyor yaşamayı. Bir ben beceremiyorum.
Herkes ne güzel beceriyor çıkar ilişkilerini.
Bir ben yapamıyorum.
Kimseden yardım isteyemiyor ama yardım istendiği zaman koşarak gidiyorum.
İşin iyi bir yanı var ki bu duruma alışkınım. Kimseden bir şey beklemiyor bu yüzden de kimseye kızmıyor kimse tarafından hayal kırıklığına uğratılmıyorum.
''Niye bana yardım etsin ki?''
'' Aman canım kendi işleri vardır.''
'' Ben insanların umrunda olmak zorunda mıyım?'' gibi cümlelerle kendimi gerçeğe alıştırıyorum uzun zamandır. Belki de gerçek bu değildir gerçek;
''Ben ondan yardım istemeliyim çünkü geçen hafta o bana şunu sormuştu. durum eşitlendi.'' şeklinde bir skor tutmacadır. Ve ben bunca zamandır oyunu yanlış oynamışımdır.
Bu arada bir de verilen sözlerin tutulmaması var ki bu da benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Ah bak bu da söz tutmuyormuş diyorum eğer tutsaydı şaşıracak farklı bir şey olduğunu düşünecektim oysa şaşırmıyorum. 'peki' diyorum. Beni şaşırtmadınız.
Bazen tüm bu 'alıştım' dediğim şeyleri bir yana bırakıyor klasik bir duygusallıkla bazı insanlardan bazı şeyler bekliyor, insanları ayrı bir yere koyuyorum ve o ayrı yerin de insanları pek değiştirmediğini gördüğümde üzülüyorum.
Bir de ben böyle yazılar yazdığımda kimse üzerine alınmasın. Ya da şöyle diyeyim herkes üzerine alınsın. Çünkü aklıma o kadar çok insan geliyor ki yazarken. Çünkü o kadar çok insan 'böyle' ki.
'nasıl' mı? Böylenin açılımını yapmayı şu noktada gereksiz buluyor. Zaten açık ve net olduğunu düşünüyorum.
Arayacağım diyerek aramayandan, kendi işini hallettikten sonra senin ne durumda olduğunu bile sormayandan, 'anlıyorum' bakışının ardına aslında ' e ben hallettim sen de halletseydin ya sen bilirsin' umursamazlığını saklayana kadar herkes bu 'böyle' nin içine girer. Sanki yine açtım bak tutamadım çenemi. Ve sanki yine çok uzattım. Kısacası herkes desem kesip atsam daha iyi olacaktı sanki. Çünkü herkes bu çemberin içinde. Dönüp duruyor ve de çarklar çok iyi işliyor.
Mutualist yaşam sürenler ya da parazitler...
Bense bu yaşam savaşında ne yapacağını bilemeyen şaşkın.

NOT: Yazdıklarımın altını çizen sevgili yazım denetleyicisi sana da ayrıca uyuz oldum bu gece. Yanlış bir konu hakkında yanlış giden bir şeylerden bahsediyorken yanlış kelimeler kullanmak çok da şaşırtıcı olmamalı. Ki bence bana yanlış dediğin şeyler doğru. Örneğin umrunda olmak 'umurunda' olmak değildir bence oradaki u düşer. Çünkü böyle bir kavram için kendinden bir şeyler vermen gerekir. evet evet o 'U' düşmeli.