21 Aralık 2013 Cumartesi

Neden Yazar Olamam?

Nasıl yazar olunur, şu yazardan yazar olacaklara şu tavsiyeler, yazarda olması gereken özellikler, yazmanın sırları vs. gibi kitapları, haberleri ya da kursları biliyorsunuzdur. Bir taraftan 'Aslında herkes yazar olabilir' düşüncesi aşılarken bir taraftan da 'Herkes iyi yazamaz, hiç kalkışma' tehdidi savururlar. Yaz, hobi olarak yine yaz ama yayınlama, ya da yayınla ama ne bileyim işte okunmayı bekleme. Ya da hayalperest misin? O zaman hayal kırıklığına uğra ve bir trajedin olsun işte bu seni yazar yapacaktır. Okur olmak ise daha karmaşıktır. Daha özneldir ve üzerine daha az ahkam kesilebilir; ama yine de okuduğunu anlama, çözümleme gibi kursların yolundan gitmiyorsanız 'boşuna okuyorsun' damgası yiyebilirsiniz. Aaa ama o kitap çok sesliydi, kafkaeskti, palimpsestti, satır araları vardı?

İşte tam da bu yüzden yani nasıl iyi okur olunur ya da iyi okur nedir gibi çetrefilli sorulara bulaşmayıp yazar olmak üzerine konuşacağım ben de. Oturdum şu ana kadar yapılan genellemeleri, yazarlar üzerine yazıları, basmakalıp düşünceleri gözden geçirdim ve yazar olamayacağım sonucuna vardım. Nasıl yazar olunmaz? Neden yazar olamam? sorularının cevaplarını elimden geldiğince derlemeye çalıştım. Olur da birisi bana 'Neden yazmıyorsun?' diye sorarsa 'Yazsaydım çıldırırlardı.' diyebilecek bir durumda olmadığımdan daha az dikkat çekici, daha az iddialı cevaplar veriyorum:

1. Kendime ait bir odam yok.
2. Etrafında olan bitene benden daha ilgisiz bir insan bulamazsınız. Bankadaki kadının tokası, büfedeki adamın şeytan tırnağı, bebek arabasındaki veledin kabakulağı gibi şeyler hiç dikkatimi çekmez.
3. İnsanların ruh halini onlar söylemedikçe anlamam, insanların yalan söyleyip söylemediklerini de anlamadığımdan asla gerçekten ne hissettiklerini bilemem. Hiç 'hüzünlü bakış' görmedim. Yaşlı göz evet, bayık bakan göz evet ama hüzünlü göz? Hayır.
4. Çok unutkanım, tarih bilgim çok zayıftır, siyasetten 'bu ülkede yaşayıp mutsuz olmama yetecek kadar anlıyorum' o kadar. Yani bu konulara değinen 'göndermeli' herhangi bir yazı yazamam.
5. Az konuşan bir insan olsam şahit olduğum olayları tanıdığım kişileri bir şekilde öykü kahramanı yapardım kimsenin de ruhu duymazdı ama her şeyi herkese anlattığım için yazdıklarımın çıkış noktası hemen anlaşılır ve hiçbir gizemi kalmazdı. Bu yüzden merak uyandıramam.
6. Peki hayal gücü? 'aslında her şey rüyaymış' düzeyinde ki bu da yazar olamamam için bir başka neden.
7. Gerçekleri yazsam? Bir günlüğüm var ki, işkence niyetine insanlara okutturulsa o insanlar intihara kalkışır. (hayır olayın varoluşçulukla bir alakası yok)
8. Psikanaliz, yunan mitolojisi, din felsefesi ve modernizm üzerine söyleyecek bir sözüm yok.
9. Popüler kültürü takip etmiyorum/edemiyorum ama bunu artistlik olarak öne sürebilecek kadar da uzak değilim.
10. Yemek yapmayı bilmiyorum.
11. Ağaçların, çiçeklerin, böceklerin, omurgalıların, balıkların adlarını bilmiyorum.
12. Bir masa benim için yalnızca bir masadır bir yazar içinse hayatın gözler önüne serilmesi ya da bin bir çeşit betimleme (mimar olmama rağmen şu ana kadar 'maun masa' demedim hiç oysa 7987837 kez okudum. Romanlarda masalar maundur.) Bir şair içinse 'Masa da masaymış ha!'
12. İçki kültürüm yok balık ve yemek adlarını bilmediğim gibi içki adlarını da bilmiyorum. (Sevdiğim kadın ve sokak adı da yok ne yazık ki.)
14. Denizcilik olmasaydı dünya edebiyatı eserlerinin yüzde 60'ı da olmazdı. Denize ve denizciliğe dair de hiçbir şey bilmiyorum. Okuduğum onca kitaba rağmen denizde olan her şey 'gemi'dir. Taka, yelkenli, firkateyn, filika (bunu Titanic'ten hatırlıyorum sanki) nedir en ufak fikrim yok. Mürettebat, tayfa ve kıç kelimeleriyle de bu konuda bir şey yazabileceğimi sanmıyorum.
15. Polisiye, aksiyon yazsam? kafam entrikalara hiç basmaz, silah, tüfek bir de kılıç ayrımı yapabilirim belki ama bunları cümle içinde kullanmak bile hoşuma gitmedi 'savaşma seviş'
16. Nee 'seviş' mi! Haşaa ya bir akraban yazdıklarını okursa! Bir cinayet öyküsü yazsan sana katil demezler belki ama bir sevişme mevzu bahisse yandın, vay ahlaksız.
17. Takma isimle yazsam? Kendime takma isim bulamam bir twitter ismi bile bulamayıp ad soyadımla hesap açtım ki nerede mahlas bulmak hem mahlas mı kaldı bu devirde?
18. Sözlük okuyangillerden değilim. Kelime dağarcığım zayıftır. (Sözlük okuyan insan var mı cidden?)
19. Ne şehir ne taşra ne de aradakalmış edebiyatı yapabilirim.
20. Bilimkurgu desek? Kurgu konusunda zayıf olduğumu söylemiştim, bilim de ortaokulda okuduğum bilim çocuk dergisi terk.
21. Fantastik? O konuya hiç girmeyelim.
22. Yazmak için yaşamadığım gibi yaşamak için de yazmam gerekmiyor.
24. Yazmayınca çıldırmıyorum.
25. Yağmurlu havada kahve ve sigara eşliğinde daktilo başına otursam yazabileceğim tek şey gülme efektine ihtiyaç duyan sitcom senaryosu olurdu.
26. Yazmak için bir yere kapansam yazmak dışında her şeyi yaparım. Sporla arası iyi olmayan bir insan olarak amuda kalkmayı bile denerim ama yazamam.
27. Eleştiriye hiç gelemem, o cümle şöyle daha iyi olmaz mıydı diyen birine roman kahramanımın türkçesi çok iyi değil der postmodernizmin tüm nimetlerinden yararlanır ama tutunamam bu nedenle benden yazar olmaz.
28. İlkokulda bulduğum imzayı kullanıyorum, artistik imzam ile havalı imza günleri düzenleyemeyeceğim için yazar olamam.
30. Tür adları konusunda kötü olduğumu söylemiştim, mevsimler, tarihler, saatler kısaca zaman mefhumu konusunda da felaketim. (Görüldüğü üzere yabancı kökenli sözcükleri kullanırken de beceriksizim, pek iğreti durdu.)
31. İtiraf ediyorum lisede intihar temalı bir öykü yazmıştım sırf bu bile yazar olamayacağımın ya da olmamam gerektiğinin ispatı.
32. Tembelim ben bir kere 'yazmak emek ister emek!'
33. Atladığım sayılar ve tekrar edenler gizemli matematiksel oyunlar değildir.

Not: Devamı gelecek...



1 Aralık 2013 Pazar

Yalçın Tosun ve 'An'lar

Peruk Gibi Hüzünlü 'kayıp anlar'ın kitabıydı benim için. Yazımda da dile getirmiş bu kayıp anları kendimce aramaya çalışmıştım öykülerde. Yalçın Tosun'un son kitabı 'Dokunma Dersleri'ni okurken yine 'an'ların peşine düştüm ama bu kez aramaya gerek yoktu. 'An'lar bir an önce geçmesi gereken, bitmesi, atlatılması ve Peruk Gibi Hüzünlü'de olduğu gibi 'kaybolması' gereken zaman parçalarıydı ve rahatsız edici bir biçimde o 'an'ların tam ortasındaydık.
Acaba aynı şeyleri mi yazıyor, hep aynı konularda gezinip aynı gerilimle mi yüreğimize dokunuyor, bizi hep aynı zayıf noktalarımızdan mı vuruyor diye düşündüğüm an ki 'Anne Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'i okuduğumda öyle hissetmiştim, Dokunma Dersleri ile 'Hayır bu sefer farklı' dedim. Bizi farklı 'an'larımızdan yakalıyor Yalçın Tosun.
Hayalini kurduğumuz o an, unutmaya çalıştığımız o an, hatırlayamadığımız o an ve son kitabındaki öykülerin neredeyse hepsinde olduğu gibi 'kurtulmaya çalıştığımız o an' ve kurtulduğumuz an kavuşacağımız 'o an'
'Damdaki' çocuk annesinin gelmesi ile uyku arasındaki o gerilimde dile getirmez ama bir sonuç arar, uyanmalı, uyumalı, uyumamalı o an gelmeli o an geçmeli. "Uyumak istemiyorum o an gelene kadar."
'Bir Kocanın Gizli Defteri'ne tanık olur aldatılma korkusundan dolayı bir an önce aldatılmasını beklediğini okuruz ki korkulan bir an'dan kurtulmak istiyordur. "İyice acıtana kadar sıktım gözlerimi ve bir şeyler değişene kadar bekledim."
Vapurdan inmek için acele eden insanların arasında bir andan kurtulmanın bir yolu olabilir miydi okuduğun kitabın kapağını kapatmak?
Bir 'Sıcak Sandalye' zamanı mekana taşıyıp bir 'an'ın ısısını yansıtabilir miydi?
"Gitgide havasızlaşan vagonda Saliha, inecekleri istasyona bir an önce varmanın düşünü kuruyordu."
Bazen Soğuk Yılan'daki gibi 'tek bir sebep' ararsınız orada kalmak için o 'an'ı buruşturup atmamak için.
Çilek ne ki, "Bir gülümsese bu anı atlatacak"
Bazen ölçülüdür o 'an' dakika, saat, bir tren yolculuğu, bir kahve içimi bazen de hayattan bir gün;
"Bir gün" diye geçirir içinden Firari Parmağın Ucu'na bakarken "Bir Gün"
Bazen bir şarkının bitmesini beklersiniz elinizde tosbağa ile bazen de telefonun açılmasını;
"Tuşları çevirdikten sonraki o gergin bekleyiş boyunca tırnaklarımı yedim.'
Bazen Ruhsar Hanım gibi tam kapının önünde durur ama zile basamazsınız. Oysa ne kısa bir 'an'dır. Uzar, "Bir geceyi daha, atlatabilmek için."
Sanmayın ki sadece Kucak Delisi bir bebek içindir hikayeler "Ne olursa olsun, bir hikayenin dolduramayacağı bir boşluk yok gibi geliyordu ona. Anı atlatmayı kolaylaştırıyordu."

Kayıp anlarınızı bulmak için okuyabileceğiniz gibi içinizde bulunduğunuz bir 'an'dan kurtulmak için de okuyabilirsiniz öyküleri kolaylaştırır anı atlatmayı ama kitabın kapağını kapatmak da bir çözüm olabilir bazen.



(Not: Kitabın kapağını, kitabı bitirmeden kapatamayacağınız konusunda sizi uyarmak isterim. Öyküleri tekrar tekrar okumak isteyebilirsiniz. )



29 Kasım 2013 Cuma

doğum günü Vol IV

Lafı uzatmayacağım çok konuşup az anlatan şu kadar yıla da çok az anlam sığdıran biri olarak bugün dünya üzerindeki 24. yılımı tamamladım. Doğum günleri var oluşunuzun anlamsızlığını yüzünüze vuran günlerdir. Kendinizi bu dünyaya iyi ki gelmiş olduğunuza inandırmak istersiniz, belki de doğum günü kutlamaları buna yardımcı olduğu için gereklidir. Birileri bize iyi ki varsın demeli ve biz de buna inanmalıyız.
Hele de yıllar geçtikçe. 25 yıla neler sığmaz ki! Mesela dile getirirsem olmaz diye kimselere söyleyemediğim bir hayalimi 25 yaşından önce gerçekleştirmeliyim. Kim bilir bunun için hala 364 günüm var. Sonrasında ya hayalimi gerçekleştirmekten umudu keser ya da 30'a sonra 40'a ötelerim. (Eğer vazgeçersem söz seneye meraklısına açıklarım.)
Her zamanki gibi geçmiş yıllarımı sorgulamıyor bir sonraki yıl için de radikal kararlar falan almıyorum. ( şu hayal meselesi ayrı mevzu ama). Aslında bu yazıyı da sırf doğum günü serimi devam ettirmek istediğim için yazıyorum. Arkadaşım doğum günümde hediye almadı diye üzüldüğüm çocukluk yılları, niye dünyaya geldik ki sanki dediğim ergenlik dönemi, aman yaşıyoruz işte bu da öyle bir gün dediğim şu yaşlarım ve kim bilir 'neden hala yaşıyorum' diyeceğim 29 kasımlar güzel bir derleme olabilir. Ama hiçbir konuda düzenli, tutarlı vs. olmadığım için bu son doğum günü yazım da olabilir.
diğerleri için bkz: #doğum günü daha da eskileri küçükken tuttuğum günlüklerde ki evlere şenlik, akıllara ziyan.

(Not: Acaba bugün birileri Gökhan Özen'in doğum gününü de kutluyor mudur? )
(Not: Dün Zebercet'in doğum günüydü. Onu da unutmadık.)




16 Kasım 2013 Cumartesi

Cesur Yeni Dünya

Bazı kitapları okur okumaz haklarında birkaç şey yazmak istiyorum ama eğer bu kitaplar haklarında zaten çok şey söylenmiş kitaplarsa şevkim kaçıyor. 'Cesur Yeni Dünya' için de böyle oldu.
Söyleyeceklerim yeni, farklı veya okunması gereken şeyler olmayacak bu nedenle, ne kitap analizi ne de ahkam kesme sadece aklıma takılan yerleri yazmak. Bir de bol miktarda 'spoiler' var.

Sürükleyici bir roman ama abartıldığını söylemeye de cüret ediyorum.
Öncelikle ya çeviri ya da yazarın dili nedeniyle büyük bir edebi haz aldığımı söyleyemem nasıl yani derseniz hani bazı romanları okurken 'Ne olur bunun filmini çekmesinler' dersiniz ya ben ilk defa bir kitabı okurken 'filmini çekseler de izlesek' dedim (ki çekilmiş sanırım bir ara izlemeli, bir de okurken aklıma Equilibrium geldi.)



Kitap hakkında yazılan yazılarda bunun bir ütopya mı yoksa distopya mı olduğu tartışılırken aynı zamanda bir kapitalizm eleştirisi mi yoksa sosyalizm eleştirisi mi olduğu da tartışılıyor ki bu durumda bir çaprazlama yaparak şu fikirlere ulaşabiliriz.

sosyalizm eleştirisi ve bu nedenle distopyo
sosyalizme övgü bu nedenle ütopya
kapitalizm eleştirisi yani distopya
kapitalizme övgü ve ütopya
ikisini de eleştiriyor

1984 romanını okuyup da 'Bence ütopya' diyeni bulmak zordur oysa 'Cesur Yeni Dünya'da yaşamak isteyen insanlar çıkacaktır. 1984 ile sadece bu noktada kıyaslıyor kimin gelecek öngörüsü daha fazlaymış gibi tartışmaları komik buluyorum. Kitabı salt sistem eleştirisi olarak almayı veya illa bir cennet cehennem sınıflandırmasına sokmayı doğru bulmuyorum.
Kitabı birçok açıdan ele almak mümkün. Sosyolojik, ekonomik ya da psikolojik. Hiçbir dalda ahkam kesecek bilgiye sahip olmadığımdan belki bir bilen vardır diyerek aklıma takılanları yazıyorum.

Yeni Dünya'da seks üreme amacıyla yapılmıyor, bebekler şişelerde dünyaya geliyor ama cinsiyetsiz bir toplum yaratılmıyor. Üreme seks ile olmasa da yapay ortamda da olsa toplumda kadın ve erkek cinsiyet ayrımına ihtiyaç duyuluyor. Herkesin herkese ait olduğu seksin küçük yaşta öğretildiği ve sadece hazza yönelik olduğu bir dünyada grup seks yapılan ayinde bile bir kız bir erkek şeklindeki oturma düzeninin vurgulanışı da ilginç geldi bana. (ki kitabın bir yerinde daha özellikle karşı cinslerin birleşmesi vurgusu yapılır) Bir de aynı sınıf içindeki seçimler ve güzellik kaygısı da ilginç ki evet Bernard sınıfına göre farklı fiziksel özelliklere sahiptir, istisnadır ama Lenina'nın fiziksel özelliklerinin hem kendisi hem de ondan bahseden erkekler tarafından sürekli vurgulanması da aklıma takılan başka bir soru işareti.
Freud ile Ford arasındaki ilişki kitapta açıkça söyleniyor ama Vahşi'nin annesinin yatağındaki adamı vurmak istemesi, daha sonra Lenina ile annesini özdeşleştirmesi, kırbaçlama kısmında olduğu gibi olaylarda da Freud'a rastlamak mümkün. O dönemde Psikiyatrinin başlı başına bilim kurgu konusu olması da şaşırtıcı olmaz zaten. (Çocukların cinsellik ve ölümle tanışma eğitimleri, ölüm korkusunu yenme çabaları, şartlandırma ve her şeyden önce anne baba kavramını yok etmek.)

Hakkında çok şey söylenen ve söylenebilecek bu kitap hakkında yazma şevkim kaçmışken bu kadar yazmış olmama şaşıyorum ama aklımdaki soru işaretleri de yazdıkça artıyor.

Kitapta 'kahraman' veya 'antikahraman' diyebileceğim birinin olmayışı (belki siz bir kahraman bulmuşsunuzdur kendi adıma konuşuyorum.) kitabın en sevdiğim özelliklerinden biri oldu. 'İşte Bernard' diyorsunuz bu toplumun dışında kalmış biri, derken Watson çıkıyor karşınıza e o da sisteme uyum sağlayamıyor. Peki ya Vahşi? Sonradan gelip kitabın kahramanı olabileceğini mi sanıyor, yo yoo. Bu çok kötü diyebileceğimiz bir karakter de yok ki, müdürün duyguları, Mustafa Mond'un da düşünceleri oldukça karmaşık.

Belli bir baş karakter yoksa, bu kitabın ütopya mı distopya mı olduğu tartışılıyorsa bu kitaba 'tutarlı' diyebiliriz bence.

Bir yazar kitapların okunmadığı bir ütopya yaratmaz belki ama beni ıssız adaya yolla ki daha çok yazayım, diyebilecek bir karakterle özdeşleşip yarattığı distopyadan kendine kaçış payı ayırabilir.

Not: Kitapta bir sürü yerin altını çizdim ama bu spoiler dolu yazımı okuyan zaten kitabı da okumuş olmalıydı bu nedenle alıntılarımı olur da tembellik yapmazsam başka bir başlıkta yazarım.
Not: Kitaba hala goodreads üzerinden kaç puan vereceğimi bilmiyorum. 3 ile 4 arasında gidip geliyorum.

Not: Bahsettiğim çeviri goodreads  bağlantısı verdiğim baskıdır.

3 Kasım 2013 Pazar

Neslihanim Kitap Fuarı'nda

Merhabalar bu yazıyı Beylikdüzü'nden yazıyorum hani şu dağ başı olan hani şu uzaklarda olan hani fuara gelmek için lanetler okuduğunuz yerden. Gerek iş için gerek her türlü etkinlik için Beylikdüzü'nden sizin İstanbul'unuza her gün gidip gelen biri olarak fuar zamanları içten içe oh çektiğim doğrudur. Burada yaşamanın tek avantajı olan fuarı on yıldır takip ediyorum. (Bir kere Kayışdağı'ndan gitmişliğim de var fuara bunu da es geçmeyelim ama) Bu yıl da açılır açılmaz koşuverdim Tüyap'a. Pek planlı programlı bir insan olmadığım için imza günlerine, etkinliklere önceden bakmadım ve yine fuar tecrübelerime dayanarak zaten uyamayacağım bir kitap listesi de hazırlamadım. (Siz bana uymayın.)


Sırt çantası ve evden getirdiğim bez çantalarla fuarı gezmeye başladım. İzlenimleri maddelersem;
  • Bu yıl yayınevlerinde daha çok indirim var gibi geçen yıl hepsi anlaşmış gibi %25 indirimliyken bu yıl %35 %50 ya da öğrenciye %50 gibi seçenekler daha çok.
  • Fuarın benim için en güzel indirimi İletişim'in ve Oğlak yayınlarının %30 indirimi oldu.
  • YKY kendi çalışanları bile 'aynı indirimler Beyoğlu'nda da oluyor' dedi ki evet kitapları fuardan alıp da hamallık yapmaya değmez. (ama ben dayanamadım orası ayrı)
  • İthaki yayınlarının Edgar Allan Poe kitapları her yıl %50 indirimli oluyor geçen yıl şiir bu yıl da öykü kitabını alarak seriyi tamamladım, yine İthaki'de Kafka kitaplarında da özel indirim var.
  • Geçen yıl Metis belli miktarı geçene ekstra indirim yapıp bir de ajanda hediye ediyordu ki favorim olmuştu bu yıl ise %20 indirim var sadece. Ayrıca meraklısına Metis Ajandası da aralıkta çıkacakmış.
  • Sis yayınları diye bir yayından İngilizce roman aldım %50 indirim vardı ve çok ucuzdu, nasıl bir yayınevi olduğu hakkında bir fikrim yok bu nedenle okumadan öneremiyorum. (3 liraya Sherlock Holmes kitapları mesela ilgilisine...)
  • Bilim Kurgu sevenler için Yordam Yayınları'nda China Mieville seti %50 indirimli, yine bazı kitaplarda %50 indirim var.
  • Psikeart standı hem sakin bir yerde hem de kolay eski sayılara ulaşmak mümkün.
Eskiden her standın önünde durur kitapları keşfederdim ama 'okumam gereken' kitapların fazlalığı keşif hevesimin önüne geçtiğinden bu yıl çok farklı yazarlara ve yayınevlerine uğramadım.

Gelelim imzalara;
  • Kardeşim Murat Menteş'ten imza alırken yanındaydım, adama olan ön yargım bir okuruna 'adın şu ama aslında sende şu tipi var' tarzı bir cümle kurunca katmerlendi ama kardeşime sorarsanız adam sempatikti ben art niyetli olduğumdan o cümleyi kapmışım. (bu arada oldukça uzun bir imza sırası vardı.)
  • Murat menteş'ten imzayı alan Emrah Serbes'in imza sırasına girdi ki bu sıra da oldukça uzundu. (Herkes fuardan aldığı bir kitabı okumaya başlasa sırada bitirirdi ki kimse bir şey okumuyordu.)
  • Bugün Füruzan'dan imza almaya gelen ve 4-5 kitabını imzalatan kızla tanışmak isterdim hepi topu 10 kişi vardı ben oradayken.(Keşke sadece imza atmayıp bir iki cümle de kursaydı okuruyla ki kalabalığı da bahane edemez:)
  • Çoğu yazarın imzası 1 numaralı salonda oluyor kargaşayı önlemek için güzel bir düzenleme.





Güzel fotoğraflar çekemedim ama neler olduğu anlaşılıyor sanırım. Bunlar da aldığım kitaplar.









14 Temmuz 2013 Pazar

Lord Arthur Savile'in Suçu

En son ne zaman Oscar Wilde okuduğumu hatırlamıyorum. Çocukken okumuşumdur. Gerçi lise hazırlıkta Dorian Gray'in Portresi'ni İngilizce öğrenmek için hazırlanan kitaptan okumuştum ama onu saymak hile olur.
Bu yüzden Oscar Wilde ile yeni tanışmış sayıyorum kendimi. Bu tanışıklığı da Jorge Luis Borges'e borçluyum. Burada asıl ilginç olan ise Borges'ten yalnızca bir kitap okumuş olmam. Bu aslında benim büyük bir ayıbım bunu biliyorum ve bu fantastik öykülere de yakışan kaderci bir savunmayla henüz zamanı gelmedi diyorum. (Ama okuduğum bir kitapla dahi Borges'e güvenebileceğimi biliyorum ki yanıltmadı da.)
Kitapta beş öykü var.
Lord Arthur Savile'in Suçu
Canterville Hortlağı
Mutlu Prens
Bülbül ve Gül
Bencil Dev

Son üç öykü Borges'in de önsözde dediği gibi Andersenden Masallar tadında. Güzel öyküler bunlar da ama dünyada ne çok acı var, fedakarlık, iyilik vs. türünde didaktik melankolik bir fantastikliğin ilk iki öyküden sonra beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyebilirim.
İlk öykü Arthur Savile'in Suçu oldukça etkileyici ve garip bir şekilde eğlendirici. Borges'in önsözde dediğine göre İslam dinine özgü bir kader anlayışı var. Bana kalırsa öyküyü etkileyici kılan bu kader anlayışının karşıtını da içinde barındırması, kaderi kabul etmek ama her şeyi kontrol altına almaya çalışmak. (İkinci öyküde de benzer zıtlık başlangıçta hortlağa inanmayan Amerikan ailesinin daha sonra hortlağı kabullenip bezdirmeye çalışmasında görülür.)
İlk öykü fantastik öğelerden hoşlanmayan okur için tamamen tesadüfler ve aptallıklar silsilesi olarak da okunabilir ama ikinci öyküde bir perili köşk ve bir hortlak vardır. Öyküyü okumaya başlamadan önce perili köşkü satın alan Amerikalı aile gibi o hortlağı kabul etmeniz gerekir. Hikaye Amerikalıların 'Modern bir toplumdan geliyorum, bizler paranın satın alabileceği her şeye sahibiz.' diyerek hortlağı da eve dahil olan her şey kapsamında satın almasıyla başlar. Sıradan gotik bir hikaye olarak başlayıp ironik anlatımıyla çok fazla söz söyleyen bir hikaye aslında. Amerikalıların yaklaşımı, hortlağı gurur, onur, duygu gibi kelimeleri tekrarlayıp durması ve sonunda hayaletin fendi...
İki öyküde de oldukça hoş detaylar var. Kahkaha atarak okunan ilk öykülerin ardından son öyküler melankolikleşiyor ve benim gibi melankoli halinden pek de hoşlanmayan biriyseniz ilk öykülerdeki ritmi arıyorsunuz.
Sonuç olarak Babil Kitaplığı'ndan seçtiğim ilk kitaba 5üzerinden 3 puan verdim ve 'Sıradaki!' dedim.


(Bu puanlama olayıyla aram hiç iyi değil bu arada, goodreads kullanıyorum ve her seferinde acaba ne puan versem diyerek kara kara düşünüyorum. Dönüp dönüp puanlarımı değiştirdiğim de çok olmuştur. O yüzden siz yorumuma güvenin ama puanıma güvenmeyin.)


Che Vuoi?

Önsözü kitabı bitirdikten sonra okuyanlardanım. Hem etkilenmek istemem hem de önsöz yazarına pek güvenmem. Ne yapar ne eder ağzından kaçırıverir aslında benim okurken keşfetmem gereken bir sırrı. Yine öyle yaptım ve Aşık Şeytan'ı okumaya başladım.Siz de henüz okumadıysanız ve okuyacaksanız bana güvenmeyin ve yazıyı okumaya devam etmeyin. Merakla başlar hikaye, Alvaro'nun Kabala sözcüğünü merak etmesi ve ortamda bulunan bir arkadaşın bu merakı tetiklemesiyle Alvaro ruhlar alemine hükmetmek ister. Cahil cesareti, ego tatmini, karizmayı çizdirmemek söz konusudur artık bir kere şeytanı alt edeceğini söylemiştir. 'Balzemuth' diye seslenerek çağırır şeytanı ve karşısına dehşet verici deve başıyla çıkar şeytan ve sorar 'Che Vuoi?' yani 'Ne istiyorsun?' Aslında ne istediği pek de belli değildir, hükmetmek istiyordur bir şekilde. Şeytanın efendisi olmak istiyordur. Şeytanın efendisi olacak ama kendi erdemlerinden de vazgeçmeyecek. Deve başının sevimli bir köpek olmasını ister ardından da hizmetkar derken Biondetta olur şeytan ve bir kadın bedenine hapsolur. Bir sürü baştan çıkarma oyunu oynar Biondetta aynı bedende de olsa rolden role girer. Alvaro ise her şüpheye düştüğünde annesini öne sürer, ya annem ne der?
Kitabı okurken bu kitapta psikiyatri için amma malzeme var derken buldum kendimi. Erkeğin tahakküm arzusu, kadının teslimiyeti, cinsiyetçi roller ki burada gerçekten de kadın roldür, anneye olan aşk, kişinin kendini başkasında görmesi vb. Cazotte bu kitabı 1772 yılında yazmış ki Freud'dan da Lacan'dan da çok çok önce. Ama tabii gözlerinden kaçmamış bu kitap. Örneğin Lacan 'Ne istiyorsun?' sorusu üzerinden ayna teorisine örnek göstermiş Aşık Şeytan'ı. (yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.)
Lacan'ın kuramlarına biraz göz atıp 'İnsan arzulanmayı arzular' cümlesini görünce belki de şeytanın sorusunun cevabı budur demekten alıkoyamadım ben de kendimi. Şeytanın istediği de arzulanmak değil mi?
Biraz da yazardan bahsedecek olursak Jacques Cazotte 1719 yılında doğmuş ve 1792 yılında kraliyetçi olması nedeniyle idam ettirilmiş. Sen git aydınlanma çağında kralcı bir de okültizme meraklı ol, 'tabii yazarsın öyle şeytanlı deve başlı hikayeler' demiyor edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum.

(Şurada kitabın çizimli Fransızcası var, Fransızca bilenlere ne mutlu, benim gibi bilmeyenler de çizimlere baksın artık.)
Bu arada bu kitabı seçmemde etkili olan bir isim Jorge Luis Borges ise bir diğeri de İsmail Yerguz'dur. Bugüne bugün 'Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun çevirmenidir ya daha ne olsun.)