8 Şubat 2013 Cuma

Bunker Tepesi Düşleri

Arturo Bandini daha az portakal yiyor, daha iyi giyiniyor, zina yaptı diye deprem olduğuna inanan adam değil o şimdi bir garson kızın peşinden deli divane koşan toy da değil. Biraz büyüdü, artık sevişmekten korkmuyor ama yine kaçıyor bazen, onu büyük günahlardan koruyan Tanrı'sına.
Tanrıyla pazarlığı hiç bitmiyor oysa istediği tek bir şey var, iyi bir yazar olmak.
Hani çok yakından tanıdığınız birini yıllar sonra görürsünüz ve onun o tanıdığınız kişi olmadığını düşünürsünüz ya...Hani oturup biraz sohbet edince ondaki yenilikleri benimsedikçe 'aslında hiç de değişmemiş.' dersiniz ya... Hangisidir doğru olan? 
'Toza Sor'la tanıştığım Arturo Bandini'nin bende çok özel bir yeri var. Kolay mı, o koskoca 'Minik Köpek Güldü'nün yazarıydı. Ne balık ne kuştu. Bunker Tepesi Düşleri'nde ise Arturo Bandini yine bir pansiyon odasında karşılaştığım eski dosttu. Değiştiğini düşündüğüm ama yine de sevdiğim bir dost. Bunda Bunker Tepesi Düşleri'nin yazarın son kitabı olmasının da etkisi vardır muhtemelen. Belki John Fante de yaşamına veda etmeden önce Arturo Bandini ile tekrar yüzleşiyor onu biraz değiştiriyordu.
Arturo Bandini kazansa da 'kaybeden'dir. Holywood'da da olsa, Colorado'da kendi evinde de olsa 'öteki'dir.  Çok para kazansa da 'meteliksiz', işi olsa da 'aylak'tır. Ama Arturo Bandini'nin asıl alıp veremediği 'aitlik' kavramıdır.
Gel gelelim 'Bunker Tepesi Düşleri' bir 'Toza Sor' değil. Yine sevdim, yine o samimi anlatımla Avi Pardo'nun güzel çevirisiyle kitabı okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim; ama bir şeyler eksikti bu kitapta. Toza Sor'daki büyü yoktu. Tanışmanın verdiği o heyecan yoktu. 'Bunker Tepesi Düşleri'ni okurken hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim ama belki de ben değişmişimdir. 


''yazmaya başladım...

Şöyle bir göz atıp dudaklarımı yaladım. Bana ait değildi, ama canı cehenneme, insan bir yerden başlamalıydı.''





3 Şubat 2013 Pazar

anladığım tek şey hiçbir şey anlamadığım


Geçenlerde bir arkadaşla bir tartışmaya giriştik sanki daha önce hiç tartışılmamış gibi sanki bir doğrusu varmış da o akşam o doğruya ulaşabilecekmişiz gibi hararetle konuştuk sanat, anlam ve haz üzerine. 'Ne olmuş anlamıyorsak, bazen anlamasak da sevebiliriz' dedim, alaycı bir tavırla romantiklikle suçlandım. Anlamı aramak ve anlamadığının bilincinde olmak, o eksiklik duygusu ama eksikliği fark etmenin verdiği bir artılanma hazzı. Bazense tamamen 'hiç'lik. Arkadaşa katılmıyor değildim, elbette anladıkça daha çok sevecektik.

Özellikle modern sanatın getirdiği 'ben bundan şunu anladım' hissini yaşadıkça kendimizi üstün görecek belki de başkalarını aşağılayacağız. 'Onlar ne anlar sanattan, edebiyattan...' diyeceğiz. Bunu ben de yaparım ne var bunda demek yerine düşüncenin çıkış noktasını kavrayacak, uçsuz bucaksız göndermelerle bilgi dağarcığımızı sınayacak ve kendimizi oradan oraya savuracağız. Bazen de 'ben bunu anlamıyorum.' diyecek ve sıkılacağız. Anlamıyorsak, bir 'anlam' ifade etmiyorsa pes edip gideceğiz. Çünkü 'anlam' asıl olandır.

'Bir kitabı anlamadan anlatımını sevmek, bir ressamı anlamadan resmini sevmek mümkün değil midir?' Bence bu mümkündü. Ona göre ise bırakın bir kitabı anlamayı yazarını da tanıyacak, hayatını, yaşamını bilecektik başka türlüsü mümkün değildi. İmzasız bir tablo asla bir anlam ifade etmeyecekti.

Belki de ben cahilliğimi örtbas etmek, kendimi geri zekalı gibi hissetmemek için 'her şeyi de anlamasak olur canım' diyordum. Eleştirmenlerin saatlerce konuştuğu, yazdığı bir filmden, onların yaptığı hiçbir çıkarımı yapamadığım halde etkilenme hakkım yoktu. Bu film güzel diyemezdim, çünkü anlamamıştım. Ya 'anlamak' fiilinden farklı şeyler 'anlıyorsak'?

Bu konuşmanın üzerinden kısa bir zaman geçti ki bir kitabı çok da 'anlamadan' bitirdim. Ve kitabı sevdim. Nasıl mümkün olabilirdi bu? Tol, siyasi bilgi birikimi çok iyi olan, tarihi yalayıp yutmuş, felsefenin dibine vurmuş birisi için muhteşem ya da basit ya da her neyse ama kesinlikle 'anlamlı' bir roman. Benim gibi bu kitaba haksızlık yapan ve araya başka kitaplar, olaylar sokarak kitabı bir ayda bitiren, üstüne üstlük bazı konularda kara cahil olan benim içinse muhteşem bir üslup. Ama sadece o kadar da değil var bir şeyler var ama adlandıramıyorum.

Bu noktada tekrar tartışmamız aklıma geldi, bu kitabı yeteri kadar anlamadığım için yeterli hazzı da alamazdım almamalıydım. Yarıda bırakıp atmalıydım; ama atamadım, bir hafta ara verdiğim için kim olduğunu dahi unuttuğum bir karakterin hikayesini yüksek sesle okudum, okumaktan zevk aldım. Bu hissi nasıl yok sayabiliriz?


(Not: Kitapla ilgili bir yazı yazacağım diye oturdum bambaşka bir yazı yazdım. Belki de yazı boyunca kendimle çelişip durdum, hiçbir şey anlatmadım. Ama ne fark eder eğer bir şeyler anlatabildiysem ne mutlu bana ve eğer bir şeyler anlatmadıysam da yine ne mutlu bana çünkü şu cümleye kadar okuduysanız anlamsız cümlelerime değer vermişsiniz demektir. )


2 Ocak 2013 Çarşamba

Kitaptan Korkun!


Öyle ya kitap bilgidir. Kitap başka bir fikirdir. Ya sizden farklı düşünen insanlar varsa? Haşaa!
Ben okuma yazmayı öğrendiğimden beri elime geçen her şeyi okudum. süt şişesindeki 'pastorize edildiğinden yağı üzerinde birikmez'den tutun takvimlerin arkalarındaki fıkralara kadar. Gazetelerden tutun, el ilanlarına kadar. Ve peygamberlerin hayatlarından tutun evrim teorilerine, sağcı/solcu/dindar/ateist/bilmemneci diye yaftalanmış yazarlara kadar. Ailem okuduğum hiçbir kitaba karışmadı. Nasıl yani seni başıboş mu bıraktılar ya yanlış şeyler okuduysan! Ya müstehcense okudukların ya ya...
Babam Can Yayınları Çocuk kitapları serisi almıştı, güzel bir çantada dolusu kitap. Okur, okuduklarımı anneme anlatırdım. Kimini severdim kimini çok çok severdim. Bir gün elimde Aziz Nesin'in bir kitabı, annem biraz hoşnutsuz, bu adam dinsiz, okuma gibi bir şeyler dedi ben bozulsam da daha da büyük bir şevkle okumaya devam edip 'banane' deyince annem de üstelemedi ve ekledi 'Gerçi baban çok sever.' Böylece büyüklerimin de tüm kitaplar gibi fikir ayrılığına düştüğünü öğrenmiştim. Nasıl bir atasözünün tam zıttı bir anlama gelen başka bir atasözü varsa farklı farklı kitaplar, yazarlar ve düşünceler vardı. Farklı farklı kahramanlar vardı.
Ve ben hiç kitap ayırt etmedim. Arkadaşlarımdan, okul kütüphanesinden oradan buradan çeşitli kitaplara ulaştım. Annemin de ilk ve son sansürü olmuştu, onu dinlemeyeceğimi anlamıştı. Okudukça hayal gücüm arttığı gibi idrak gücüm de arttı. Ve tabii kafam da buna paralel daha çok karıştı ki ne yalan söyleyeyim kafam hala karışıktır.
Eğer ailem bana sansür uygulasaydı ne bileyim sadece bir ideolojiye bir dine ya da bir ahlaka uygun kitaplar okutsaydı kafam karışık olmayacaktı. İnsanları anlamaya çalışmayacak, benim gibi düşünmeyenlerin olduğunu bilmeyecektim. Ve mutlu olacaktım. Evet Kitaptan korkun! Kitap düşüncedir. Kitap mutsuzluktur.
En sevdiğim kitabın ırkçılıkla suçlandığını öğrendiğim zaman çok şaşırmıştım. Uzun Çoraplı Kız Pippi ırkçıydı. Hadi oradan! Şeker Portakalı ahlaksızmış. Hadi oradan! Fareler ve İnsanlar müstehcenmiş. Hadi oradan! Ve daha neler neler.
Siz kitaplara art niyetlerinizle, kalıplarınızdan bakıyorsunuz. Bir çocuğun sınırsız ve özgür ruhundan değil. Siz kelimelere baktığınızda sadece kendi düşüncelerinizi görüyorsunuz. Ve bir makine gibi işlemeye başlıyor beyniniz artılar ve eksiler derken kitap yüzünüze ayna tutuyor. Siz kitapta sadece kendi yüzünüzü görüyorsunuz. Kendi ahlaksızlığınızı. Çocuk ise o kitaplara geniş bir kalple, henüz kalıplaşmamış bir zihinle bakıyor ve insanlığı görüyor.
Şeker Portakalını okuyalı çok oldu, Fareler ve İnsanlar'ı da. Ama tek hatırladığım ikisini okurken de ağladığımdı. Ahlaksızlık mı ağlatmıştı beni, müstehcenlik mi?

Ahlak kavramına değinmek istemiyorum. 7. sınıfa giderken okuduğum kitapları 'Şeker Portakalı'na müstehcen diyen anne okusa kalp krizi geçirirdi sanırım. Hele lisede okuduklarım! Ben kitaplarda fikirleri ararken onun yasaklarla büyütülen çocuğu 'kih kihhh bak bu sayfayı işaretledim burada sevişme anlatılıyor.' 'Bak meme yazıyor!' diyecek büyük ihtimalle. 'Kitap zevk vermiyor yaaaa' diyecek açacak entrikalı bir dizi izleyecek sonra da. En ahlaklı olanından.

Konu kitap olunca, yasaklar olunca bir bütünlük kuramıyorum yazdıklarımda oradan oraya atlayasım geliyor. Ona buna çemkiresim geliyor. Kitap ve yasak kelimelerini yan yana getirmek istemediğimden belki de bu tavrım. Düşüncelerimi toparlayamıyorum.

Ne yani her önümüze geleni okutalım mı çocuğa diyenler keşke okutsanız. Keşke o çocuk gerçekten 'Her' fikri bilse. O zaman düşünmeyi de bilir, kendi yolunu, ahlakını seçmeyi de. Küfür yasak ve çekici değilse o çocuk o kitaptan küfürü değil insanlığı alır. Sonra da kitap okumayanların bu kadar küfrü ve ahlaksızlığı nasıl bildiğine şaşırır. bak sen!





24 Aralık 2012 Pazartesi

zamansız okumalar

Okulu başkalarının deyimiyle 'zamanında' bitirdim. Üniversiteyi 2. yılımda kazanmış ama hazırlık okumayarak bu kaybı dengelemiştim. Gerçi hem ilk yılımda kazanıp hem hazırlığı okumayıp hem de okulu üstten ders alarak erken bitirebilirdim. Hatta bununla yetinmeyip okurken çalışabilir ve iş hayatına da 'vakit kaybetmeden' atılabilirdim. Bunları yapmayarak bazılarını hayal kırıklığına uğrattığım yetmiyormuş gibi, bu günlerde 'amaçsız' bir şekilde evde yatarak veya aylak aylak gezerek insanları şaşırtıyorum. Ama nasıl olur? Nasıl hala hiçbir iş görüşmesine gitmem, nasıl hala bir kursa yazılmam, nasıl hala...
Bazıları beni kısmen anlıyor; 'Otur dinlen bir yıl ne olacak' diyor, ya da ne bileyim, 'Bir daha böyle boş vakti nasıl bulacaksın, tadını çıkar.' diyor. Bunların da beni tam olarak anladığı söylenemez ya ama en azından gelecekte çok acayip başarılara imza atacağımı düşünüp şimdi yatmama göz yumuyorlar.
Ama para gerek diyenlere lafım yok, doğrudur para kazanmak gerekir. Ama bir ev kirasına çanta alan bazı kızların 'ayyy çalışmaktan ölüyorum.' temalı cümleleri beni çileden çıkartıyor. Meslek aşkı desen, hani yaptıkları işle mutlu oluyorlar desen yok cevap o da değil. Peki bu insanlar neden hem çalışıp hem de ağlıyor? Bu da yetmiyormuş gibi bana uzaylı gözüyle bakıyor?
Böyle bir dönemde ise ben ne yapıyorum, oturuyorum Katip Bartleby okuyorum. 'Yapmamayı tercih ederim'. Ya da başucu kitabı yaptığım 'Uyuyan Adam'ı ya da şu anda yanımda olan ve beni anlayacağını düşündüğüm 'Oblomov'u...
Hepsi birbirinden farklı bu karakterlere nasıl saygı duymayayım. Muhtemelen okumaya zaman bulamayan, işi uğruna canını vermeye hazır insanlar şu kahramanlarla tanışsa onlara 'salak' der, varsın desinler. Biz çok iyi anlaşıyoruz.
Belki de yaptığım büyük bir hata. Çalışmanın erdemi ile ilgili kitaplar okumalıyım. Belki de tüm kutsal kitaplar bana bu konuda yardımcı olur. Ya da öneriniz varsa alabilirim. Şunu oku ve doğru yola gel derseniz acele edin yoksa ben Kafka'yı dinlemeye devam ediyorum;

''Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle... Dinleme bile, sadece bekle...Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktir kendini sana...Maskesinden sıyrılmak için başka seceneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine...''

Ama bana çalış, çalış diyen ve çalışmayı çok farklı algılayanlara da benim bir iki önerim olacaktır.

'Zavallı dostum, batmışsın sen, boğazına kadar batmışsın batağa, gidiyorsun. Biçare, işinden başka bir şey göremez, duyamaz, konuşamaz olmuş. Ama böylesinin yolu açıktır, yakında büyük işler başarır, en yüksek mevkilere yükselir...Bizde buna meslek sahibi olmak diyorlar. Bunun için zekaya, iradeye, ruha gerek yok; bütün bunlar lüks. Bu adamın hayatı böyle geçip gidecek ve ruhunun birçok yanı hiçbir zaman açılmayacak...'

(Gonçarov Ivan, Oblomov, Türkiye İş Bank. yay., sf:29)

29 Kasım 2012 Perşembe

Doğum günü Vol3

İlk defa bir doğum günümde gerçekten büyüdüğümü hissettim. Ya da büyümek hissedilmez derseniz haklısınız. Belki de 'yaşlandığımı' demeliydim.
Büyümenin hızlı yollarını arayan bir çocuk olmadım hiç, 'Boyum azıcık daha uzasa ya...' diyerek süt içmişliğim varsa da asla basketbol oynayıp iplere asılmak gibi yorucu faaliyetlerde bulunmadım, işin kolayına kaçtım hep. Hızlı büyümek benim için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Bir an önce büyüyüp de dünyayı kurtarma gibi bir hedefim olmadığı gibi annemin büyümem için yememi ön gördüğü yiyeceklere de kanacak değildim. Sadece çocukluk mu? 18 yaşında olmak için can atan arkadaşlarıma da garipseyen bakışlar attığım doğrudur. Gören de 18 yaşına gelir gelmez hepsi araba aldı, senet imzaladı zannedecek; ama doğru ya eğlence mekanlarına girebiliyorduk artık ki benim 'eğlence' anlayışımla hiçbir kesişimi yoktu onların.
Her yaşın ayrı güzelliği var romantikliğini yaşamadan hatta çoğu kez kaç yaşımda olduğumu bile durup düşünerek yaşıyorum. (89 doğumluyum ama kasım ayı hatta erken doğmuşum falan derken haliyle kafası karışıyor insanın.) Ee haliyle geç yaşlanmak gibi bir derdim de yok. (Şimdilik.) Nasıl çocukken her gün boyumu ölçmediysem yaşlanırken de her gün kırışıklık saymam gibi geliyor ama tabi geçmişten bahsetmek kolay, iş gelecek olunca ne olacağı belli olmaz. Ama bedenimle ruhumun kesinlikle paralel zamanlarda yaşadığından emin olabilirsiniz. Çocuk dediğin şöyle olur, genç dediğin şöyle olur kalıplarına pek uymadığım gibi sanırım yaşlı kalıbına da uymam ya da Benjamin Buttonmuşum ben.
Çoğu 'Ee bunlardan banane' denebilecek şeylerle konuyu dağıttığıma göre 'Ha nerede kalmıştık?' Bugün yaşlandığımı hissetmemde. Neden diye soracak olursanız, neredeyse ideale yakın doğum günümden bahsedeceğim. Hiçbir yapmacıklık yok, kitaplarla baş başayım. Doğum günümü zoraki, ayıp olmasın diye kutlayan kimse olmadı. Bir mesaj atayım da kurtulayım diyen de olmadı, böyle günlere ve bana önem veren bir iki arkadaşım aradı, konuştuk. Ailem kız kardeşim hariç bugünün doğum günüm olduğundan habersizdi ki zaten aile bireylerinin doğum günü kutlaması diğer insanlarınkinden daha saçmadır. Sonuçta atsan atılmaz satsan satılmazsın. Mesela annenin 'İyi ki varsın kızım' demesi yerine 'Şu mutfakta bana yardım etsen ölür müsün, bir işe yara.' demesi samimidir. Şimdi bazılarınız sitem edecek; 'ama doğum günleri, hatırlanmak, şımarmak' falan diyecek. Hatırlanmak güzeldir buna lafım yok ama hatırlanan 'ben' olmalıyım, bir tarih değil.
Neden 'ideale yakın' da 'ideal' değil diye soran dikkatli okuyucuya da cevap vermek isterim; ideal doğum günü, doğum günün olduğunun farkına varmadığın doğum günüdür.

(Meraklı olan geçen yıl yazdıklarıma da bakabilir; mesela buna ve buna. Ama o kadar da merak uyandıracağını zannetmiyorum. Bir de ne olur kimse bana 'geçmiş doğum günün kutlu olsun' falan demesin. Bir Behzat Ç olup 'Saçma sapan konuşma' diyebilirim. )
(Doğum günü yazılarım çok tutarsa devamını yazacağım, mesela Doğum günü Vol70'te mumları tek seferde üflemeye çalışırken ölebilirim.)

18 Kasım 2012 Pazar

Deneye Katılım Gönüllüdür


‘Denetleme gereksinimi hepimizin içindeki totalitarizmin bir belirtisidir tabi. Tümüyle özgür, yapılandırılmamış durumlar bizi rahatsız eder. Tıpkı sessizlik gibi’ (Vassaf Gündüz, Cenenneme Övgü sf:52)

Peki ya tümüyle yapılandırılmış ve gözlenen bir durumdan söz ediyorsak? Mesela bir deney ortamı?

‘Deneye katılım gönüllüdür’
‘Deney sırasında deneklerin bazı temel hakları kısıtlanabilir.’ 
‘Deney, denekler tarafından zamanından önce sonlandırılamaz’

Kitap alırken arka kapağı okuyan ama kitabı okumaya başladığında orada yazılanları çoktan unutan biri olarak bu cümleleri okurken de arka sayfada yazanları unutmuştum.  Mario Giordano’nun ‘Deney, Kara Kutu’ adlı kitabının arka kapağındaki tanıtım yazısında; kitapta, 1972 yılında Stanford Üniversitesi’nde hapishanenin insan psikolojisine etkisini araştırmak için gerçekleştirilen ama kontrolden çıkarak 6. Gününde bitirilmek zorunda kalan Zimbardo Deneyi’nden esinlenildiği yazıyor. Başlangıçta atladığım bu deney ve bundan daha önce 1961 yılında yapılan Milgram Deneyi , okumaya devam ettikçe romandan daha çok ilgimi geçti. Kitabı yarıda bırakıp deneyleri araştırmak istedim; ama yine de bunları daha sonra daha ayrıntılı araştırmak üzere bir yere not aldım. Şimdilik Vikipedi bilgisiyle yetinip romandan bahsetmek istiyorum.

Öncelikle İki kere filme alınmış bir roman olduğunu belirtmeliyim. Filmleri de izlenecekler listesine yazdım. Ama izlemeye dayanabilir miyim bilmiyorum. Kitap, kafamı yeterince karıştırıp, insanlığa olan bir gıdım inancımı da söküp aldı. İtaat, otorite, otokontrol, savunma, temel içgüdüler, şiddet vs. derken kitabı hangi ucundan tutsam da neyi nasıl yazsam bilemedim. Denetim altında olma yani din, devlet, toplumsal baskı, psikiyatrinin askeriyle ilişkisi, ezilenin öğrenilmiş çaresizliği, taraf olma, ihanet, iyilik ve kötülük kavramları, iyi ve kötü, ahlaki değerler, cinnet… Bir de tabi hapishane uygulaması, suç ve ceza kavramı… Hakkında uzun uzun konuşmak istediğim bu kavramlardan uzak durup kitabı ruhsuz bir şekilde incelemeye karar verdim. (Aksi halde şunu da mı yazsam bunu da mı yazsam derken tembellik yapıp hiçbirini yazmayacağımı biliyorum. Bir de kitap tanıtım yazısı mı yazsam, kitabı eleştirsem mi yoksa oturup adamakıllı bir deneme mi yazsam diye düşünürken buluyorum kendimi utanmadan. Her seferinde hiçbirine benzemeyen bir şeyler yazdığım halde.)

Eğer ortada sağlam bir konu varsa, yazarın o romanı nasıl kurguladığı benim için iki kat önemli olur. Bir deney raporu okumak çok eğlenceli olmasa gerek. Gel gelelim bir romanın gerçekten yapılmış olan bir deneyden esinlenip de basmakalıp aksiyon- aşk öğeleriyle basitleştirilmesi de hoş değil. Tesadüfler silsilesi, yarım yamalak anlatılmış karakterler… Bunlar beni kitaptan biraz soğuttu evet, ama daha bitirmeden hakkında bir şeyler yazma isteğiyle dolup taştım ki bu da kitabın etkileyiciliğinin bana bir ispatı.

'Ben hep diğerlerinin denek olduğunu düşünmüştüm!' dedi Tode. 'O zaman bu şu anlama...''
''Aynen! Hepimizin denek olduğu anlamına geliyor. Biz hepimiz deneğiz!'' 











23 Eylül 2012 Pazar

bir aylak bir uyurgezer bir istiridye

''        Sen bir aylak, bir uyurgezersin, bir istiridyesin. Tanımlar saatlere, günlere göre değişiyor ama taşıdıkları anlam az çok belli: Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, sadece bekleyişi ve unutuşu istiyorsun. 
          Modern yaşam bu tür eğilimleri genelde pek hoş karşılamaz. Çevrende her zaman eyleme, büyük tasarılara, coşkuya ayrıcalık tanındığını gördün: öne atılan adam, gözlerini ufka dikmiş adam, dimdik ileriye bakan adam. Pırıl pırıl bakış, kararlı çene, kendinden emin yürüyüş, karın içeride. Kararlılık, girişkenlik, ses getiren hareket ve zafer, son derece örnek bir yaşamın son derece berrak yolunu gösterir, yaşam mücadelesinin pek saygıdeğer resimlerini çizerler. Yerinde sayanların ve batağa saplananların düşlerini süsleyen pek kıymetli yalanlar, ihmal edilen binlerce kişinin yitik hayalleri , çok geç gelmiş olanlar, valizlerini kaldırıma koyup terlerini silmek için üstlerine oturanlar. Ama senin özürlere, nostaljiye ihtiyacın yok. Sen hiçbir şeyi dışlamıyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun...''
              (Georges Perec, Uyuyan Adam, sf:20)