26 Mayıs 2013 Pazar

okuma burgacı

Tutunamayanlar'ın ardından her ne kadar yok Selim Işık şöyle yok Turgut Özben böyle diye ileri geri konuşmayacağım desem de bazı karakterlerle tanıştıktan sonra onları akla getirmemek çok zordur, hele bir de romanları, öyküleri gerçek hayatın bir parçası sayan her an bir karakterle karşılaşacağınızı düşünen biriyseniz bu çok zor. Bu yüzden bu yazıya da Selim Işık ve kitap okuma devrelerinden bahsederek giriş yapıp çok farklı yerlere açılacağım için bana kızmayın.

'Hayatının devrelerle anlatılmasını isterdi Selim. Wilde devri, Gorki devri gibi.'
...
'Bu devirlerin sayısı, sonradan o kadar arttı ki izleyemez oldum. Bir hafta süren devreler bile oluyordu. Her devrenin tek özelliği vardı: bir önceki devrenin şiddetle reddi. Fakat Selim, bütün devreleri arasında benzerlikler bulurdu; eski devrelerini yenileriyle uzlaştırmaya çalışırdı farkında olmadan...'

Benim böyle devrelerim oldu mu acaba diye sordum kendime, şöyle bir okuduklarıma göz attım. Çok satan gerilim kitaplarıyla klasik romanları aynı dönemde okuduğumu görüp yok böyle bir şey diyordum ki uzun bir aradan sonra bilim kurgu ve polisiyeye dönüş yaptığımı fark edip 'aslında varmış' aydınlanması yaşadım. Ama belli ki bu devreler de belli belirsiz.

Uzun lafın kısası ben bu aralar fantastik, bilim kurgu ya da polisiye meraklısı oldum. Hem bu heyecanıma cevap verebilecek hem de beni edebi hazdan mahrum bırakmayacak eserler bu kastettiklerim. Önerilerinize açığım. (Şöyle ki bir Ahmet Ümit polisiye değildir, Dan Brown onun üst mertebesidir ama benim istediğim değildir. Fantastik denilince aklına sadece vampir kitapları gelen fikrini kendine saklasın gibi. ) Distopya ve ütopyalar da bu aralar ilgi duyduklarımdan.

Bir de başlı başına bir kategori olan Edgar Allan Poe. (uzun bir girişten sonra nihayet ana konuya geldik)
Küçükken öykülerini derlemeler içinde okuduğum bir yazar Edgar Allan Poe ama nedense okuduğum iki üç öyküyle yetinmişim. Bugün 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni bitirirken nasıl da geç kaldığımı fark ettim, nasıl daha önce okumamıştım bu öyküleri? Hem de dedektiflik hikayelerini seven biriyken hem de bu öykü ilk dedektiflik öyküsü diye geçerken?
Yalnız Morgue Sokağı Cinayeti değil kitaptaki diğer öyküler de oldukça etkileyici. Korku ögelerinin gerçekçiliği ise öyküleri bambaşka bir yere koyuyor.Bir yandan 'evet böyle bir şey olabilir.' diyorsunuz çünkü anlatılan ne bir hayalet ne de doğa üstü başka bir varlık, bir yandan da 'hayır, bunlar deli saçması' demek istiyorsunuz ya da bir edebiyat harikası, seçim size kalmış. Doğa mı insan mı güç mü akıl mı soruları çerçevesinde gelişiyor sanki öykülerin çoğu. Pozitif düşünce, insanın akılla hakimiyeti, planlı delilik...ölüm, ölüm ve yine ölüm.

İçimde tüm öykülerini okuma isteği, fonda şiirlerini dinliyorum. Bir de acaba birkaç bölüm izleyip de bıraktığım 'Following' dizisini izlesem mi diyorum. Vazgeçiyorum. Kitabı okumadan önce 'güzel dizi yaa izlenir bu.' diyordum ki şimdi pek emin değilim edebiyat tutuculuğuma bürünüyorum.(Ben yine diziye bir şans daha veririm.) Zaten bu konuda çok da tutucu olduğum söylenemez güzel uyarlamalara, hakkını veren ilhamlara can feda örneğin defalarca izlediğim halde bıkmadığım Tim Burton'ın ilk denemelerinden kısa filmi Vincent'ı sizin de izlediğinizden emin olmama rağmen paylaşmak istiyorum. Bir de küçük bir alıntı yapıyor ve susuyorum.

'Ta sonunda intikam alacaktım; bu kararım kesindi- kesinliği biraz da herhangi bir tehlikeyi göze almak istemememden geliyordu. Sadece cezalandırmak yetmezdi, kendime bir suç yüklemeden cezalandırmalıydım. Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.' (Amontillado Fıçısı öyküsünden, sf.131, Morgue Sokağı Cinayeti, Notos Kitap)





(Yazımın altına şu notları eklemeyi alışkanlık haline getirdim ne kadar gereksiz olsalar da. Mesela şu anda yazacak hiçbir şey bulamadığımı yazmak istiyorum. Sevgiler.)
(Aslında yazacak şeyler bitmiyor. Mesela başlık nereden çıktı diye merak eden olursa, Maelström'e Düşüş öyküsünde çevirmen Memet Fuat bu kelimeyi kullanmış, çok hoşuma gitti. Hazır okuma devirlerinden döngülerinden de bahsetmişken neden bir okuma burgacı olmasın?- bunun üzerine neler yazılır neler de ben sözü uzatmayayım- yeniden sevgiler.)







23 Mayıs 2013 Perşembe

'bat dünya bat'


Sonda söylenecek lafı başta söyleyenlerden, eşeğe tersten binenlerden görüldüğü üzere gündüzuyuyupgeceoturangillerdenim. Her işim ters olsaydı bunda bir düzen olurdu ya o düzeni de tutturamayanlardanım. Oblomov'um derim ama Oblomovluk Oblomov'u bitirememektir kendimle çelişirim. En sevdiğim kitaplardandır 'Karamazov Kardeşler' ama söylemeye utansam da hala 'Suç ve Ceza'yı okumadım. Ecinnilerden Budala'ya Beyaz Geceler'den Öteki Ben'e uzanan Dostoyevski maceramda 'Suç ve Ceza'yı atladım. Alacağım hazzı ertelemek mi dersiniz, yüzleşmeye korkmak mı dersiniz bilmiyorum elbette zamanı gelecek, yarım bıraktığım Faust, Yeraltından Notlar ve nicesi 'İşte şimdi hazırsın bizimle buluşmaya' diyecek. Eminim sitem edecekler 'sen ki en değersiz kitapları bile yarım bırakmayan sen ki eline geçeni okuyan açgözlü okur bizi niye bıraktın?' diyecekler. Ben de 'çocuktum' diyeceğim.

Evet gerçekten de 'büyüyünce okuyacağım.' diye yarım bıraktığım kitaplarım oldu. Çoğu zaman 'beni aşan' kitapları okusam da yer yer haddimi bildim. Bazen de yarım bırakmak zorunda kaldığım kitaplar oldu. Misafirliğe gittiğin bir evde okunacak bir kitap değildir 'Çanlar Kimin İçin Çalıyor.' Ama eğer evde bulduğun tek kitap oysa ve sıkıcı bir ev oturmasında yalnız kaldıysan çok fazla seçenek yoktur. Ya mutfağa gidip annenle akrabaların başka akrabalar üzerine yaptığı ama lütfen asla dedikodu olmayan konuşmaları dinleyecek ya da yarım kalacağını bildiğin bir kitaba başlayacaksın. Evden ayrılırken de iki seçeneğin vardır aslında ya kitabı ödünç alacak ya da terk edeceksin neden bilmiyorum terk etmiştim. (Bu kitabın hikayesi çok daha ilginçtir ve başka bir yazının konusudur aslında. Misafirlikte okuduğum ve ayrılmak zorunda kaldığım kitabın aslında babama ait olması gibi ironik bir gerçeği sonradan öğrenmem ama kitaba hala kavuşamamış olmam gibi.)

Bu şekilde yarıda bıraktığım başka kitaplar da oldu. Ama en acısı kütüphanede tek bir kopyası olduğu için ben bitirmeden elimden alınan 'Tutunamayanlar'dı. Kitap 'Amaan ben de gider kendime alırım.' diyemeyeceğim kadar pahalıydı ve ben de aklı sıra okul kütüphanesine trip atıp o kitabı tekrar istemeyecek kadar gururluydum. Ayrıca aklımca sinsi bir plan yapıp madem ben okuyamadım başkaları da okuyamasın diyerek kitabı sürekli istek listesinde tutmayı da başaramamıştım. Şansımı bir kez daha deneyip bu sefer de 'Tehlikeli Oyunlar'ı aldım kütüphaneden. 15 gün içinde okurum zaten dedim ama olmadı. Onunla da başıma aynı şey geldi. Tıpış tıpış kitabı teslim ettim. Ben artık Tutunamayanlar'a tutunamayan Tehlikeli Oyunlar'a dahil olamayandım. Ama gel gelelim ters bir insan olduğum için Oğuz Atay'ı bu kitaplarıyla değil de 'Bir Bilim Adamının Romanı' ile tanımıştım. Ardından da Korkuyu Beklerken'i okumuş Oğuz Atay hayranı olmuştum. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'ı tadımlık okumalarım ise merakımı törpülemişti.

Artık tamamlamanın vakti gelmişti. Nisandan beri elimde olan kitap arasına sıkıştırdığım yüzlerce post-itle bugün itibari ile bitti. Kitabı bitirdikten sonra ön sözü okurken hızımı alamayıp kitabı tekrar okumaya başladığımı fark ettim. Bu etkiden kurtulmak için ya hemen başka bir kitaba geçmeli ya da yazmalıydım.
Ama ne yazacaktım? Oğuz Atay ismini duymayan insanlar gibi Olric'li alıntılar mı yazacaktım ya da 'Ben de o ansiklopediye eklenmeliyim ben de Selim Işık'ım ben de Süleyman Kargı'yımlı cümleler kurup tüm tutunamayanların kemiklerini mi sızlatacaktım? Yoksa işin ehli amcalar teyzeler gibi dönemin Türkiyesi'nin nasıl yansıtıldığını mı anlatacaktım, ne haddime! Otopsi yapmak bana düşmez düşmesin de, ama Turgut musun Selim mi? tartışmalarına da girmeyelim mümkünse. Sevdiğimiz diziden karakter mi seçiyoruz canım. (Bilenler bilir bu canım tanıdık bir canım'dır.) Sadece yazmak istediğimi yazacaktım.

Sanırım öyle de oldu. Yazdıkça duruldum. Belki uyurum.


(Yine hiç okunmayacak bir saatte yazdım ya kendimi tebrik ediyorum. Hala yatmayanları öpüyor, erken kalkanların da güne bu yazıyı okuyarak başlamalarını tavsiye etmiyorum ki yazıyı baştan sona okuduğunuzu düşünürsek artık çok geç.

Madem konu Tutunamayanlar'dı niye alakasız bir yerden girdin konuya diye merak eden olur diye bir not eklemeyi de görev bildim. Bu kişi ya benimle tanışmıyor ya da ilk defa yazdığım bir şeyi okuyor. Ona bu yazının şu saatte yazabileceğim en konu bütünlüklü yazı olduğunu belirtirim.

Bir de, evet başlık bulma konusunda biraz kıtım ya da tembelim ya da her neyse, Turgut Özben'e saygılar.)











2 Nisan 2013 Salı

ya da zor ölüm

'Ben bu filmi izlemiştiiiiiim' diyerek salondan kaçıyorum. Filmin adı 'zor ölüm' ya da 'görevimiz tehlike'. (Hangisi derseniz tam emin olamıyorum ama ikisini de izlemediğim için bana aynı geliyorlar şu anda. Oysa bilinçaltım muhtemelen seçici olmuş ve o ismi oraya boşuna koymamıştır.)

Rüyanın sonunu anlattım aslında ama bildiğiniz gibi sonunu da başlangıcını da tam olarak bilmiyorum. İnsanlarla bir sinema salonunda bekliyoruz, salonun önlerindeyim derken bir huzursuzluk ve salonun arkasında bir kapı açıyorlar, görevli herkesi oraya çağırıyor. Böylece başka bir salona geçiyoruz. Geç kaldım ya da diğer salonda öndeydim burada arkadayım, yerim değişti huzursuzluğuyla koşturdum ve salona girdiğimde salonun boş olduğunu gördüm. Arkadan 3. sıraya yerleşiyorum ve amfi tiyatro şeklinde yapılmış yükseltilmiş kırmızı basamaklara uzanıyorum. Tam izlemek için kurulmuşken film başlıyor vee başlangıçta anlattığım gibi kaçıyorum. Ama ne kaçış! Hem de kaçış bahanem 'Bu filmi izlemiştim', oysa ne gerçekte ne de rüyamın gerçekliğinde bu filmi izlemedim.

Rüyamda yalan söylemem kendimi kandırıp durmamın bir kanıtı mı? Sinema  salonları (tercihlerim), sinema görevlisi (yol gösterici), film (sonuç), kaçış (pişmanlık) ne anlama geliyor olabilir? Bir filmi/kitabı çeşitli katmanlardan yorumlamak gibi rüyamı da yorumlamaya kalkışsam...Belki de hiçbir anlamı yoktur. Geçen yıl bu zamanlarda film festivalinde bilet kesiyordum ve şu anda festival ruhundan uzağım. Belki de sadece buna dair bir rüyadır.

(rüyamı buraya yazma, ya da yayınlama konusunda kararsız kaldım. Bilincim zaten internette kol gezerken, twitter olsun facebook olsun, dil sürçmelerine bile mahal vermeden bir yüzümü yansıtırken kalkıp bilinçaltımı da açığa çıkarmam niye? ah ahhhh asla gizemli bir insan olamayacağım!)

( Bir de lütfen kiplere takılmayınız efendim. Geniş zamandan geçmiş zamanın rivayetine kadar çeşitli zamanlarda yazmış olmamı beceriksizliğime bağlamayın. Bilinçli yaptım ben onu rüya anlatısı ya şimdi bu, bu yüzden zaman da değişiyor falan dersem de kanmayın, yazıma dönüp eksiklerimi düzeltmeyecek kadar tembel olduğumu düşünürseniz de çok üzülürüm bak. Siz iyisi mi 'sen yazana kadar fark etmemiştik' deyin.)










22 Mart 2013 Cuma

Harikalar Odası 'bengi dönüşün baş döndürücü tinselliği...'


Arka kapağındaki yazım hatası yüzünden bir türlü almak istemediğim, ilk baskı ile ikinci baskı arasında 6 yıl olduğunu gördükten sonra yeni bir baskı için 6 yıl bekleyemeyeceğimi anladıktan sonra aldığım bir Perec kitabından bahsedeceğim. Harikalar Odası, özgün adıyla 'Un Cabinet D'amateur' ya da başka bir deyişle 'tablo içinde tablolar'.
Perec'in oyun içinde oyun, kurgu içinde kurgu, kelime içinde kelime labirentlerini bilenler bilir. Perec'in alaycılığı ise bambaşka bir yazı konusudur. Hepsini içinde barındıran bu incecik kitap da her Perec kitabı gibi okuduktan sonra 'bitti' diyemeden 'tekrar okunacaklar' rafına koyduklarımdan. Bir de hakkında bir şeyler yazmadan birilerine anlatmadan duramam dedirtenlerden.
Bir sergi haberiyle başlar kitap, bir koleksiyoncunun en ünlü eseri 'Harikalar Odası' adlı tablosunun sanat dünyasında yarattığı etkiden bahseder. Ardından koleksiyondaki eserleri tüm detaylarıyla anlatır. Ne zaman yapıldılar ne zaman koleksiyoncunun eline geçtiler, bir müzede sesli rehberden duyabileceğiniz ayrıntılar ya da bir katalogda olması gereken ebat, yapılış türü gibi bilgiler hatta sadece kulaktan kulağa aktarılabilecek dedikodular...
Sonuçta 'kurgu' bu diyerek hiçbir sanatçıyı ve tabloyu gerçekmiş gibi düşünmeden okumaya başlasanız bile çok geçmeden Perec anlatımı nedeniyle o tabloları daha önce gördüğünüze yemin edebileceksiniz. Bir süre sonra tanıdık isimlerle karşılaşıp şüpheye düşecek gerçekle kurgunun ayrımını yapamayacaksınız, derken kurgunun sahteliğiyle başka bir katman açılacak. 'Mış gibi yapmanın getirdiği haz' diyecek Perec ve belki de siz de benim gibi 'Acaba okumuş gibi mi yaptım?' diyerek şüpheye düşeceksiniz.
Kitabı kapattıktan sonra ilk işim bahsedilen tablolar hakkında araştırma yapmak oldu, Bir kurgu kasabasını google earth'te aramak seninki manyak mısın? diyenler olabilir ama biraz da Perec oyunculuğundan haberdar olduğumdan karşıma bir şeyler çıkacağını biliyordum. Bahsedilen ressam bir yazar olabilirdi, ünlü bir aşçıyı bilim adamı gibi göstermiş olabilirdi Perec. Çok uzaklara gitmeden kısa bir araştırma ve biraz da çeviri yardımıyla wikipediadan tablolara ulaştım ve okudukça daha da eğlendim.
Kitabı okuduktan sonra bir sergiye gidip kitaptaki gibi eleştiriler yapmaya çalışıp (bengi dönüşün baş döndürücü tinselliği...'gibi) tablolara hikaye uydurmayı bile denedim. (Bunu yaparken bir arkadaşınız da size eşlik ederse sessiz sergi salonundan kahkahalar nedeniyle kovulabilirsiniz.)
Sanatın iki yüzlülüğü, sahte dünyanın sahte anlatısı, kelimelerin çizimi...Kısacası bu adamı da kitaplarını da seviyorum.
Bir de elim değmişken 'harikalar tablosu' örneklerinden topladım.
(İsimlerini de yazsaydım emeğe saygı diyerek teşekkürlerinizi alabilirdim belki ama şu an tembelliğim ağır basıyor, bir ara mutlaka yazacağım.)























8 Şubat 2013 Cuma

Bunker Tepesi Düşleri

Arturo Bandini daha az portakal yiyor, daha iyi giyiniyor, zina yaptı diye deprem olduğuna inanan adam değil o şimdi bir garson kızın peşinden deli divane koşan toy da değil. Biraz büyüdü, artık sevişmekten korkmuyor ama yine kaçıyor bazen, onu büyük günahlardan koruyan Tanrı'sına.
Tanrıyla pazarlığı hiç bitmiyor oysa istediği tek bir şey var, iyi bir yazar olmak.
Hani çok yakından tanıdığınız birini yıllar sonra görürsünüz ve onun o tanıdığınız kişi olmadığını düşünürsünüz ya...Hani oturup biraz sohbet edince ondaki yenilikleri benimsedikçe 'aslında hiç de değişmemiş.' dersiniz ya... Hangisidir doğru olan? 
'Toza Sor'la tanıştığım Arturo Bandini'nin bende çok özel bir yeri var. Kolay mı, o koskoca 'Minik Köpek Güldü'nün yazarıydı. Ne balık ne kuştu. Bunker Tepesi Düşleri'nde ise Arturo Bandini yine bir pansiyon odasında karşılaştığım eski dosttu. Değiştiğini düşündüğüm ama yine de sevdiğim bir dost. Bunda Bunker Tepesi Düşleri'nin yazarın son kitabı olmasının da etkisi vardır muhtemelen. Belki John Fante de yaşamına veda etmeden önce Arturo Bandini ile tekrar yüzleşiyor onu biraz değiştiriyordu.
Arturo Bandini kazansa da 'kaybeden'dir. Holywood'da da olsa, Colorado'da kendi evinde de olsa 'öteki'dir.  Çok para kazansa da 'meteliksiz', işi olsa da 'aylak'tır. Ama Arturo Bandini'nin asıl alıp veremediği 'aitlik' kavramıdır.
Gel gelelim 'Bunker Tepesi Düşleri' bir 'Toza Sor' değil. Yine sevdim, yine o samimi anlatımla Avi Pardo'nun güzel çevirisiyle kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim; ama bir şeyler eksikti bu kitapta. Toza Sor'daki büyü yoktu. Tanışmanın verdiği o heyecan yoktu. 'Bunker Tepesi Düşleri'ni okurken hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim ama belki de ben değişmişimdir. 


''yazmaya başladım...

Şöyle bir göz atıp dudaklarımı yaladım. Bana ait değildi, ama canı cehenneme, insan bir yerden başlamalıydı.''





3 Şubat 2013 Pazar

anladığım tek şey hiçbir şey anlamadığım


Geçenlerde bir arkadaşla bir tartışmaya giriştik sanki daha önce hiç tartışılmamış gibi sanki bir doğrusu varmış da o akşam o doğruya ulaşabilecekmişiz gibi hararetle konuştuk sanat, anlam ve haz üzerine. 'Ne olmuş anlamıyorsak, bazen anlamasak da sevebiliriz' dedim, alaycı bir tavırla romantiklikle suçlandım. Anlamı aramak ve anlamadığının bilincinde olmak, o eksiklik duygusu ama eksikliği fark etmenin verdiği bir artılanma hazzı. Bazense tamamen 'hiç'lik. Arkadaşa katılmıyor değildim, elbette anladıkça daha çok sevecektik.

Özellikle modern sanatın getirdiği 'ben bundan şunu anladım' hissini yaşadıkça kendimizi üstün görecek belki de başkalarını aşağılayacağız. 'Onlar ne anlar sanattan, edebiyattan...' diyeceğiz. Bunu ben de yaparım ne var bunda demek yerine düşüncenin çıkış noktasını kavrayacak, uçsuz bucaksız göndermelerle bilgi dağarcığımızı sınayacak ve kendimizi oradan oraya savuracağız. Bazen de 'ben bunu anlamıyorum.' diyecek ve sıkılacağız. Anlamıyorsak, bir 'anlam' ifade etmiyorsa pes edip gideceğiz. Çünkü 'anlam' asıl olandır.

'Bir kitabı anlamadan anlatımını sevmek, bir ressamı anlamadan resmini sevmek mümkün değil midir?' Bence bu mümkündü. Ona göre ise bırakın bir kitabı anlamayı yazarını da tanıyacak, hayatını, yaşamını bilecektik başka türlüsü mümkün değildi. İmzasız bir tablo asla bir anlam ifade etmeyecekti.

Belki de ben cahilliğimi örtbas etmek, kendimi geri zekalı gibi hissetmemek için 'her şeyi de anlamasak olur canım' diyordum. Eleştirmenlerin saatlerce konuştuğu, yazdığı bir filmden, onların yaptığı hiçbir çıkarımı yapamadığım halde etkilenme hakkım yoktu. Bu film güzel diyemezdim, çünkü anlamamıştım. Ya 'anlamak' fiilinden farklı şeyler 'anlıyorsak'?

Bu konuşmanın üzerinden kısa bir zaman geçti ki bir kitabı çok da 'anlamadan' bitirdim. Ve kitabı sevdim. Nasıl mümkün olabilirdi bu? Tol, siyasi bilgi birikimi çok iyi olan, tarihi yalayıp yutmuş, felsefenin dibine vurmuş birisi için muhteşem ya da basit ya da her neyse ama kesinlikle 'anlamlı' bir roman. Benim gibi bu kitaba haksızlık yapan ve araya başka kitaplar, olaylar sokarak kitabı bir ayda bitiren, üstüne üstlük bazı konularda kara cahil olan benim içinse muhteşem bir üslup. Ama sadece o kadar da değil var bir şeyler var ama adlandıramıyorum.

Bu noktada tekrar tartışmamız aklıma geldi, bu kitabı yeteri kadar anlamadığım için yeterli hazzı da alamazdım almamalıydım. Yarıda bırakıp atmalıydım; ama atamadım, bir hafta ara verdiğim için kim olduğunu dahi unuttuğum bir karakterin hikayesini yüksek sesle okudum, okumaktan zevk aldım. Bu hissi nasıl yok sayabiliriz?


(Not: Kitapla ilgili bir yazı yazacağım diye oturdum bambaşka bir yazı yazdım. Belki de yazı boyunca kendimle çelişip durdum, hiçbir şey anlatmadım. Ama ne fark eder eğer bir şeyler anlatabildiysem ne mutlu bana ve eğer bir şeyler anlatmadıysam da yine ne mutlu bana çünkü şu cümleye kadar okuduysanız anlamsız cümlelerime değer vermişsiniz demektir. )


2 Ocak 2013 Çarşamba

Kitaptan Korkun!


Öyle ya kitap bilgidir. Kitap başka bir fikirdir. Ya sizden farklı düşünen insanlar varsa? Haşaa!
Ben okuma yazmayı öğrendiğimden beri elime geçen her şeyi okudum. süt şişesindeki 'pastorize edildiğinden yağı üzerinde birikmez'den tutun takvimlerin arkalarındaki fıkralara kadar. Gazetelerden tutun, el ilanlarına kadar. Ve peygamberlerin hayatlarından tutun evrim teorilerine, sağcı/solcu/dindar/ateist/bilmemneci diye yaftalanmış yazarlara kadar. Ailem okuduğum hiçbir kitaba karışmadı. Nasıl yani seni başıboş mu bıraktılar ya yanlış şeyler okuduysan! Ya müstehcense okudukların ya ya...
Babam Can Yayınları Çocuk kitapları serisi almıştı, güzel bir çantada dolusu kitap. Okur, okuduklarımı anneme anlatırdım. Kimini severdim kimini çok çok severdim. Bir gün elimde Aziz Nesin'in bir kitabı, annem biraz hoşnutsuz, bu adam dinsiz, okuma gibi bir şeyler dedi ben bozulsam da daha da büyük bir şevkle okumaya devam edip 'banane' deyince annem de üstelemedi ve ekledi 'Gerçi baban çok sever.' Böylece büyüklerimin de tüm kitaplar gibi fikir ayrılığına düştüğünü öğrenmiştim. Nasıl bir atasözünün tam zıttı bir anlama gelen başka bir atasözü varsa farklı farklı kitaplar, yazarlar ve düşünceler vardı. Farklı farklı kahramanlar vardı.
Ve ben hiç kitap ayırt etmedim. Arkadaşlarımdan, okul kütüphanesinden oradan buradan çeşitli kitaplara ulaştım. Annemin de ilk ve son sansürü olmuştu, onu dinlemeyeceğimi anlamıştı. Okudukça hayal gücüm arttığı gibi idrak gücüm de arttı. Ve tabii kafam da buna paralel daha çok karıştı ki ne yalan söyleyeyim kafam hala karışıktır.
Eğer ailem bana sansür uygulasaydı ne bileyim sadece bir ideolojiye bir dine ya da bir ahlaka uygun kitaplar okutsaydı kafam karışık olmayacaktı. İnsanları anlamaya çalışmayacak, benim gibi düşünmeyenlerin olduğunu bilmeyecektim. Ve mutlu olacaktım. Evet Kitaptan korkun! Kitap düşüncedir. Kitap mutsuzluktur.
En sevdiğim kitabın ırkçılıkla suçlandığını öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım. Uzun Çoraplı Kız Pippi ırkçıydı. Hadi oradan! Şeker Portakalı ahlaksızmış. Hadi oradan! Fareler ve İnsanlar müstehcenmiş. Hadi oradan! Ve daha neler neler.
Siz kitaplara art niyetlerinizle, kalıplarınızdan bakıyorsunuz. Bir çocuğun sınırsız ve özgür ruhundan değil. Siz kelimelere baktığınızda sadece kendi düşüncelerinizi görüyorsunuz. Ve bir makine gibi işlemeye başlıyor beyniniz artılar ve eksiler derken kitap yüzünüze ayna tutuyor. Siz kitapta sadece kendi yüzünüzü görüyorsunuz. Kendi ahlaksızlığınızı. Çocuk ise o kitaplara geniş bir kalple, henüz kalıplaşmamış bir zihinle bakıyor ve insanlığı görüyor.
Şeker Portakalını okuyalı çok oldu, Fareler ve İnsanlar'ı da. Ama tek hatırladığım ikisini okurken de ağladığımdı. Ahlaksızlık mı ağlatmıştı beni, müstehcenlik mi?

Ahlak kavramına değinmek istemiyorum. 7. sınıfa giderken okuduğum kitapları 'Şeker Portakalı'na müstehcen diyen anne okusa kalp krizi geçirirdi sanırım. Hele lisede okuduklarım! Ben kitaplarda fikirleri ararken onun yasaklarla büyütülen çocuğu 'kih kihhh bak bu sayfayı işaretledim burada sevişme anlatılıyor.' 'Bak meme yazıyor!' diyecek büyük ihtimalle. 'Kitap zevk vermiyor yaaaa' diyecek açacak entrikalı bir dizi izleyecek sonra da. En ahlaklı olanından.

Konu kitap olunca, yasaklar olunca bir bütünlük kuramıyorum yazdıklarımda oradan oraya atlayasım geliyor. Ona buna çemkiresim geliyor. Kitap ve yasak kelimelerini yan yana getirmek istemediğimden belki de bu tavrım. Düşüncelerimi toparlayamıyorum.

Ne yani her önümüze geleni okutalım mı çocuğa diyenler keşke okutsanız. Keşke o çocuk gerçekten 'Her' fikri bilse. O zaman düşünmeyi de bilir, kendi yolunu, ahlakını seçmeyi de. Küfür yasak ve çekici değilse o çocuk o kitaptan küfürü değil insanlığı alır. Sonra da kitap okumayanların bu kadar küfrü ve ahlaksızlığı nasıl bildiğine şaşırır. bak sen!