29 Şubat 2012 Çarşamba

'sadece ben' adlı albüm

Yeni bir aya girerken şöyle bir yazdıklarıma baktım da bazen bayağı abartmışım. Ulan ben o kadar sinirlenmedim ki o kadar da mutsuz değildim ki yuh ne sıkmışım ama dedim. Ee bir de büyük atıp haddim olmayan şeyler de yazmışım neyse sorun değil belki böyle böyle ünlü olurum ya vezir ya rezil şöyle fenomen olsak fena mı olu? .(Buraya bir yaprak dökümü annesi edasıyla girip evlerden ırak ve ah başımıza gelenler diyorum.) Her insan bir gün 15 dakikalığına ünlü olacaktır dedin di mi duydum duydum tamam. Ama benim kanaatim de şu ki her insan bir gün klişe olacaktır kitsch olacaktır. Şimdilik bunlardan uzak duralım çocukların ulaşamayacağı yerlerde saklayalım diyorum ve kendime bazı notlar düşüyorum.
Bunları yazma ya da aynı cümlede kullanma ya da aklından bile geçirme:

1) sirk, palyaço, hayat, biz, sahte kahkaha, boyalı suratlar...
2) rol, sahne, oyun, şah, mat...
3) pazartesi sendromu (nolur bunu yapma)
4) kadınlar bıdı bıdı erkekler bıdı bıdı ilişkiler vadaaaa...
5) para, rant, iktidar, bunlar hep amerikanın oyunu
6) sessiz çığlık, harfsiz kelime, donsuz kar, kafeinsiz kahve, (anladın sen onu emreaydınvari ikilemeler...)
7) nutella
8) bir de sadece bu aya özel gelsin kedilere kapıdan bakıp kazma kürek ile dalmayalım
9)
10)
10 madde yazmak isterdim ama üşendim aklıma da gelmedi şimdilik. Sayılara takılmayalım. Di mi?

aaaa 29 şubat

'Kabul edilmiştir.' denilen gerçeklere (!) göre yaşıyoruz ve bunun en baba örneği de 29 şubat. Aslında bugün günceme bir şeyler yazasım yoktu. Ne ergen tribindeyim ne mutluyum ne mutsuz yani çalkantılı bir ruh haliyle klavyeye kuvvet demiyordum ki bir de baktım günlerden 29 şubat. Aaa dört yıl sonra bir daha ancak bu tarihte yazacağım dur değerlendireyim bunu dedim.
Pi sayısını 3 almak bir nebze tamam da 365 gün 6 saati 365 gün almayı kabullenemiyorum. Sevgili bilim adamları yapılmış işte bir yanlış neden bunda diretiyorsunuz değiştirin şu takvimi siz de rahat edin biz de diyesim geliyor. isyanım büyük.
Bu arada aklıma gelmişken dünya 6 günde yaratıldı 7. gün tatildir inancına saygı duymakla beraber bence 6 gün tatildir ve dünya 7. gün yaratılmıştır. Burada da iddiam büyük. Yoksa hiç kimse hiçbir türlü bana 'son günün gücü' nü ve pazartesi sendromunu açıklayamaz.
Saat takmıyorum. Saatleri sevmiyorum. Küçükken maarif takvimlerini hep 10 gün sonrasına kadar koparırdım beğendiğim bir fıkra çıkana kadar günleri atlardım. Günlüğüme hep yanlış tarihi atar sonra da aamaan boşver derdim tarihe geçecek değiliz ya. Şimdi de ajanda alıyorum ve o ajandaya yazdığım ne varsa yapmıyorum. hani şöyle zamana ayak uyduran insanlara da gıpta etmiyor değilim. Ne mutlu onlara! Umarım 29 şubat onlar için asla önemli bir gün olmaz yoksa yazık maazallah 4 yılda bir kutlamak zorunda kalırlar.

20 Şubat 2012 Pazartesi

kuvveden fiile

Aldığım kararların umutlarımı karartmasından korkuyorum. Kararsızlığım belki de bu yüzden. Ya da güvensizliğim. Öyle ki 'Şimdi sussam diyorum. Ama gerçekten sussam. Fırtına öncesi sessizliği, belki de sadece gecenin gündüze koyduğu tepki.
Tekrarlardan sıkıldım. Bu kez aynısı olmayacak. Kolay kolay söz vermem, ne kendime ne de başkalarına. Hele kendime verdiğim sözler...Başkalarını affedebiliyorum. Ya onları sevdiğim için ya da umursamama noktasına gelip dayandığım için ama sıra bana gelince işler değişiyor. Kendimi affetmem hepsinden ama hepsinden zor oluyor ve ben başkalarına ne kadar kızarsam kızayım en çok ama en çok kendime kızıyorum.
Bir daha olmayacak dersem kendime bu sözü verirsem ve tutamazsam işte o zaman kızmaktan öteye geçip kendimden nefret etmekten korkuyorum. Bu sözü vermedikçe de adım adım, dönüp duran çemberin içine geçiyorum. Çember benden beslenerek daireye dönüyor ve sonra beni tekrar püskürterek eski halini alıyor. Bense parçalanmış olarak çıkıyorum her seferinde. Küllerimden yeniden doğmam ise öyle masalsı olmuyor. 'Beynine bir kez hava değmeye görsün.' Öyle kolay mı daha güçlü olmak? Belki bir filozofa belki bir simyacıya belki bir hacıya göredir. Ben ise basit bir insanım.
Düşünceleri ile eylemleri arasında uçurum olan sıradan bir insan işte.
Eylemlerim çekingen, korkak, tembel, tutucu, yerinde durucu fikirlerim ise ne kadar bunlara ters olsa da bunları alt edemeyecek kadar güçsüz. Kuvveden fiile geçememe nedenim budur. Ama çözümüm nedir. İşte onu bilmiyorum.

dipnot: ergensin tespiti yerindedir.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Anlatacaklarım uzun.

Ama hep böyle değil mi zaten? Ben hep çok konuşmaz mıyım? Ya da çok uzun yazmıyor muyum? Hatta siz de bu yüzden çoğu zaman yazıyı okumuyorsunuz ya hani.' Ay uzundu bakmadım' demiyor musunuz? 'Sadece başını okudum canım çok güzel'ciler var bir de neyse efendim siz doğru yoldasınız. yani başı sonu bir okuma zaten zaman kaybı. Ben burada yazıp yazıp kafamı boşaltıp rahatlıyorum sen neden okuyup dertsiz başına dert alacaksın ki? Hiç.
Giriş kısmını yaptıktan sonra gelişmeye geçiyorum. Anlatacaklarım uzun dedim ya uzun ama her zamanki gibi bölük börçük. Ne bir cinayete tanık oldum ne de aşk meşk olayları var yani sizin beklediğiniz türden bir entrika yok. Bu nedenle sabredip de buraya kadar okuduysan burada bırak. Böyle cümleler söyleyip tak diye bitireceğim. Eeee ne oldu diyeceksin? Ne anlattın şimdi. cevabım : Hiç.
Hiç için uzun uzun konuşmak, düşünmek... Anlatmak anlaşılmak ve anlayış...
Bu haftayı bomboş yatarak geçirebilirdim. Ya da projeme çalışabilirdim çoğu insan gibi. Oysa ben ikisini de yapmadım. Kayıtdışı olup taksim üzerine düşünmeler, harekete geçmeler...Gönüllü olup !fistanbul için bilet kesmeler vs derken kendimi sabahın köründe kalkıp gün boyu o yaka senin bu yaka benim koşturur buldum. Bir sürü insanla tanışmak çoğunu çok sevmek, farklı yerlere gitmek, farklı deneyimler edinmek ve yeni birçok şey öğrenmek... derken işin bir de 'her çeşit insanla muhatap olma' kısmı varmış. Açıkçası bazen zorlasa da ben şimdilik işin bu kısmını da sevdim.
İşte bu noktada açıklama kısmına geçmek yerine sonuç kısmına geçiyorum. Tam olarak ne yaptın, neler yaptın niye sevdin vs gibi soruları yanıtsız bırakıyorum. Daha başka bir deyişle başka bir zamana ve başka bir yazıya bırakıyorum.

Not: Küçük bir olayı abuk sabuk yerlere bağlayıp portakaldan yaşam felsefesi çıkarıp püresini de değerlendiririm. Kulağımı tersten göstermeyi severim ama kulağımı göstermeyi sevmem. velhasılıkelam ben size bunları başka bir zaman anlatırım.

15 Şubat 2012 Çarşamba

bir mimarlık mahkumunun son dönemi

Artık  burada 'bir mimarlık mahkumunun son dönemi' adlı yapıtımı izleyebilirsiniz. Belki son dönemim olmaz cezam uzar. Yalnız şu benzetmede mimarlık 'idam' mı olmalı yoksa 'cellat' mı ona karar veremedim. Bir mahkumun celladına duyduğu aşk ziyadesiyle mevcut. Öte yandan mimarlığın ta kendisi de ölüm. Hayatın çoğu pisliğinden kurtardığı gibi seni, güzel bir pencere açıp cenneti yaşatabileceği gibi,ortamı ve insanları nedeniyle de tam bir cehennem. Baştan sona ego giyinmiş zebaniler ellerinde t cetvelleriyle sırıtıyorlar. öte yandan minimalist melekler beyazın büyüleyiciliğiyle ortalıkta geziniyor, modernist bazı melekler şeffalığı seçip camlardan geçiyorlar. Kimisi cafcaflı ama zevkli kimisi cin ali gibi sadece çizgilere itaat ediyor. Burası böyle renkli bir dünya. İçine dalsan bir dert dalmasan başka bir dert.
Bindik bir alamete ve 4 yıl okuduk (henüz 4 yıl dolmadı ama sen bir de bana sor.) Okumakla bitecek de değil. Dedim ya aldığım şu mezuniyet belgesi giyotinim olacak oraya gelene kadar intihar etmezsem tabi.
Niye böyle kötü kelimelerle anlatıyorsun korkunç benzetmeler yapıyorsun derseniz nedeni sevmemem değil bilakis çok sevmemdir.
Seviyorum ama her şeyde olduğu gibi sevgimi gösteremiyorum. O benim kendisini sevmediğimi ve hep onu aldattığımı düşünüyor. Ona sürekli bir şeyler vadeden insanlara kanıyor. Benimse 'senin olmak için doğdum, birbirimiz için yaratılmışız' yalanlarına karnım tok. Yani sevgili mimarlık burada direkt sana sesleniyorum 'Beni azıcık anla. Çok fazla üzme. Bizim de mizacımız bu azıcık da tembeliz. Hem sana zamanında dedim sana layık değilsem bırak beni ama yoook peşimi de bırakmıyor kendine aşık ediyorsun. Sonra da kölen olalım istiyorsun ama görüyorsun ki olamıyorum. beni böyle seveceksen sev. ya da gördüğün gibi işte ruhumu sana teslim ediyorum. idamım bu dönem elinden olacak daha ne istiyorsun?'
Sevgili okuyucu bu noktada tekrar sana dönüyorum. Mimarlıkla aramdaki bu garip ilişkiyi çözebilmiş değilim. Ama bu dönem çalkantılı bir özel yaşamımızın olacağı aşikar. Sen de bu yaşama ara sıra tanık olacaksın. Zaman zaman bana 'Ayrıl lan bundan seni sevmiyor.' diyeceksin zaman zaman da 'naz yapıyor. siz birbiriniz içinsiniz.' diyeceksin. Bazen bana kızacaksın. 'Azıcık ilgilen şununla' diyerek bazen de ona ' Görmüyor musun senin için yaptıklarını?' diyeceksin. ya da tepkisiz kalacaksın.
Olur da mezun olursam sizi düğünüme ay pardon cenazeme beklerim. Direkt idam edilişimi görmek isterseniz jürime beklerim. Olmadı biz sonradan katılalım derseniz ben size çalıştığım iş yerinden -cennetten veya cehennemden veya işsizsem araftan- mektup atarım.
sevgiler.

12 Şubat 2012 Pazar

andersenden gerçekler

Şimdiii siz insanları salak yerine koyuyorsunuz ya hani ne bileyim 'bunu anlamaz' diyorsunuz ya da 'amaan fark etmez bile' diyerek onlara kötülük yapıyorsunuz ya...Ya da aslında fark etmedikleri için bu kötülük de olmaz diyerek kendinizi haklı çıkartıyorsunuz ya size bir sır vereyim mi? Lanet olsun ki bu insanlar bunu çoğu kez fark ediyor. Ama onlar sizin yaptığınız gibi 'salak yerine koymak' yerine sizi göğe çıkardıkları için 'amaaan ne olacak' diyor ya da 'yok yok niyeti kötü değildir.' diyor. Siz buna salaklık diyorsanız evet çoğu zaman salaklar. Bazen de işte onlar yani şu 'salaklar' sizin bu yaptığınızı 'salaklık' olarak adlandırıyor. Anlayıp da anlamazlıktan geliyor sizin şu kendinizi beğenmiş hallerinize gülüp geçiyor.
Hayattaki değer yargılarınız o kadar farklı ki...
Nerede okumuştum kimden öğrenmiştim veya kendim mi keşfetmiştim bilmiyorum ama insanları kendi ahlak yargılarıma göre değil de onlarınkilere göre değerlendirmeye başlamıştım. Başlangıçta zor olmuştu. Nasıl olurdu da yalan söyleyen bir insanı haklı görebilirdim? Onun değer yargısına göre bu sadece 'pembe' bir yalansa ve benimkine göre 'onulmaz bir suçsa' orta yolu bulmamız şart mıydı? Çoğu insanın yaptığı gibi 'benim gibi düşünmeyeni ötekileştirmem' daha kolay olmaz mıydı?
Uzun süredir insanları yargılamamaya daha doğrusu nedense kafama yatmış bu kurala göre yani onların değerlerine göre yargılamaya çalışıyordum. Onları anlamasam da suçlamıyor, dışlamıyor ve nefret etmiyordum. Anlamaya çalışıyordum.
Tüm bu çabalarımın bana nasıl döndüğünü soracak olursanız çevrem bir avuç 'sadece kendini düşünen' insanla doldu. Dinleyebiliyor ve gerçek anlamıyla 'Seni anlıyorum.' diyebiliyordum. Daha sonra ise oklarını bana döndürdüler. Madem anlayabiliyordum. O zaman bana yaptıkları kötülükleri de anlayabilecektim. Bu da onun huyu deyip geçebilecektim. Ama yoook. Hayır efendim o kadar da uzun boylu değil. Her felsefenin incelip de koptuğu bir yer vardır elbet benimki de buraya kadar.
İnsanları 'kullanmak' klişe bir ifadeyle yükselmek için onların sırtına basmak hem de bunu bazen o kadar bayağı hallerde ve küçük şeyler için yapmak...İşte bu noktada sizi anlamıyorum. Belki de sizi anlamama nedenim hiçbir değer yargınızın olmamasıdır. Tek gerçeğin kendi 'ego'nuz olmasıdır. Kim bilir.
Fakat şunu bilmenizi isterim ki yaptıklarınızın bal gibi farkındayım. Sizinle bunca zaman konuştuysam bunun nedeni sizin benim gibi olduğunuzu düşünmem değil sizi olduğunuz gibi kabullenmemdi. Yani ben sizi de yapabileceklerinizi de biliyorum. Eğer kullandığınızı düşünüyorsanız emin olun ki ben buna izin vermişimdir. Amacım ya şu lanet olası humanizmim yüzünden sizi daha fazla anlamaya çalışmam ya da şu lanet olası merakım yüzünden ne kadar ileri gidebileceğinizi merak etmemdir. Ya da sizi olduğunuz gibi sevmemdir. Fakat yüzüme karşı bir yalancıdan şikayetçi olup bana yalan söylerseniz, kötülediğiniz ve nefret ettiğiniz insanların davrandığı gibi davranırsanız benim makinenin ayarlarını da bozmuş olursunuz.
Buraya böyle üstü kapalı yazıyorsam bunun nedeni de yüzüne karşı söylesem de beni anlamayacak olmandır. Belki de beni kendin gibi sanacak ve senin gibi rol yaptığımı düşüneceksin. Korkum bundandır. Bu yüzden susuyorum.

(not: bu yazıdaki gizli özneyi ben bile bulamam.)

7 Şubat 2012 Salı

Ya olduğu gibi gör ya da...

İnsanların hakkımdaki birbirinden ilginç düşünceleri beni daima eğlendirmiştir. (Daha doğrusu bunu genelleyip insanlığa da mal edebiliriz hepimiz hepimiz için böyleyiz falan diye ama genellemelerden uzak durup kendimden bahsedeceğim korkmayın, senden bize ne derseniz de okumayın.)
Lise yıllıklarını bilirsiniz herkesin canım cicim olduğu zamanlardır bunlar. Bir de herkesin aslında lisedeki haline hiç benzemeyen fotoğraflarıyla doludur. Yıllar sonra o yıllıkta benim fotoğrafıma bakan birisi çok rahat 'Bizim okulda böyle bir kız okumadı.' diyebilir mesela. Açıkçası yıllar sonra olmasına da gerek yok muhtemelen o yılın sonunda bile 'Bu kim?' demişlerdir. Neyse çok da fazla abartmayalım ortada Çirkin Betty tarzı absürt bir değişim yoktu sonuçta ama yine de liseye tabiri caizse paçoz bir halde giden birisi olarak masmavi kalemli bir makyajla maşalı saçlarla o ben ben değildim. Bir arkadaşımla geçen muhabbeti de buraya aktarırsam ki her hatırladığımda gülerim, sanırım bu durumu özetler;

T: aaa Neslihan kim bu kız bana ayarlasana. 'Güzelmiş.'
N: Bu kız sana bakmaz ama şu fotoğraftaki 'karizmatik' çocuğa bakabilir. Ona ayarlayabilirim bak.

Evet görüldüğü üzere ne kız güzeldir ne de çocuk karizmatik. Fotoğraflar üzerine uzun uzun konuşabilirim ama bunu yapmayıp yazılara geçiyorum. Ve yukarıdaki konudan bu olaya nasıl bağlayacak diye merak edenleri de aydınlatıyorum.
Yıllığıma yazan arkadaşlarımın hepsi farklı şeylerden bahsetse de hemfikir oldukları bir konu vardı; 'Gevezesin' ta ki bir çocuk 'Çok sessizsin.' yazana kadar. Sevgili arkadaşım eğer biz seninle sadece selamlaştıysak bugüne kadar hani benim tüm gevezeliğime rağmen muhabbet bundan öteye gidemediyse bu beni sessiz mi yapar? Kim bilir belki de.
Yine lisede bunalımlı bir dönem geçirirken (tamam tamam ergendik işte) ve neredeyse her gün saçma sapan nedenlerle mutsuzluk triplerine girerken bir çocuğun bana 'Neslihan şu sınava hazırlık döneminde bu kadar neşeli olup hep gülmene şaşırıyorum.' demesi üzerine yine gülmüştüm. Ona bunun bir tepki olduğunu komik olan bir şeye gülmenin aslında mutsuzlukla ilgisi olmadığını vs. anlatacak değildim. Gülmek güzeldi. Öyle görünmek de.
Ama beni 'hep gülen' biri olarak görenler çok azdır. Daha ziyade 'somurtkan, sıkıcı, kendini beğenmiş, soğuk, sessiz ve kesinlikle inek' biriyimdir. Bazı hocalarıma göre gerçek bir salak bazılarına göre ise tam bir gerizekalı. Bazı teyzelere göre çok efendi bazılarına göre şirret. Bu liste uzar gider.
Bu yüzden bana 'Sen aslında şöylesin ama kendini şöyle göstermeye çalışıyorsun.' diyen insan, öncelikle sen bana 'sessiz' diyen lise arkadaşım gibi 'selam naber'den öte konuşmadığım birisin ve beni ancak o kadar tanıyabilirsin. At gözlükleriyle bakınca farklı görüldüğünü öğrenmiş olsaydın o gözlükleri zaten çıkarırdın. İkinci olarak 'Sen tek değilsin, ilk de değilsin ve bu artık umurumda değil.' Üçüncü olarak da 'Beni anlaman için hiçbir şey yapmayacağım.' Anlama. Beni tanıma zaten. Çünkü sen zaten herkesi tanıyorsun hatta üstüne üstlük psikiyatri yeteneklerinle analiz yapıp sonuca ulaşıyorsun. E daha ne olsun.
Hani 'Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol' derler ya o sözün doğrusu şöyle olmalıydı,
'Ya olduğu gibi gör ya da göründüğü gibi bak.'

(Not: Bu yazıda bahsedilen kişiler hayal ürünü değildir ve sondan eklemeli dil ailesine mensuptur. Sinirim bir kişiye yönelik değildir birinden diğerine aktarılan ve çoğalarak gelen meksika dalgasıdır.)