17 Haziran 2012 Pazar

Tanrım, Ben Ateistim!



‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz olacaktı.’

‘Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan birkaç satır ya da birkaç sayfa okumaya devam ettim.
Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm.’

Atatürk Kütüphane’sinde gezinirken raftan çektiğim bir kitabın arkasında bu cümleler yazıyordu. Cümleler adını çok duyduğum ama hiç okumadığım bir yazara aitti Charles Bukowski’ye. Kitap ise Charles Bukowksi’nin Tanrısı kabul ettiği ‘John Fante’nin. Yeşil kapağı bilim kurgu kitabını andıran bu kitabı alıp oracıkta okumak istedim.
Bu isteği ünlü bir yazarın önsözü mü tetiklemişti yoksa o yazarla kitaba ulaşma yolumuzun benzerliği mi bilmiyorum. Belki de yazarla hiç alakası yoktu. Kitabın adını sevmiştim; ‘Toza Sor.’ Ya da kapağında yazan tek bir cümleyi;
‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz olacaktı.’



Arturo Bandini, Hem balık hem kuş; ya da ‘Ne balık, ne de kuş’

Kim bilir belki de bunların hiçbiri değildi nedeni, o sırada elime başka bir kitap alsaydım, onu seçecek ve Arturo Bandini ile tanışamayacaktım. ‘Çoktan Yitik Ülke’ ve ‘Minik Köpek Güldü’nün yazarını, sadece portakalla beslenen, insan ile hayvan arasında fark gözetmeyen büyük insanı, bu büyük yazarı…
Arturo Bandini hep ‘öteki’dir. Kendine de yaşadığı şehre de aşka da dine de hep ötede kalır. Ve bu ötekilikte bir ileri bir geri savrulur. Kendine de yabancılaşır. Yer yer kendinden ‘Arturo Bandini’ diye bahseder yer yer ‘ben’ oluverir. Zina yaptı diye tanrının insanları cezalandırdığını ve depreme neden olduğunu düşünür bir yandan da tanrıyla pazarlığa oturur.
‘ Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’i okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim.’

Arturo Bandini aşık olur ve aşkta da öteki olur. Aşkını da tüm hayatı gibi gelgitlerle yaşar. Camilla, Maya Prensesi, Meksikalı güzel onu değil Amerikalı Sammy’i seçer.
Camilla’yı Meksikalı olmakla suçlar ve ‘Ben Amerikalıyım’ der. Oysa Amerikalı değildir ve kendisiyle savaştığı gibi aşık olduğu kızla da savaşır.

Canım cicimden öteye gitmiyordu şiir bende, berbat kafiyeler, ahmaklık derecesinde bir duygusallık. Tanrım, yazar müsveddesinden başka bir şey değildim; küçük bir dörtlük bile yazamıyordum, hiçbir işe yaramıyordum şu hayatta. Pencerenin önünde durup ellerimi göğe açtım; beş para etmezdim, ucuz bir taklit; ne yazar ne de aşık; ne balık ne de kuş.’

Oysa Arturo Bandini böyle dedikten sonra tabi ki şiir yazar. Ve o şiir şöyle biter;

‘Sadıktım sana Camilla, kendi tarzımda.’

Arturo Bandini dini de, aşkı da kendi tarzında yaşar, parayı kendi tarzında harcar. Kendi tarzında acımasız dünyaya kafa tutar. Ve kendi tarzında başarır kendi tarzında vazgeçer. Hem yazar olur hem aşık, hem balık olur hem de kuş.

Kitabı bitirdikten sonra hem önsözü unutmuştum hem de yazarı, benim için artık Arturo Bandini vardı. Arturo Bandini’nin, John Fante’nin diğer kitaplarının da kahramanı olduğunu öğrendiğimde bu nedenle daha çok sevindim. Kitapları bulabilir miyim bilmiyorum. Belki de toz, o kitapları bana ulaştırır ve beni de Arturo Bandini’ye…


21 Mayıs 2012 Pazartesi

hoşgeldin ya vakt-i final

Bu final zamanı diğer final zamanlarına benzemiyor, 4 yılın sultanı, son final zamanı! ( ya da 'son olduğu düşünülen, umulan' diyelim de dereyi görmeden paçaları sıvamış olmayalım.)

Diğer final dönemleriyle ortak noktaları elbette ki var. Sürekli gezme isteği, ders hariç her türlü yazıyı okuma hastalığının nüks etmesi, tırnak yeme hızındaki artışa paralel çıkan sivilce sayısı gibi maddeler hepsinde ortak. Bu maddeleri sonsuza kadar uzatabileceğim gibi siz değerli okurlarımın (burada kendimi yazar gibi hissederek duruma yabancılaşıyor, öğrencilik dramına uzak bir pencereden bakıyorum.) hayal gücüne bırakmayı tercih ediyorum. (İşin aslı aklıma pek bir şey gelmiyor ve kıvırıyorum.)
Bu final dönemini farklı yapan başlıca neden ise tabii ki 'mahalle baskısı'. Daha dönemin başında başlayan soruların finallerden sonra artacağını bilen bünyem adeta mezun olmaya tepki veriyor. Sanırsın ki okul, plasentası ve bu yavrucak da doğmamaya niyetli. Bu niyeti için de elinden geleni yapıyor.
Sırf 'yüksek lisansı napcan?' sorusuna verilecek cevaplardan kurtulmak adına ALES'e girmeyen, hemen işe girmesi talep edilmesin diye portfolyo hazırlama olayına kalkışmayan birinden söz ediyoruz burada. ( Burada ALES'e girmeme nedenim uyanamama ve portfolyomun olmamasının nedeni ise tembelliğimdir; lakin böyle dersem tüm karizmatik etkisi yok olur ve yazının bütünlüğü bozulur. Çaktırmayın.) Neyse efendim bu bünye aynı şekilde finallere de tepkili. Projesinin en son hangi aşamada kaldığından bihaber facebook, twitter, friendfeed gibi mecralarda geziniyor, arkadaşları çizim yaparken ki bunlar vakti zamanında bilmem kim teyzenin oğlu bilmem kim sıfatıyla onu canından bezdiren kimselerdir, o, bu mecraların tozunu attırıp duruyor.

Ayrıca kafası o kadar dağınık ki 1.tekilden 2. çoğula, 3. tekilden 1. çoğula, 2. tekilden 3. çoğula geçerken yazıyı bombok ediyor okuyanı da okuduğuna pişman ediyor.

Ben zamanlara, cümlelere anlatım bozukluğuna takılmadım ve buraya kadar geldim diyorsanız doğru yerdesiniz çünkü bu yazı sizin için yazıldı. Sizin gibi 'procrastination' durumunda olanlar için, sizin gibi şu saatte uyanık durup vaktini böyle gereksiz şeyleri okumaya ayıranlar için, sizin gibi canı sıkılanlar için ve belki bir nebze de olsa beni anlayanlar içim. Yok eğer bu yazıyı okumadıysanız zaten şimdi yazdıklarımı da görmezsiniz. Ama ben yine de arkanızdan konuşma yüzsüzlüğünde bulunacağım; size imreniyorum.
Size; yani vaktini boş şeylerle öldürmeyen, büyük ihtimalle bu saatte uyuyor olan siz 'düzenli' insanlara. Ya da sadece gerekli şeyleri okuyan siz 'bilinçli' insanlara, ya da şu yazılara burun kıvıran siz 'yetenekli' insanlara ve dolusu dolusu sıfata sahip sizlere...



Not: Ne yani biz yazıyı okuduk diye bunlardan değiliz mi diyen kişi sen de bu cümlenle son anda onlara dahil oldun hadi bakalım!

Not: Yazımı dönüp okudum ve ne yazdığımı ben bile anlamadım. sonra da projesine sonradan konsept sıkan bir öğrenci edasıyla ' bilinçli yazdım ben bunu, yazıdaki dağınıklık ve olmamışlık final döneminin dışavurumudur bilmemne...diyerek kendimi avuttum.

Not: Evet uyumam gerek, farkındayım.

18 Mayıs 2012 Cuma

bu saatte yazılan bu saatte okunmalı

Kavramlar ve onlara yüklediğimiz anlamlar...
Nasıl da sıkıcı nasıl da yanıltıcı.
Bir durumu adlandırmak bir duyguyu tanımlamak nasıl bu kadar kolay olabiliyor?
Nasıl diyebiliyoruz 'Ben aşık oldum' ve nasıl diyebiliyoruz; 'Senden nefret ediyorum.' Benden Sen'e senden O'ya dönüşen cümleler nasıl da atlıyor kavramdan kavrama. Nasıl da tecavüz ediyor her birine. Bir bakmışsınız aşk, şiddette karşılık buluyor; emek, yalanla örtüşüyor; nefret, ikiyüzlülükle yıkanıyor; kıskançlık, dostluğa benzeşiyor. Hangisinin nerede bittiğini ve diğerinin ne zaman başladığını kestiremiyoruz. Kalbiniz mi sıkışıyor yoksa sadece kafanız mı karışık? Belki de başlayan ve biten bir şeyler yoktur. Zamanın çizgiselliğinde ve kavramların boşluğunda sıkışıp kalmışızdır.

Cesaretle korkaklığın kesiştiği bir yerde dünyaya ahkam kesiyorum. Öcülerden korkuyorum ama onların hikayelerini dinlemekten de geri kalmıyorum. Kötülüğün içimizde olduğunu, gölgesizliğin ne denli bir yalnızlık olduğunu da biliyorum ama bunu bilirken de kötülük ve yalnızlık kavramlarına kocaman bir kazık atıyorum.

Bir de şu saatte ne yazdığımı çok da iyi bilmiyorum. Gerçekleri dinleyip masallar mı anlatıyorum yoksa masallarda yaşayanlara gerçekleri mi sunuyorum? İnsan iki nedenle yazar dedi son derste Mario Levi; birisi acı diğeri ise öfke. Ben ne yazdığımı pek bilmesem de neden yazdığımı biliyorum. Ya da en azından bildiğimi sanıyorum ki bu da 'bilgi' kavramının bize attığı kazıktır.


6 Mayıs 2012 Pazar

ekmekten suya köpekten çocuğa

Bir anda ortaya çıkan zayıf bir köpek beni ısırmaya çalışıyor. Çığlık atmıyorum, kaçmaya çalışmıyorum acısını bedenimde hissediyorum ve birazcık ısırmasından bir şey olmaz bir derdi var belli ki birazdan bırakacak beni diye düşünüyorum. Sonra aklıma dank ediyor ki ben bu köpeğe ne zamandan beri yemek vermiyorum. Aslında benim köpeğim de değil, bir nedenden ötürü bana bırakılmış, sorumluluğu bana kalmış gibi. Daha önce böyle bir sorumluluğum olmadığından, daha önce hiç hayvan beslemediğimden olacak ki sadece bir kez yemek vermişim ve unutmuşum belli ki o da açlıktan beni ısırmaya başlayana dek kendisini hatırlatamamış. Derdinin açlık olduğunu anlamam yetmiyor, bir yandan köpeğin dişleri bedenimde (sanırım bacağımı ısırıyor.) bir yandan yiyecek bir şeyler arıyorum. Önüne ekmek atıyorum ve bu beni bırakmasına yetmiyor. Evet diyorum ekmek yemez ki köpek başka bir şey olmalı başka bir şey ama ne? Su veriyorum.
Ardından kucağımda nefes alamayan bir erkek çocuk görüyorum 6-7 yaşlarında zayıf, yüzü bembeyaz. Ve su içirmeye çalışırken boğulduğunu bir anda ne olduğunu anlamadan onun öldüğünü düşünüyorum ve koşarak anneme gidiyorum. Çocuğu annemin kucağına bırakıyorum ve tam anneme olayları açıklayacakken annem çocuğu sevmeye başlıyor, ölmemiş. ve ben bir açıklama yapmıyorum ve uyanıyorum.

Not: Bu kez kendi kendimin Freud'u olmaya falan kalkışmıyorum. Rüya işte deyip geçiyorum. Yoksa işin içinden çıkamam. Ben hep diyorum size benim bilinçaltım bir çöp kovası gibi. Bir de adi ve pislik ve adeta bana düşman. İyi ki rüyalarımın pek azını hatırlıyorum. Yoksa kafayı yerdim ama bence falcılık boşuna moda bu aralar rüya tabircileri moda olsun mesela ben bir rüya tabircisi bulsam koşa koşa giderim ya da durun yahu ben mi rüya tabircisi olsam?

30 Mart 2012 Cuma

Çalar Saat

Çalar saat! uğursuz tanrı, öfkelenerek
Uzatır parmağını, bizi tehdit edip, der:
''Anımsa!' Biraz sonra bu titreşen Hüzünler
Hedefi vurur gibi yüreğine inecek;

Puslu, buğulu Arzu kaçacak uzaklara
Sahnenin dibindeki Hava Perisi gibi;
Sana bir mevsim boyu verilmiş nasibini
Geçen her an elinden alacak parça parça.

Saniyem, böcek gibi, dinle, neler söylüyor
Üç bin altı yüz defa, her saatte, inceden
Fısıldıyor: 'Anımsa!' Ve, Geçmiş zamanım ben,
İğrenç hortumlarımla ömrünü emdim! diyor.

Remember! Esto memor! Savurgan ruh, anımsa!
(Madeni hançerem bak konuşuyor her dili.)
Bir maden cevheridir dakikalar, ölümlü,
Altını çkarmadan sakın onları atma!

Anımsa ki Zaman aç gözlü kumarbazdır,
Hilesiz de kazanır her eli, böyle yasa.
Gündüzler kısalırken gece uzar: anımsa!
Uçurum hep susuzdur; su saati boşalır.

Vaden doldu, az sonra çalacağım. Ve felek
Ve henüz kızoğlankız zevcen görkemli Erdem
Ve Pişmanlık (son durak!) sana: Ey garip adem,
Yaşlı ödlek, iş işten geçti, geber! diyecek.''


(Baudelaire Charles, Kötülük Çiçekleri, Çalar Saat, Varlık Yayınları,  sf:145,146)

9 Mart 2012 Cuma

insan kendi kendinin freud'udur.

Hatırladığım tüm rüyalarımın yazılmaya değer olduğunu düşünüyorum. Sabah gördüğüm rüyayı da hatırladığım kadarıyla yazmak isterim. Hayra yorunuz efenim.
Oda arkadaşımla yurt odasındayım ve sınıftan bir arkadaşım da geliyor. Çabuk hazırlan ama hep böyle yapıyorsun hep geç kalıyorsun vb. sitemler ediyor bana. Ben de ya aslında dünden hazırdım vs diyerek kıvıran cevaplar veriyor bir yandan da hazırlanıyorum derken annem odada beliriyor. Anneme 'Seni proje dersinde hiç görmüyorum.' diyorum. Neden derslere gelmiyorsun? Annem de proje almadığını okulunun uzayacağını şimdi sadece diğer dersleri aldığını söylüyor. Yanlış hatırlamıyorsam 3 projesi kalmış. Bir yandan konuşurken bir yandan da hazırlanmaya devam ediyorum. Kişiler ve mekan değişip duruyor rüya ya bu kim kimdi kim bilir?
Yeni bir ayakkabı almışım onu deniyorum. Kiremit kırmızısı, kalın topuklu ve önü kabarık bir çizme. Giyiniyorum bir garip duruyor ayağımda ve büyük geliyor. Aynaya bakıp duruyorum. Ama aldığım zaman büyük değildi diyorum ve yanımdakilere soruyorum, 'Bir şey olmaz çok belli değil hadi çabuk ol' diyorlar. O sırada odaya 3 erkek giriyor. Birisi kuzenim diğer ikisi ise 5 yıldır görmediğim dershane arkadaşlarım. Ellerini sıkıyorum ve muhabbet ediyoruz. Kuzenim yanıma oturuyor daha çok onunla şakalaşıyoruz falan derken ben yine kendimi hazırlanırken buluyorum. Çantama eşyaları tıkıyorum hızlıca. Ve inatla peçete veya pamuk arıyorum. Bulduğumda ayakkabıya sokmak üzere çantama atıyor ve çalan telefonla uyanıyorum.
Daha öncesinde çalan alarmları duymadığım gibi telefonu da meşgule veriyorum fakat rüya devam etmiyor hazırlanıp mimarlık bıdı bıdısı adlı bir derse gidiyorum. (Şu an dersin adı aklıma gelmedi resmen)
Rüyamı anlattığım iki arkadaşım olayın sadece ayakkabı boyutuna takılarak 'başından büyük işlere kalkışacaksın.' dedi. Rüyanın bazı kısımları gayet net olduğundan yoruma gerek yok şöyle ki 'neden hep geç kalıyorsun Neslihan?' sorusunu soran arkadaşın her yere zamanından önce giden ve her işini erkenden bitiren bir arkadaş olması tesadüf değil bilinçaltımın kalleşliğidir.
Rüyamın ilk kısmını jüri stresine yoruyorum. Annemin bizim okulda ne aradığını bilmemekle birlikte dönemim uzarsa bunun annemi çok üzeceği aşikar. Bu da üzerimdeki aile baskısından olsa gerek. Gelelim kiremit kırmızısı yüksek topuklu ve bilek kısmı bombeli acayip bota! Bunu ister başıma büyük iş almaya yorun isterseniz değişime ya da ayaklarımın açıkta kaldığına. Freud'a göre de sıkıntı gibi bir şeydi yanlış hatırlamıyorsam. Dershane arkadaşlarıma gelince 5 yıldır görmediğim bu iki çocuk dershanede yarış ortamını tetikleyen iki tipti. Hani şu herkese kaç net yaptığını soranlardan. Yanıma oturan kuzenim ise lise terk, hayatı boşlayan ve inanın tanısanız çok seveceğiniz bir insan. Aha işte burada dananın kuyruğu kopuyor o hırslı, başarılı diye hatırladığım iki çocuk yerine kuzenimle konuşmayı tercih ediyorum. (Ki kendisine buradan selam çakarım, satrancın bile şans oyunu olduğunu iddia eden uzun uzun düşünmeden her seferinde karşısındakini yenen, tek derdi de tuttuğu takım olan aylak.) Burada bilinçaltımı doğru seçimi için kutluyor sıkıcı insanlardan uzaklaşıyorum. Hıh!
Rüyamın son sahnesine gelecek olursak çantayı açıp içine eşyalarını doldurmak... Freud'a göre çanta kadın cinselliğidir ya da öyle bir şeyler işte bilen bilir. Aman Freud bir çekil aradan diyor ve çantaya koyacak peçete aramayı da minareye kılıf aramayı da rüyaya yorum aramayı da bırakıyorum.
Uzun lafın kısası; hayrola.

Not: bu arada başlığım da geçenlerde burakaksak'ın bir tweetinden araklama. Kendisine selam çakarım. Rüyamda at görürsem sorumlu onu tutarım.

8 Mart 2012 Perşembe

40 kere

Pozitif bir insan oldum diye jüri temalı yazı yazmayacağımı sandıysanız yanılıyorsunuz.
'Son jüri' temalı bir yazı yazacağım günü ise sabırsızlıkla bekliyorum. Hatta mümkünse 'annneee bittiiii' başlığı atıp kendi çapımda bir espri ile de bunu kutlarım.
Şimdi bilmeyenler için özet geçiyorum. Geçen pazartesi itibari ile 'pozitif' bir insan olmaya karar verdim. Nasıl olcak o öyle 'The Secret' mı? diyeni döverim. Olayım karmayla, the secretla, evrenin geri dönüşüyle, kozmik teori vs. ile ilgili değil uzağa gitmeyelim biz bunu yurdum insanından sokaktaki teyzeden öğrendik 'Evladım 40 kere dersen gerçek olur.'
Yok ben şöyleyim yok böyleyim yok şunu yapamıyorum yok bunu yapamıyorum, lanet olsun bu hayat tadındaki  söylemlerimden sıkıldım. Düşünün çevremdeki insanlar nasıl bunalmıştır. Ben de artık Pollyanna olmaya karar verdim. (Şu güne kadar okuduğum tüm kitaplar içinde en nefret ettiğim karakterdir desem inanır mısınız bilmem ama artık ona da bir şans veriyorum.)
Şimdii yazıyı uzatmıyorum pazartesi jürim var ve tek korkum Erdal Hocaya 'Erdal Bakkal' demek.

Not: Niye buralardasın ders çalışmıyorsun dersen çalışıyorum, çalışacağım. Henüz elimde hiçbir şey olmayabilir ama kafam dolu, şahane,muhteşem. laylaylaylay...