3 Kasım 2013 Pazar

Neslihanim Kitap Fuarı'nda

Merhabalar bu yazıyı Beylikdüzü'nden yazıyorum hani şu dağ başı olan hani şu uzaklarda olan hani fuara gelmek için lanetler okuduğunuz yerden. Gerek iş için gerek her türlü etkinlik için Beylikdüzü'nden sizin İstanbul'unuza her gün gidip gelen biri olarak fuar zamanları içten içe oh çektiğim doğrudur. Burada yaşamanın tek avantajı olan fuarı on yıldır takip ediyorum. (Bir kere Kayışdağı'ndan gitmişliğim de var fuara bunu da es geçmeyelim ama) Bu yıl da açılır açılmaz koşuverdim Tüyap'a. Pek planlı programlı bir insan olmadığım için imza günlerine, etkinliklere önceden bakmadım ve yine fuar tecrübelerime dayanarak zaten uyamayacağım bir kitap listesi de hazırlamadım. (Siz bana uymayın.)


Sırt çantası ve evden getirdiğim bez çantalarla fuarı gezmeye başladım. İzlenimleri maddelersem;
  • Bu yıl yayınevlerinde daha çok indirim var gibi geçen yıl hepsi anlaşmış gibi %25 indirimliyken bu yıl %35 %50 ya da öğrenciye %50 gibi seçenekler daha çok.
  • Fuarın benim için en güzel indirimi İletişim'in ve Oğlak yayınlarının %30 indirimi oldu.
  • YKY kendi çalışanları bile 'aynı indirimler Beyoğlu'nda da oluyor' dedi ki evet kitapları fuardan alıp da hamallık yapmaya değmez. (ama ben dayanamadım orası ayrı)
  • İthaki yayınlarının Edgar Allan Poe kitapları her yıl %50 indirimli oluyor geçen yıl şiir bu yıl da öykü kitabını alarak seriyi tamamladım, yine İthaki'de Kafka kitaplarında da özel indirim var.
  • Geçen yıl Metis belli miktarı geçene ekstra indirim yapıp bir de ajanda hediye ediyordu ki favorim olmuştu bu yıl ise %20 indirim var sadece. Ayrıca meraklısına Metis Ajandası da aralıkta çıkacakmış.
  • Sis yayınları diye bir yayından İngilizce roman aldım %50 indirim vardı ve çok ucuzdu, nasıl bir yayınevi olduğu hakkında bir fikrim yok bu nedenle okumadan öneremiyorum. (3 liraya Sherlock Holmes kitapları mesela ilgilisine...)
  • Bilim Kurgu sevenler için Yordam Yayınları'nda China Mieville seti %50 indirimli, yine bazı kitaplarda %50 indirim var.
  • Psikeart standı hem sakin bir yerde hem de kolay eski sayılara ulaşmak mümkün.
Eskiden her standın önünde durur kitapları keşfederdim ama 'okumam gereken' kitapların fazlalığı keşif hevesimin önüne geçtiğinden bu yıl çok farklı yazarlara ve yayınevlerine uğramadım.

Gelelim imzalara;
  • Kardeşim Murat Menteş'ten imza alırken yanındaydım, adama olan ön yargım bir okuruna 'adın şu ama aslında sende şu tipi var' tarzı bir cümle kurunca katmerlendi ama kardeşime sorarsanız adam sempatikti ben art niyetli olduğumdan o cümleyi kapmışım. (bu arada oldukça uzun bir imza sırası vardı.)
  • Murat menteş'ten imzayı alan Emrah Serbes'in imza sırasına girdi ki bu sıra da oldukça uzundu. (Herkes fuardan aldığı bir kitabı okumaya başlasa sırada bitirirdi ki kimse bir şey okumuyordu.)
  • Bugün Füruzan'dan imza almaya gelen ve 4-5 kitabını imzalatan kızla tanışmak isterdim hepi topu 10 kişi vardı ben oradayken.(Keşke sadece imza atmayıp bir iki cümle de kursaydı okuruyla ki kalabalığı da bahane edemez:)
  • Çoğu yazarın imzası 1 numaralı salonda oluyor kargaşayı önlemek için güzel bir düzenleme.





Güzel fotoğraflar çekemedim ama neler olduğu anlaşılıyor sanırım. Bunlar da aldığım kitaplar.









14 Temmuz 2013 Pazar

Lord Arthur Savile'in Suçu

En son ne zaman Oscar Wilde okuduğumu hatırlamıyorum. Çocukken okumuşumdur. Gerçi lise hazırlıkta Dorian Gray'in Portresi'ni İngilizce öğrenmek için hazırlanan kitaptan okumuştum ama onu saymak hile olur.
Bu yüzden Oscar Wilde ile yeni tanışmış sayıyorum kendimi. Bu tanışıklığı da Jorge Luis Borges'e borçluyum. Burada asıl ilginç olan ise Borges'ten yalnızca bir kitap okumuş olmam. Bu aslında benim büyük bir ayıbım bunu biliyorum ve bu fantastik öykülere de yakışan kaderci bir savunmayla henüz zamanı gelmedi diyorum. (Ama okuduğum bir kitapla dahi Borges'e güvenebileceğimi biliyorum ki yanıltmadı da.)
Kitapta beş öykü var.
Lord Arthur Savile'in Suçu
Canterville Hortlağı
Mutlu Prens
Bülbül ve Gül
Bencil Dev

Son üç öykü Borges'in de önsözde dediği gibi Andersenden Masallar tadında. Güzel öyküler bunlar da ama dünyada ne çok acı var, fedakarlık, iyilik vs. türünde didaktik melankolik bir fantastikliğin ilk iki öyküden sonra beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyebilirim.
İlk öykü Arthur Savile'in Suçu oldukça etkileyici ve garip bir şekilde eğlendirici. Borges'in önsözde dediğine göre İslam dinine özgü bir kader anlayışı var. Bana kalırsa öyküyü etkileyici kılan bu kader anlayışının karşıtını da içinde barındırması, kaderi kabul etmek ama her şeyi kontrol altına almaya çalışmak. (İkinci öyküde de benzer zıtlık başlangıçta hortlağa inanmayan Amerikan ailesinin daha sonra hortlağı kabullenip bezdirmeye çalışmasında görülür.)
İlk öykü fantastik öğelerden hoşlanmayan okur için tamamen tesadüfler ve aptallıklar silsilesi olarak da okunabilir ama ikinci öyküde bir perili köşk ve bir hortlak vardır. Öyküyü okumaya başlamadan önce perili köşkü satın alan Amerikalı aile gibi o hortlağı kabul etmeniz gerekir. Hikaye Amerikalıların 'Modern bir toplumdan geliyorum, bizler paranın satın alabileceği her şeye sahibiz.' diyerek hortlağı da eve dahil olan her şey kapsamında satın almasıyla başlar. Sıradan gotik bir hikaye olarak başlayıp ironik anlatımıyla çok fazla söz söyleyen bir hikaye aslında. Amerikalıların yaklaşımı, hortlağı gurur, onur, duygu gibi kelimeleri tekrarlayıp durması ve sonunda hayaletin fendi...
İki öyküde de oldukça hoş detaylar var. Kahkaha atarak okunan ilk öykülerin ardından son öyküler melankolikleşiyor ve benim gibi melankoli halinden pek de hoşlanmayan biriyseniz ilk öykülerdeki ritmi arıyorsunuz.
Sonuç olarak Babil Kitaplığı'ndan seçtiğim ilk kitaba 5üzerinden 3 puan verdim ve 'Sıradaki!' dedim.


(Bu puanlama olayıyla aram hiç iyi değil bu arada, goodreads kullanıyorum ve her seferinde acaba ne puan versem diyerek kara kara düşünüyorum. Dönüp dönüp puanlarımı değiştirdiğim de çok olmuştur. O yüzden siz yorumuma güvenin ama puanıma güvenmeyin.)


Che Vuoi?

Önsözü kitabı bitirdikten sonra okuyanlardanım. Hem etkilenmek istemem hem de önsöz yazarına pek güvenmem. Ne yapar ne eder ağzından kaçırıverir aslında benim okurken keşfetmem gereken bir sırrı. Yine öyle yaptım ve Aşık Şeytan'ı okumaya başladım.Siz de henüz okumadıysanız ve okuyacaksanız bana güvenmeyin ve yazıyı okumaya devam etmeyin. Merakla başlar hikaye, Alvaro'nun Kabala sözcüğünü merak etmesi ve ortamda bulunan bir arkadaşın bu merakı tetiklemesiyle Alvaro ruhlar alemine hükmetmek ister. Cahil cesareti, ego tatmini, karizmayı çizdirmemek söz konusudur artık bir kere şeytanı alt edeceğini söylemiştir. 'Balzemuth' diye seslenerek çağırır şeytanı ve karşısına dehşet verici deve başıyla çıkar şeytan ve sorar 'Che Vuoi?' yani 'Ne istiyorsun?' Aslında ne istediği pek de belli değildir, hükmetmek istiyordur bir şekilde. Şeytanın efendisi olmak istiyordur. Şeytanın efendisi olacak ama kendi erdemlerinden de vazgeçmeyecek. Deve başının sevimli bir köpek olmasını ister ardından da hizmetkar derken Biondetta olur şeytan ve bir kadın bedenine hapsolur. Bir sürü baştan çıkarma oyunu oynar Biondetta aynı bedende de olsa rolden role girer. Alvaro ise her şüpheye düştüğünde annesini öne sürer, ya annem ne der?
Kitabı okurken bu kitapta psikiyatri için amma malzeme var derken buldum kendimi. Erkeğin tahakküm arzusu, kadının teslimiyeti, cinsiyetçi roller ki burada gerçekten de kadın roldür, anneye olan aşk, kişinin kendini başkasında görmesi vb. Cazotte bu kitabı 1772 yılında yazmış ki Freud'dan da Lacan'dan da çok çok önce. Ama tabii gözlerinden kaçmamış bu kitap. Örneğin Lacan 'Ne istiyorsun?' sorusu üzerinden ayna teorisine örnek göstermiş Aşık Şeytan'ı. (yazıya şuradan ulaşabilirsiniz.)
Lacan'ın kuramlarına biraz göz atıp 'İnsan arzulanmayı arzular' cümlesini görünce belki de şeytanın sorusunun cevabı budur demekten alıkoyamadım ben de kendimi. Şeytanın istediği de arzulanmak değil mi?
Biraz da yazardan bahsedecek olursak Jacques Cazotte 1719 yılında doğmuş ve 1792 yılında kraliyetçi olması nedeniyle idam ettirilmiş. Sen git aydınlanma çağında kralcı bir de okültizme meraklı ol, 'tabii yazarsın öyle şeytanlı deve başlı hikayeler' demiyor edebiyatı biraz da bu yüzden seviyorum.

(Şurada kitabın çizimli Fransızcası var, Fransızca bilenlere ne mutlu, benim gibi bilmeyenler de çizimlere baksın artık.)
Bu arada bu kitabı seçmemde etkili olan bir isim Jorge Luis Borges ise bir diğeri de İsmail Yerguz'dur. Bugüne bugün 'Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun çevirmenidir ya daha ne olsun.)


Dilek Evi

Babil Kitaplığı'nın 11 numaralı kitabı 'Dilek Evi' benim ise bu seriden okuduğum üçüncü kitap. Borges'in önsözü ve beş öyküden oluşuyor.
Dilek Evi
Sahibler Savaşı
Siperlerin Madonnası
Allah'ın Gözü
Bahçıvan
Kipling daha önceden duymadığım bir yazardı. Bir yanda okumam gerekip de henüz okumadığım yazarlar bir yanda henüz adını bile duymadıklarım bir yanda ise tüm kitaplarını okumak istediğim ya da kitaplarını yeniden okumak istediklerim. Hayat kısa. Bu nedenle tanıştığım her yazarı büyük bir zevkle bağrıma basıyorum. Okuduğum her öyküden ayrı bir haz alıyorum.
Dilek Evi'ni beğendim. Yazarın hikayeyi hazırlayışı, bizi bir anda değil de yavaş yavaş fantastik ögelerle sarışı oldukça başarılı. Yapay olmayan diyaloglarla hikayeye dahil oluyoruz ve yine güçlü betimlemelerle o an oradaymışız gibi hissediyoruz. Kitap dün bitti ve ben karakterlerin hiçbirinin adını hatırlamıyorum bile ama kadının ördüğü sepet uzansam tutup alabileceğim bir yerde sanki.
Siperlerin Madonnası ve Bahçıvan öyküleri de Dilek Evi ile benzer özellikler taşıyor. Fantastik ögelerin gündelik olaylara dahil oluşu benzer biçimlerde oluyor. Yazarın yemeğe sırasıyla yaptığı eklemeler aslında işin sırrı, dozunu yalnızca kendisinin ayarlayabildiği. Her ne kadar yazarın dil ve anlatımını, kurguyu sevdiysem de hikayelerdeki fedakarlık, sevgi gibi kavramlar sihir, dilek gibi kavramlardan daha fantastik geldi bana. 'Sevgi başlı başına sihirdir' diye düşünmeyen benim gibi görece duygusuz bir okur için bir karakterin öyle bir fedakarlık yapması bir büyünün gerçekleşmesinden daha imkansız. Yazar tabii bunu bilinçli olarak yapmış olabilir. 'Yalnızca böyle bir durumda fantastik ögeler tetiklenebilir' de bir bakış açısı.
Allah'ın Gözü de severek okuduğum bir hikaye oldu. Diğerlerinden oldukça farklı. Fantastik ögeler burada karakterlerin düşüncelerinde. Borges'in de dediği gibi gerçek olabilecek bir hikaye.
Sahibler Savaşı'na gelirsek, beni bir türlü içine çekemeyen bir öykü oldu. Suçu metrobüse atabilirim. Öyküyü daha sonra tekrar okuyabilirim ama şimdilik ikisini de yapmıyorum ve bu öyküyü yorumsuz bırakıyorum.




Borges sesimi duyarsa

Keşke başka bir şey isteseymişim deriz ya hani kırk yılda bir yanımıza uğrayan şans meleğine yanlış dilekte bulunmuşuz gibi. Geçenlerde fantastik kitap önerisi istiyorum dediğim bir yazı yazmıştım Morgue Sokağı Cinayeti'ni okuduktan sonra. Tabii blogumu çok az kişi okuduğu için ya da okuyanların çok azı fantastik edebiyat sevdiği için ya da hem yazıyı okuyan hem de fantastik edebiyat sevenler cevap yazmaya üşendiği için- uzatılabilir bu cümle ve uzattıkça daha itici olabilir,duruyorum- herhangi bir öneri gelmedi bana. Derken bir kitapçıda gezinirken kitap kapaklarıyla Babil Kitaplığı serisi dikkatimi çekti. Öyle sadece kapağa bakıp kitap alanlardan olduğumu düşünürseniz üzülürüm ama kapaktaki 'Jorge Luis Borges tarafından hazırlanan fantastik edebiyat dizisi' yazısını görünce yazarların ismine bile bakmadan rastgele iki kitap seçip aldığım doğrudur.
Öneri istiyordum ve öneri Borges'ten geldi daha ne olsun! Kitapları okumaya başlayıp fantastik sulara daldıktan sonra da diyorum ki, yo yoo bu tesadüf değil, Borges ya da başka her kim varsa beni duydu ve o kitapları görmemi sağladı.
30 kitaptan oluşan ve Dost Yayınevinden çıkan Babil Kitaplığı, değerli yazarlar ve değerli çevirmenlerle okunması, incelenmesi gereken hele de benim gibi kütüphane meraklıları için mutlaka alınması gereken bir seri. Ayrıca benim gibi metrobüs mağdurları için de yolda okumalık, çantada kolay taşımalık kitap tasarımıyla sevindirici. ( Birazcık daha uzatırsam reklamcılık diline tamamen geçiş yapacak yayıneviyle reklam anlaşması yapacak kıvama geleceğim. Bu nedenle burada kesiyor ve kitapları anlatmaya başlıyorum. Bir de zaten kaç yıldır olan bu seriyi yeni keşfetmiş olduğum için kendimden utandığımdan çok uzatmıyorum) 
Henüz üç tanesini okudum.






5 Temmuz 2013 Cuma

#diren

Uzun zamandır yazmıyorum. Uzun zamandır okumuyorum da. O kadar da uzun değil ki dersen o zaman sana bu normal bir zaman değil 'direniş zamanı' derim. Ne yazarsam eksik ne yazarsam haddim değilmiş gibi; ama bir yanda da okuma yazma isteği hep bir yerlerde. Bugün susarsan ne zaman konuşacaksın bunu yazmazsan ne yazacaksın ki diyor. Ben cesaret edemiyor susuyorum. Ama okuyorum.

Gezi Kütüphanesi'nden aldığım bir kitapta,
Benden önceki sahibinin altını çizmediği bir şiir tam da 'direnmek' diyor.
Tesadüf bu ya,


''Ama felsefe yapan kişi, dünyadaki en küçük şeyin biledeğişmesini, farklı olmasını isteyecek bir tutumun,ancak bir bütün olarak dünyanın kendisine direnmekleolanaklı olduğunu bilir.- Dünyada bölük pörçükhiçbirşey yoktur: her bir şey, bütün herşeyinayrılmaz parçasıdır- ya da hiçbirşeydir.
Herhangi birşeye direnmek, dünyaya dünyadakiher bir şeye, dünyadaki herşeye, giderek, dünyanınkendisine direnmektir- -bu da, işte felsefedir. ''
(Oruç Aruoba, de ki işte) 


yani #direnfelsefe #direngeziparkı #direnşiir #direndirenebildiğinkadar


26 Mayıs 2013 Pazar

okuma burgacı

Tutunamayanlar'ın ardından her ne kadar yok Selim Işık şöyle yok Turgut Özben böyle diye ileri geri konuşmayacağım desem de bazı karakterlerle tanıştıktan sonra onları akla getirmemek çok zordur, hele bir de romanları, öyküleri gerçek hayatın bir parçası sayan her an bir karakterle karşılaşacağınızı düşünen biriyseniz bu çok zor. Bu yüzden bu yazıya da Selim Işık ve kitap okuma devrelerinden bahsederek giriş yapıp çok farklı yerlere açılacağım için bana kızmayın.

'Hayatının devrelerle anlatılmasını isterdi Selim. Wilde devri, Gorki devri gibi.'
...
'Bu devirlerin sayısı, sonradan o kadar arttı ki izleyemez oldum. Bir hafta süren devreler bile oluyordu. Her devrenin tek özelliği vardı: bir önceki devrenin şiddetle reddi. Fakat Selim, bütün devreleri arasında benzerlikler bulurdu; eski devrelerini yenileriyle uzlaştırmaya çalışırdı farkında olmadan...'

Benim böyle devrelerim oldu mu acaba diye sordum kendime, şöyle bir okuduklarıma göz attım. Çok satan gerilim kitaplarıyla klasik romanları aynı dönemde okuduğumu görüp yok böyle bir şey diyordum ki uzun bir aradan sonra bilim kurgu ve polisiyeye dönüş yaptığımı fark edip 'aslında varmış' aydınlanması yaşadım. Ama belli ki bu devreler de belli belirsiz.

Uzun lafın kısası ben bu aralar fantastik, bilim kurgu ya da polisiye meraklısı oldum. Hem bu heyecanıma cevap verebilecek hem de beni edebi hazdan mahrum bırakmayacak eserler bu kastettiklerim. Önerilerinize açığım. (Şöyle ki bir Ahmet Ümit polisiye değildir, Dan Brown onun üst mertebesidir ama benim istediğim değildir. Fantastik denilince aklına sadece vampir kitapları gelen fikrini kendine saklasın gibi. ) Distopya ve ütopyalar da bu aralar ilgi duyduklarımdan.

Bir de başlı başına bir kategori olan Edgar Allan Poe. (uzun bir girişten sonra nihayet ana konuya geldik)
Küçükken öykülerini derlemeler içinde okuduğum bir yazar Edgar Allan Poe ama nedense okuduğum iki üç öyküyle yetinmişim. Bugün 'Morgue Sokağı Cinayeti'ni bitirirken nasıl da geç kaldığımı fark ettim, nasıl daha önce okumamıştım bu öyküleri? Hem de dedektiflik hikayelerini seven biriyken hem de bu öykü ilk dedektiflik öyküsü diye geçerken?
Yalnız Morgue Sokağı Cinayeti değil kitaptaki diğer öyküler de oldukça etkileyici. Korku ögelerinin gerçekçiliği ise öyküleri bambaşka bir yere koyuyor.Bir yandan 'evet böyle bir şey olabilir.' diyorsunuz çünkü anlatılan ne bir hayalet ne de doğa üstü başka bir varlık, bir yandan da 'hayır, bunlar deli saçması' demek istiyorsunuz ya da bir edebiyat harikası, seçim size kalmış. Doğa mı insan mı güç mü akıl mı soruları çerçevesinde gelişiyor sanki öykülerin çoğu. Pozitif düşünce, insanın akılla hakimiyeti, planlı delilik...ölüm, ölüm ve yine ölüm.

İçimde tüm öykülerini okuma isteği, fonda şiirlerini dinliyorum. Bir de acaba birkaç bölüm izleyip de bıraktığım 'Following' dizisini izlesem mi diyorum. Vazgeçiyorum. Kitabı okumadan önce 'güzel dizi yaa izlenir bu.' diyordum ki şimdi pek emin değilim edebiyat tutuculuğuma bürünüyorum.(Ben yine diziye bir şans daha veririm.) Zaten bu konuda çok da tutucu olduğum söylenemez güzel uyarlamalara, hakkını veren ilhamlara can feda örneğin defalarca izlediğim halde bıkmadığım Tim Burton'ın ilk denemelerinden kısa filmi Vincent'ı sizin de izlediğinizden emin olmama rağmen paylaşmak istiyorum. Bir de küçük bir alıntı yapıyor ve susuyorum.

'Ta sonunda intikam alacaktım; bu kararım kesindi- kesinliği biraz da herhangi bir tehlikeyi göze almak istemememden geliyordu. Sadece cezalandırmak yetmezdi, kendime bir suç yüklemeden cezalandırmalıydım. Bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. Sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.' (Amontillado Fıçısı öyküsünden, sf.131, Morgue Sokağı Cinayeti, Notos Kitap)





(Yazımın altına şu notları eklemeyi alışkanlık haline getirdim ne kadar gereksiz olsalar da. Mesela şu anda yazacak hiçbir şey bulamadığımı yazmak istiyorum. Sevgiler.)
(Aslında yazacak şeyler bitmiyor. Mesela başlık nereden çıktı diye merak eden olursa, Maelström'e Düşüş öyküsünde çevirmen Memet Fuat bu kelimeyi kullanmış, çok hoşuma gitti. Hazır okuma devirlerinden döngülerinden de bahsetmişken neden bir okuma burgacı olmasın?- bunun üzerine neler yazılır neler de ben sözü uzatmayayım- yeniden sevgiler.)