''Bazı insanlar, ana yolda ilerlediklerini ve dörtyol ağzının hep tali yollarla meydana geldiği inancıyla, hiç sıkıntı çekmeden kör bir şekilde ilerlerler. Fakat farkındalık ve hayal gücüyle ilerlemek, insanın bir daha hiç karşılaşmayacağı dörtyol ağzının hatırasıyla etkilenmektir. Bazı insanlar dörtyol ağızlarında oturur, aynı anda ikisine de girmedikleri için iki yola da girmezler, orada yeterince uzun süre otururlarsa yolların sonunda birleşeceği ve böylece her ikisini seçmenin de olası hale geleceği yanılsamasının tadını çıkarırlar. Olgunluk ve cesaretin büyük bir kısmı böylesi feragatlerde bulunabilme yeteneğidir ve aklın büyük bir kısmı da insanın mümkün olduğunca az şeyden vazgeçmenin yollarını bulma yeteneğidir.''(alıntı; Varoluşçu Psikoterapi, Irvin Yalom, Kabalcı Y. sf:505 alıntının alıntısı: Wheels, 'Will and Psychoanalysis' )
''Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında Yekpare geniş bir anın parçalanmaz akışında'' (A.H.Tanpınar)
26 Temmuz 2012 Perşembe
ah şu yanılsamalar
Etiketler:
Irvin D. Yalom,
kitap,
kitap alıntı,
psikoloji
18 Haziran 2012 Pazartesi
Saatlerin Ötesinde
Kim Korkan Virginia Woolf’tan
Yıllar önce
bir yazar hayatıma dolaylı bir yoldan girdi. Michael Cunningham’ın ‘Saatler’ adlı kitabıyla. Bir süre
sonra, sonradan çok seveceğim bir yönetmenin, Stephen Daldry’nin ‘Saatler’i filme aldığını öğrendim ve roman
uyarlamalarına ön yargıyla yaklaşmama rağmen filme de kitap gibi bayıldım. Beni
asıl etkileyen ise romanda bahsedilen yazar oldu, uzun süre ceplerine çakıl
taşı doldurarak intihar eden yazarı aklımdan çıkaramadım ama bir kitabını alıp
okumaya da cesaret edemiyordum. Ya sevmezsem?
Elime ilk olarak ‘Dalgalar’ romanını
almış ve yarıda bırakmıştım. Her kitabın bir vakti vardı. Ben henüz Virginia
Woolf’e hazır değildim. Ya da başka bir değişle korkuyordum.
Saatler’i okuduktan altı yıl sonra ‘Mrs.
Dalloway’ ile tanışacaktım. Ve 1966 yılında çekilmiş bir filmin adına bakarak
tek korkanın ben olmadığımı anlayacaktım ‘Who's Afraid of Virginia Woolf’ diyecek ve ben de hayranları arasına
katılacaktım.
Kitap 1925 yılında tamamlanmasına rağmen
yayınlanmadan önce Virginia Woolf tarafından 3 kez yeniden yazılmış, yazar
bundan önce de üç roman yazmış. Ama bu romanıyla ilk kez bilinç akışı tekniğini
kullanmış. Modern romanın olay örgüsünü, karakter, zaman anlayışını bozan bu
roman tek bir günü anlatıyor. 1923 yılının savaş sonrası Londra’sında bir günü.
Bu güne dahil olmak, kitaba hemen kapılıvermek
o kadar kolay olmuyor. Çünkü anlatılan Big Ben’in çanlarına göre 24 saatle
dilimlenmiş olsa da öznel zamanda yıllar öncesine gidiyor. Anılar arasında
dolaşıyor. Bir arabanın patlayan lastiği, bir reklam uçağı karakterlerin aynı
saati yaşadıklarının ipucunu verse de onları aynı zamana sürüklemiyor. Bilinç
zamanda ve mekanda akıyor. Bu da romanı ve anlatımını başta yorucu büyüsüne
kapıldıktan sonra ise eşsiz kılıyor.
Eğer sıradan bir romandan bahsediyor
olsaydım ve size kitabın sonunda ne olduğunu söyleseydim muhtemelen yapmamam
gereken bir şey yapmış olurdum ve okuma zevkinizi elinizden alırdım. Oysa Mina
Urgan’ın dediği gibi ‘Mrs Dalloway, hem şimdiki zamanı, hem de geçmişi kapsayan
tek günde geçer. Clarissa Dalloway, akşam vereceği parti için sokağa çıkıp
çiçek alır; eski aşığıyla görüşür, savaş yüzünden ruh hastası olan hiç
tanımadığı bir genç kendini öldürür. İşte, olup biten yalnız bunlardır.’
Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek…
‘Mrs Dolloway, çiçekleri kendi
alacaktı.’ Diye başlayan bir kitap var karşımda. Ve ‘Çünkü Clarissa oradaydı.’
diye bitecekti bu kitap. Clarissadan Mrs Dalloway’e Mrs Dolloway’den Clarissaya
geçişleriyle bir kadın vardı. Var olmanın ve belki de yaşamanın temsiliydi. Ve
septimus vardı, Mrs Dalloway ile aynı şehirde yaşayan aynı anda aynı sokaktan
geçen ve o gece ölen. Septimus ‘kendisi’ ölecekti. Kendisi seçecekti.
Mrs Dalloway ve Septimus hiç karşılaşmayacaktı kaldıraçın iki
ucunda hiç farkında olmadan birbirlerini tamamlayacak ve birbirlerini
dengeleyeceklerdi. Her şeyden önemlisi aynı şiiri anımsayıp duracaklardı.
‘Now to die’,’ twere now to be most happy’’
‘’Şimdi ölmek, şimdi çok mutlu olabilmek’ demektir.’
O gün Clarissa’nın partisine sadece
Septimus değil tüm Londra gelir hatta tüm geçmiş. Tüm ölüler ve tüm yaşayanlar.
Septimus’la ölüm gelir, delilik gelir, cesaret gelir belki de korkaklık. Karşı
penceredeki kadınla yaşlılık gelir, sırlar gelir, yalnızlık gelir, Killman’la
nefret gelir, kıskançlık gelir, aşağılama gelir, Humbert ile toplumsal düzenin
çirkin yüzü gelir. Sally ile aşk gelir geçmiş gelir ve Peter Walsh ile anılar
gelir, pişmanlıklar gelir.
Kitabı kapattığınızda siz de partiye
katılmış gibi hissedeceksiniz. Ve benim gibi Virginia Woolf korkunuz varsa,
eminim yeneceksiniz.
Etiketler:
film,
kitap,
kitap eleştirisi,
roman,
Virginia Woolf
17 Haziran 2012 Pazar
Kumral Ada Mavi Tuna
Bir Kuzguncuk Romanı
Kuzguncuk’ta İsmet Baba
Meydanı’nda oturuyor ve boğazı izliyorum. Elimde bir bardak çay ve yanında
pastaneden alınmış bir dilim kek. Çantamdan
mavi bir kitap çıkarıyorum. Kapağında, az önce hayranlıkla bakarak hayallere daldığım manzara var, bir de tel
örgülere asılı bir çift Converse.
İstanbul, savaş ve gençlik
kitaptan kapağa taşıveriyor. Ve bir de ‘duygu’ dolu bir isim. Siz, aşk romanı
diyebilirsiniz ya da savaş, hiç sınıflandırmalara girmeden ‘hayatımın romanı’
diyenler de olacaktır. Oysa ben, ne kitaptaki karakterlere inanabildim, ne o
aşka kapıldım ne de iç savaşa. Bu romana ‘Kuzguncuk’ romanı diyeceğim. Benim
için ne Ada’nın ne de Tuna’nın, Kuzguncuk’un hikayesi ‘Kumral Ada Mavi Tuna’.
Bu nedenle benim için roman
kahramanı ne kendini beğenmiş, şımarık, bencil Ada’dır ne de kendi kişiliğini
bulmayı daha çocukken reddedip Aras ile Ada’nın gölgesine sığınan Tuna’dır. Ne
istediği her şeyi elde eden, yakışıklı, sempatik, dikkat çekici Aras ne de
hayatta her istediğini sessiz sessiz çalışarak elde eden Meriç’tir. Ne de olayları
birbirine katan, sadece bir katalizör görevi gören Aliye. Ben de çoğu okur gibi
Şair Doğan Gökay’ı sevdim ve onun Atilla İlhan’dan izler taşıdığına inandım.
Buket Uzuner bir yazısında Atilla İlhan için ‘Siz benim biraz imkansız
sevgilim, biraz babam ve biraz da arkadaşımsınız’ dediğimde ciddiydim.’ der.
Ada için de dayısı şair Doğan Gökay öyledir. Gerçi Buket Uzuner ‘Ada mısınız?’
diye soranlara ‘Hayır Tuna’yım’ der. Bence Buket Uzuner ne Ada’dır ne de ‘Tuna’
gezmeyi, okumayı ve yazmayı sevenlerden yani; ‘Çok gezen mi bilir çok okuyan
mı?’ sorusunu geçersiz kılanlardan, kıskandıklarımdandır. İstanbul aşığı olarak
nereyi seçeceğini iyi biliyor ve ben de bir Kuzguncuk aşığı olarak, kitabı okuduktan
sonra Kuzguncuk’a gelenlerin aksine Kuzguncuk’ a geldiğim ilk gün bu kitabı
okumaya karar veriyorum. Okuduğum gibi de yazmaya. Paylaşmaya...
Buket Uzuner kahramanın iç
savaşını bir ülkenin iç savaşına dönüştürüyor, bir ülkenin kocaman iç savaşını
alıp bir kahramanı omuzlarına yüklüyor. Bir yandan dünyanın en büyük
savaşlarından biri olan ‘aşk’ı anlatıyor bir yandan da kanı, nefreti,
ayrımcılığı, ötekini, sebepsiz kötülüğü. Bunların ne kadar iç içe olduğunu,
savaşların önce içimizde çözüleceğini. Hayalle gerçeğin arasında bizi kitabın
bölümlerine sıkıştırıyor.
Kumral ada mavi Tuna çok
katmanlı, çok sesli bir roman. İsterseniz bir ülkede yaşanan iç savaşın
nedenleri ve sonuçları üzerine bir okuma yapın, isterseniz bir büyüme hikayesi
olarak yorumlayın. Bir aşk hikayesi olarak ele alın sadece, imkansız saf aşk ya
da toplumsal olarak bireyleri inceleyin. Buket Uzuner hepsini yapmaya çalışıyor
ve bunları kotarırken bir nebze edebiyattan çalıyor bir tutam da fazladan
didaktiklik ekliyor. Bunlar da romanı eksiltiyor. Keşke bu kadar çok'la anlatmaya çalışmasaydın dedirtiyor.
Kertenkeleler ve çocuklar
İkinci çayımı da bitiriyorum, çay
içimi ısıtsa da denizden gelen rüzgar beni orada daha fazla tutmak istemiyor.
Mavi kitabı çantama koyuyor ve kuzguncuk sokaklarında dolaşmaya başlıyorum.
Marco paşa Konağı’nın yani ilkokul binasının içine giriyor ve bu kez boğaza
daha yüksekten bakıyorum. Bana daha alçaktan bakan gözlerle çocuk gözlerle.
Mavi kitap çantadan tekrar
çıkıyor. Neşeli ve masum bir çocukluk hikayesi, sancılı ve acı bir gençlik
hikayesine dönüşüyor. Gençlerin büyümesi için de içlerindeki savaşa bir son
vermeleri gerekiyor.
Bahçede kertenkele aramaya
başlıyorum, küçük bir çocuğun elinde Mabel sakız görüyorum. Çocuğa
kertenkelelerle oynama demek istiyorum ya da kertenkelelere kaçıp kurtulmalarını
söyleyeceğim. Hiçbirini yapmıyorum. Ada, Aras, Tuna ve Meriç’in çocukluğuna
uzaktan baktığım gibi bu tarihi ilkokul binasında Kuzguncuk’un çocukluğuna da
uzaktan bakıyorum. Değiştiremiyorum.
"Akıl, aşk ve can!
Bu üçü üçgendir.
Her derde çare, her yaraya merhemdir."
Mevlânâ Celâleddin Rumî (II. Divan Kebir)
Okuldan çıkıp İcadiye Caddesi’ne
gidiyorum. Gözüm o meydana takılıyor. Burası diyorum, Aras’ın gittiği yer tam
olarak burası! Akıl ve cesaret gittiğinde geriye kalan ‘aşk’ ne kadar
yaşanılabilir? Onun tortusunda eski evleri bir bir yıkılan kuzguncuk da yarım
kalır. Evlerin arasında dolaşırken Tuna’nın evini arıyorum, yıkıldığını bilsem
de belki de hiç var olmadığını Ada’nın evini arıyorum.
‘Şiir herkesi
birleştirebiliyordu’
O ev olduğuna inandığım bir yerde
soluklanıyorum ve birden kendimi Baylan’ın bahçesinde buluyorum. Kitabı çantamdan çıkarıp masaya
koyarken yan masamda oturan Ada, Aras, Tuna ve Meriç’i fark ediyorum. Tüm
savaşları Kuzguncuk’ta bırakmıştım.
Yanlarına gittim ve masalarına
oturdum. Kitabı aradım, bulamadım. Ayaklarımdaki converselere baktım,
yürümekten aşınmışlardı. Aklımda birçok şey vardı onlara söyleyecek ama onları
görünce gidivermişti hepsi. Şair dayılarına selam söylemelerini istedim. Hepsi
güldü.
Sonra uyandım, Kuzguncuk parkında
uyuyakalmışım. Günlerden salıydı.
‘Uyanmak güzel,
diye gülümsüyorum.
Durum ne olursa olsun, uyanmak güzel’
Etiketler:
kitap,
kitap alıntı,
kitap eleştirisi,
Kuzguncuk,
roman
Tanrım, Ben Ateistim!
‘ Dünya tozdan geliyordu ve
sonunda yine toz olacaktı.’
‘Büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım
kitaplardan birkaç satır ya da birkaç sayfa okumaya devam ettim.
Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf
okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm.’
Atatürk
Kütüphane’sinde gezinirken raftan çektiğim bir kitabın arkasında bu cümleler
yazıyordu. Cümleler adını çok duyduğum ama hiç okumadığım bir yazara aitti
Charles Bukowski’ye. Kitap ise Charles Bukowksi’nin Tanrısı kabul ettiği ‘John
Fante’nin. Yeşil kapağı bilim kurgu kitabını andıran bu kitabı alıp oracıkta
okumak istedim.
Bu isteği ünlü
bir yazarın önsözü mü tetiklemişti yoksa o yazarla kitaba ulaşma yolumuzun
benzerliği mi bilmiyorum. Belki de yazarla hiç alakası yoktu. Kitabın adını
sevmiştim; ‘Toza Sor.’ Ya da kapağında yazan tek bir cümleyi;
‘ Dünya tozdan geliyordu ve sonunda yine toz
olacaktı.’
Arturo Bandini, Hem balık hem kuş; ya da ‘Ne balık, ne de kuş’
Kim bilir
belki de bunların hiçbiri değildi nedeni, o sırada elime başka bir kitap
alsaydım, onu seçecek ve Arturo Bandini ile tanışamayacaktım. ‘Çoktan Yitik
Ülke’ ve ‘Minik Köpek Güldü’nün yazarını, sadece portakalla beslenen, insan ile
hayvan arasında fark gözetmeyen büyük insanı, bu büyük yazarı…
Arturo Bandini
hep ‘öteki’dir. Kendine de yaşadığı şehre de aşka da dine de hep ötede kalır.
Ve bu ötekilikte bir ileri bir geri savrulur. Kendine de yabancılaşır. Yer yer
kendinden ‘Arturo Bandini’ diye bahseder yer yer ‘ben’ oluverir. Zina yaptı
diye tanrının insanları cezalandırdığını ve depreme neden olduğunu düşünür bir
yandan da tanrıyla pazarlığa oturur.
‘ Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni
bağışla, ama Nietzsche’i okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst
olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye
döneyim.’
Arturo Bandini
aşık olur ve aşkta da öteki olur. Aşkını da tüm hayatı gibi gelgitlerle yaşar. Camilla,
Maya Prensesi, Meksikalı güzel onu değil Amerikalı Sammy’i seçer.
Camilla’yı
Meksikalı olmakla suçlar ve ‘Ben Amerikalıyım’ der. Oysa Amerikalı değildir ve
kendisiyle savaştığı gibi aşık olduğu kızla da savaşır.
Canım cicimden öteye gitmiyordu şiir bende,
berbat kafiyeler, ahmaklık derecesinde bir duygusallık. Tanrım, yazar
müsveddesinden başka bir şey değildim; küçük bir dörtlük bile yazamıyordum,
hiçbir işe yaramıyordum şu hayatta. Pencerenin önünde durup ellerimi göğe
açtım; beş para etmezdim, ucuz bir taklit; ne yazar ne de aşık; ne balık ne de
kuş.’
Oysa Arturo
Bandini böyle dedikten sonra tabi ki şiir yazar. Ve o şiir şöyle biter;
‘Sadıktım sana Camilla, kendi tarzımda.’
Arturo Bandini
dini de, aşkı da kendi tarzında yaşar, parayı kendi tarzında harcar. Kendi
tarzında acımasız dünyaya kafa tutar. Ve kendi tarzında başarır kendi tarzında vazgeçer.
Hem yazar olur hem aşık, hem balık olur hem de kuş.
Kitabı bitirdikten sonra hem
önsözü unutmuştum hem de yazarı, benim için artık Arturo Bandini vardı. Arturo
Bandini’nin, John Fante’nin diğer kitaplarının da kahramanı olduğunu
öğrendiğimde bu nedenle daha çok sevindim. Kitapları bulabilir miyim
bilmiyorum. Belki de toz, o kitapları bana ulaştırır ve beni de Arturo
Bandini’ye…
21 Mayıs 2012 Pazartesi
hoşgeldin ya vakt-i final
Bu final zamanı diğer final zamanlarına benzemiyor, 4 yılın sultanı, son final zamanı! ( ya da 'son olduğu düşünülen, umulan' diyelim de dereyi görmeden paçaları sıvamış olmayalım.)
Diğer final dönemleriyle ortak noktaları elbette ki var. Sürekli gezme isteği, ders hariç her türlü yazıyı okuma hastalığının nüks etmesi, tırnak yeme hızındaki artışa paralel çıkan sivilce sayısı gibi maddeler hepsinde ortak. Bu maddeleri sonsuza kadar uzatabileceğim gibi siz değerli okurlarımın (burada kendimi yazar gibi hissederek duruma yabancılaşıyor, öğrencilik dramına uzak bir pencereden bakıyorum.) hayal gücüne bırakmayı tercih ediyorum. (İşin aslı aklıma pek bir şey gelmiyor ve kıvırıyorum.)
Bu final dönemini farklı yapan başlıca neden ise tabii ki 'mahalle baskısı'. Daha dönemin başında başlayan soruların finallerden sonra artacağını bilen bünyem adeta mezun olmaya tepki veriyor. Sanırsın ki okul, plasentası ve bu yavrucak da doğmamaya niyetli. Bu niyeti için de elinden geleni yapıyor.
Sırf 'yüksek lisansı napcan?' sorusuna verilecek cevaplardan kurtulmak adına ALES'e girmeyen, hemen işe girmesi talep edilmesin diye portfolyo hazırlama olayına kalkışmayan birinden söz ediyoruz burada. ( Burada ALES'e girmeme nedenim uyanamama ve portfolyomun olmamasının nedeni ise tembelliğimdir; lakin böyle dersem tüm karizmatik etkisi yok olur ve yazının bütünlüğü bozulur. Çaktırmayın.) Neyse efendim bu bünye aynı şekilde finallere de tepkili. Projesinin en son hangi aşamada kaldığından bihaber facebook, twitter, friendfeed gibi mecralarda geziniyor, arkadaşları çizim yaparken ki bunlar vakti zamanında bilmem kim teyzenin oğlu bilmem kim sıfatıyla onu canından bezdiren kimselerdir, o, bu mecraların tozunu attırıp duruyor.
Ayrıca kafası o kadar dağınık ki 1.tekilden 2. çoğula, 3. tekilden 1. çoğula, 2. tekilden 3. çoğula geçerken yazıyı bombok ediyor okuyanı da okuduğuna pişman ediyor.
Ben zamanlara, cümlelere anlatım bozukluğuna takılmadım ve buraya kadar geldim diyorsanız doğru yerdesiniz çünkü bu yazı sizin için yazıldı. Sizin gibi 'procrastination' durumunda olanlar için, sizin gibi şu saatte uyanık durup vaktini böyle gereksiz şeyleri okumaya ayıranlar için, sizin gibi canı sıkılanlar için ve belki bir nebze de olsa beni anlayanlar içim. Yok eğer bu yazıyı okumadıysanız zaten şimdi yazdıklarımı da görmezsiniz. Ama ben yine de arkanızdan konuşma yüzsüzlüğünde bulunacağım; size imreniyorum.
Size; yani vaktini boş şeylerle öldürmeyen, büyük ihtimalle bu saatte uyuyor olan siz 'düzenli' insanlara. Ya da sadece gerekli şeyleri okuyan siz 'bilinçli' insanlara, ya da şu yazılara burun kıvıran siz 'yetenekli' insanlara ve dolusu dolusu sıfata sahip sizlere...
Not: Ne yani biz yazıyı okuduk diye bunlardan değiliz mi diyen kişi sen de bu cümlenle son anda onlara dahil oldun hadi bakalım!
Not: Yazımı dönüp okudum ve ne yazdığımı ben bile anlamadım. sonra da projesine sonradan konsept sıkan bir öğrenci edasıyla ' bilinçli yazdım ben bunu, yazıdaki dağınıklık ve olmamışlık final döneminin dışavurumudur bilmemne...diyerek kendimi avuttum.
Not: Evet uyumam gerek, farkındayım.
18 Mayıs 2012 Cuma
bu saatte yazılan bu saatte okunmalı
Kavramlar ve onlara yüklediğimiz anlamlar...
Nasıl da sıkıcı nasıl da yanıltıcı.
Bir durumu adlandırmak bir duyguyu tanımlamak nasıl bu kadar kolay olabiliyor?
Nasıl diyebiliyoruz 'Ben aşık oldum' ve nasıl diyebiliyoruz; 'Senden nefret ediyorum.' Benden Sen'e senden O'ya dönüşen cümleler nasıl da atlıyor kavramdan kavrama. Nasıl da tecavüz ediyor her birine. Bir bakmışsınız aşk, şiddette karşılık buluyor; emek, yalanla örtüşüyor; nefret, ikiyüzlülükle yıkanıyor; kıskançlık, dostluğa benzeşiyor. Hangisinin nerede bittiğini ve diğerinin ne zaman başladığını kestiremiyoruz. Kalbiniz mi sıkışıyor yoksa sadece kafanız mı karışık? Belki de başlayan ve biten bir şeyler yoktur. Zamanın çizgiselliğinde ve kavramların boşluğunda sıkışıp kalmışızdır.
Cesaretle korkaklığın kesiştiği bir yerde dünyaya ahkam kesiyorum. Öcülerden korkuyorum ama onların hikayelerini dinlemekten de geri kalmıyorum. Kötülüğün içimizde olduğunu, gölgesizliğin ne denli bir yalnızlık olduğunu da biliyorum ama bunu bilirken de kötülük ve yalnızlık kavramlarına kocaman bir kazık atıyorum.
Bir de şu saatte ne yazdığımı çok da iyi bilmiyorum. Gerçekleri dinleyip masallar mı anlatıyorum yoksa masallarda yaşayanlara gerçekleri mi sunuyorum? İnsan iki nedenle yazar dedi son derste Mario Levi; birisi acı diğeri ise öfke. Ben ne yazdığımı pek bilmesem de neden yazdığımı biliyorum. Ya da en azından bildiğimi sanıyorum ki bu da 'bilgi' kavramının bize attığı kazıktır.
6 Mayıs 2012 Pazar
ekmekten suya köpekten çocuğa
Bir anda ortaya çıkan zayıf bir köpek beni ısırmaya çalışıyor. Çığlık atmıyorum, kaçmaya çalışmıyorum acısını bedenimde hissediyorum ve birazcık ısırmasından bir şey olmaz bir derdi var belli ki birazdan bırakacak beni diye düşünüyorum. Sonra aklıma dank ediyor ki ben bu köpeğe ne zamandan beri yemek vermiyorum. Aslında benim köpeğim de değil, bir nedenden ötürü bana bırakılmış, sorumluluğu bana kalmış gibi. Daha önce böyle bir sorumluluğum olmadığından, daha önce hiç hayvan beslemediğimden olacak ki sadece bir kez yemek vermişim ve unutmuşum belli ki o da açlıktan beni ısırmaya başlayana dek kendisini hatırlatamamış. Derdinin açlık olduğunu anlamam yetmiyor, bir yandan köpeğin dişleri bedenimde (sanırım bacağımı ısırıyor.) bir yandan yiyecek bir şeyler arıyorum. Önüne ekmek atıyorum ve bu beni bırakmasına yetmiyor. Evet diyorum ekmek yemez ki köpek başka bir şey olmalı başka bir şey ama ne? Su veriyorum.
Not: Bu kez kendi kendimin Freud'u olmaya falan kalkışmıyorum. Rüya işte deyip geçiyorum. Yoksa işin içinden çıkamam. Ben hep diyorum size benim bilinçaltım bir çöp kovası gibi. Bir de adi ve pislik ve adeta bana düşman. İyi ki rüyalarımın pek azını hatırlıyorum. Yoksa kafayı yerdim ama bence falcılık boşuna moda bu aralar rüya tabircileri moda olsun mesela ben bir rüya tabircisi bulsam koşa koşa giderim ya da durun yahu ben mi rüya tabircisi olsam?
Ardından kucağımda nefes alamayan bir erkek çocuk görüyorum 6-7 yaşlarında zayıf, yüzü bembeyaz. Ve su içirmeye çalışırken boğulduğunu bir anda ne olduğunu anlamadan onun öldüğünü düşünüyorum ve koşarak anneme gidiyorum. Çocuğu annemin kucağına bırakıyorum ve tam anneme olayları açıklayacakken annem çocuğu sevmeye başlıyor, ölmemiş. ve ben bir açıklama yapmıyorum ve uyanıyorum.
Not: Bu kez kendi kendimin Freud'u olmaya falan kalkışmıyorum. Rüya işte deyip geçiyorum. Yoksa işin içinden çıkamam. Ben hep diyorum size benim bilinçaltım bir çöp kovası gibi. Bir de adi ve pislik ve adeta bana düşman. İyi ki rüyalarımın pek azını hatırlıyorum. Yoksa kafayı yerdim ama bence falcılık boşuna moda bu aralar rüya tabircileri moda olsun mesela ben bir rüya tabircisi bulsam koşa koşa giderim ya da durun yahu ben mi rüya tabircisi olsam?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




