21 Aralık 2010 Salı

Haber ver ey kör


''Pörsüyen kamburlaşan bir zaman. Önünü göremeyen insan nasıl da mutsuz, adım attıkça geriye düşüyor. Sanırım gök kilitli heykelinden çıkmaya hazır. Sanırım akıl denen küçük zincir çözülmek üzere. ''

12 Aralık 2010 Pazar

bir varmış bir yokmuş

Hangi günahın suskusunda kayboldun?
Hangi rüzgarın sesiyle boğuldun?
Söylesene, denizcinin düğümünde hangi toprağın kokusunu hissettin.
Ve sonra onları gördün kimbilir hangi rüyanın isinde.
Bir dilek ağacı fosforlu yeşil, dallarında parlak kırmızı kuşlar. Kimbilir belki de anka.
Bir çölde dans eden peri kollarında sarı halkalar
Bir cariye peçesinde çocukluğu kimbilir belki de umutsuzluğu.
Bir avuç altın tozu simyacının avcunda
Bir tutam biberiye otu cadının kazanında
ve bir parça yalnızlık gecenin tortusunda
Kimbilir ne zaman uyandın ve
Hangi günün sabahında yeniden kayboldun.


7 Aralık 2010 Salı

ama boşverin

yorgun bir şairin kafiye arayışıyım
sır tutamayan martıların çığlığıyım
bir korkunun sinsice süzülüşüyüm
yalnızlığın gizemli yüzüyüm.

kim miyim ben?

Adını asla bilmediğiniz ama yüzünü asla unutamayacağınız
Kokusunu almadığınız halde genzinizi yakacağınız
Durmadan arkanıza bakmadan kaçacağınız
umutsuzluğun belirsiz yüzüyüm.

Ama boşverin
Tanımayın siz beni
Görmeyin bendeki geceyi.


27 Kasım 2010 Cumartesi

kaçış

Geri dönüş mümkün mü?
Kaçışlarımın amaçsızlığından sıkıldım.
Bir filmin kovalama sahnesinde asla yakalanmaya değer görülmeyen figüranım.
Sadece koşuyorum.
Vurulsam farketmezsiniz bile.
Kurguda bir hatayım belki de.

25 Kasım 2010 Perşembe

Dinle bak!

Ne zaman bir koşuşturmacanın içine düşsem ne zaman kendimi takip etmekten yorulup gölgeme otursam ya da ne zaman sadece gözlerimi kapamak istesem uyumadan işte o zaman derin bir nefes almaya çalışırım.
Ne kaç metrekare içinde yer aldığım önemlidir yüzeyde ya da kaç metreküp yer kapladığımdır uzayda. Başıboş kavramlar, basmakalıp sıfatlar, batansavma betimlemeler belirlemez ne olduğumu, kim olduğumu.
Aldığım nefesimdir sadece. Yaşıyorumdur öylece. Dinle bak! Nabzım atıyor .

''Ah aydınlıklardan uzaktayım
Kafamda o dağılmayan sükûn.
Ölmedim lâkin, yaşamaktayım
Dinle bak: vurmada nabzı ruhun.''
(O.V.KANIK)

20 Kasım 2010 Cumartesi

Daha Yakın

''Beni yakından takip eden şey
beni ikna eden katatonik gölgem.
Hareket etmiyorum.
Sendelemiyorum.
İlerlemiyorum.
Sadece poz veriyorum,
gölgem için bir model
siluetim için bir gölge.''

(Irvin D. Yalom- Her Gün Daha Yakın)

Bir sorun mu var?

Ne zaman içim içimi kemirse ne zaman bir yerlerde bir sorunun varlığından şüpheye düşsem yazmak isterim. Yazınca ne o sorunu bulabilirim ne de o kemirgeni kovabilirim ama yine de kusmak isterim kelimelerin zehrini. Yine o anlardan birindeyim.

Bu aralar garip haller içindeyim.
Aklıma annemin 'Kızım bu kazak nasıl?' diye soruşu ve benim 'garip' cevabım üzerine sinirlenerek yani 'güzel mi çirkin mi?' deyişi geldi. Cevap veremezdim bu sorusuna. Şimdi de öylece duruyorum. Bu durum iyi mi kötü mü bilemiyorum.

Bir arkadaşım galaksiden yıldızlardan bahsetti, bilmemne yörüngesinin bilmemneyi etkilemesinden etkileniyormuşuz, başka birisi küresel ısınma diyor; 'Bak havalar da zaten garip.' Bense sorunu evrene atıp öylece kurtulamıyorum. Her ne kadar Kasım ayında kısa kolla dolaşmak garip olsa da sorun burda olmamalı.

kİ ZATEN BİR SORUN VAR MI?
Değişken ruh halim, kararsız tavırlarım, umursamazlığım hep olağan şeyler miydi? Kendimi ve çevremi durmadan sorgulayışım, herkesi ve her şeyi acımasızca eleştirişim, hep burun kıvırışım ve kafamı çevirip ters yöne yürüyüşüm yeni değil mi?
Bilmiyorum.

Yaşadıklarıma ve geçirdiğim zamana yüzeysel olarak bakarsam bu aralar çok eğleniyorum. Hayatımın her anı dolu dolu geçiyor. Bir yandan yakın dostlarım, ailem, evim bir yandan yeni insanlar, yeni yerler... Ama derinine indiğim zaman bir eksik hissediyorum. Bu eksik yüzünden gülerken bir anda somurtuyorum, durup dururken bir off çekiyorum.

Sanırım ben korkularını dolabına kitleyip yatan o çocuğum. Endişelerim düşlerimi baltalıyor ve ben uyanık kalmakla uyumak arasında seçim yapmaya çalışıyorum. Uyanık olursam gözüm dolapta olacak. Peki ya uyursam? İki seçeneğim var ya düş göreceğim ya da kabus.
Ve sanırım ben şu anda düşten çıkıp kabusa düşmek üzereyim. Ah düşümü bozan o endişeler... Birisi o dolabı açmama yardım etmeli ya da uyumama izin vermemeli.

Sorunu bulamadım her zamanki gibi ve hala içim içimi yemekte binbir düşünceyle. Belki sizin bir fikriniz vardır. Belki de kemirgen çoktan kaçmıştır.

7 Kasım 2010 Pazar

bu maskenin bir büyük bedeni var mı?

Kendimi daha ne kadar kandırabilirim, ne kadar daha uzağa gidebilirim bilmiyorum. Birisi karşıma geçip gerçekleri söylediği zaman iki seçeneğim var ya kabullenmek ve susmak ya da inkar edip aksini ispat etmek. Bense sadece gülüyorum.
İşte böylesine gülüp geçiyorum en sahte halimle. Maskelerden nefret ederken kendimi soyunma odasında buluyorum birini çıkarıp diğerini takıyorum. Yakıştıramıyorum bir türlü ve sonra kabini açıveriyor bir densiz 'oldu mu?' diye soruyor, yoksa daha iğrencini daha pişkinini daha rezilini mi getirmeliyim? Benimkisi gibi. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kapıyı açtığı için bağırmalı mıydım? Hayır bu maskeyle bunu yapmaya hakkı vardı. O zaman ona sempatik mi davranmalıydım. O sırada çıplaktım ve bunu yapamazdım. Gerçekleri söyledim ben de. O surata çarpıp geri döneceğini bildiğim gerçekleri.
'Hayır hayır sadece bakıyorum.'

cetvelle çizilen kedi

''Siz, saatleri yaşadınız. zamantaşlarını. Niceldir saatler. Adsızsırlar. Renklerini, kokularını kişiselliklerden alırlar.
Aylar birbirinin içinden yürüyebilir. Ağustosta bile marta gönderme vardır. Yine de gönderme mevsim mantığıyla sınırlıdır.
Günlerse bambaşka. bir günün öbürünün önüne geçmesine izin yok. Günün gizi hem kişiselliğimizde, hem de onun kendi kişiselliğinde.
Siz, saatleri yaşadınız. henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım. ''

Her zamanki gibi ne güzel diyor Cemal Süreya. Hele
'mühendisler geldiler; kedi resmini bile cetvelle çizerler.' derken titriyor içim, titriyor cetvelim. Ben ki hayallerimi cetvelin katılığına bırakmakta zorlanıyorken ben ki günlerim birbirinin içine geçerken saati unutuyorken ben ki zamantaşlarını parçalamaya çalışırken kendimi parçalıyorken...

''güneş her sabah verilmiş bir söz gibi doğuyordu.
gerçek neydi biliyor musunuz: her şey.''

Cetvelle çizilen o kedi oluveriyorum sonra o gerçeklikte. Kuyruğumu kıvıramıyorum, tırnaklarım çok keskin bir tek bıyıklarımı beğeniyorum briyantinle parlatsam böyle olmazdı hani diyorum ama tüylerim! Keşke onlar yumuşak olsaydı da insanlar benden kaçmasaydı. Ama olsun artık kirpileri anlayabiliyorum.

28 Ekim 2010 Perşembe

yazıldığı gibi

Yazmak kaygılarımın başladığı kör noktada kaybolmak ve çıkışı aramak umudun küçük bir yansımasıyla. Konuşmak ise düşüncelerimle kıyasıya dövüşüm, kendime dönüşümümün sağlanacağı o sessizliğe ulaşmak için ödemem gereken bedel. Ben kelimeleri saçtıkça onların azalacağını düşünüyorum oysa onlar birbirinin peşi sıra takılarak çıkıveriyorlar saklandıkları yerden, hızla çoğalıyorlar bölünerek ve anlamlarından bir parça kaybediyorlar her seferinde. Sonunda anlamsız harflerin ortasında kalıyorum kelimeler beni emirleri altına alıyorlar, onlara boyun eğiyorum. 'Ben burda bunu demek istememiştim.' diyecek gücüm bile kalmıyor, ben artık kelimelerden ibaretim.
Belli belirsiz cümleler kuruyorum. Anlamsız, ses boğumları, yutaktan mı? büzüşme, yumuşama, benzeşme...
Yazıldığı gibi okunuyor tüm yazdıklarım. peki ya söylediklerim?

27 Ekim 2010 Çarşamba

depresyon güzeldir

Kendinizi 3 kelimeyle tanıtır mısınız? Bu soruyu soranlar acaba kelimelerin gücüne mi inanıyorlar yoksa bir insanın üç kelimeden ibaret olabileceğine mi? Bilemiyorum. Şöyle bir düşündüm de o üç kelimeyi asla bulamayacağım.
Bu yüzden şimdilik bu kelimeleri unutuyorum girişle gelişme bölümleri arasında bir bağ arayanları üzerek insanın kendisiyle savaştığı arenaya geçiyorum. Depresyon denen o müthiş mekana.
Burası özgür olabildiğiniz tek yer. Ağlıyorsunuz, ağlıyorsunuz ve bir bakmışsınız kahkahalarla gülüyorsunuz. Niye diye soran yok çünkü siz şu anda her şeyi yapabilirsiniz. Hiç konuşmadığınız bir insana selam verebilir en yakın arkadaşlarınıza sırtınızı dönebilirsiniz. Pekala çığlık atabilir ya da her şeyi içinize atıp susabilirsiniz. Siz şu an özgürsünüz.
Depresyona hoşgeldiniz.
Burası öyle bir yer ki mutluluk virüsü uygun koşulları sağlayıp ortaya çıktığı an sizi kovar. Mutluyken kimseyi depresyonda olduğunuza inandıramazsınız, kendinizi bile işte bu nedenle gerçeklerden kaçamazsınız. Ama üzülmeyin çevrenizdeki herkes her şey sizi tekrar oraya göndermek için elinden geleni yapacaktır. Depresyon bileti için puan biriktirmeye daha siz depresyondan çıkmadan başlar bu yakın çevreniz.
Dünyaya hoşgeldiniz.
Şu an nerde olduğumu bilmiyorum ama hiçbir şeyi umursamadığım, insanları takmadığım, Aman beee dediğim zamanın geçtiğini hissediyorum sanırım gerçekliğe dönüyorum.
Dert etmiyorum ama bir sonraki yolculuk yakındır.
Ayrıca depresyon rezervasyon istemez, kalacağınız gün sayısına karışmaz, yanınızda birilerini getirebilecek kadar şanslıysanız size grup indirimi yapar. Sonsuza kadar orada kalmak isteyenlere de sonsuza kadar kucak açar.
Uzun lafın kısası,
Depresyon güzeldir.

26 Ekim 2010 Salı

haydi gençler fuara...

Bazen şu okuldan ve derslerden ölesiye sıkılsam da 'mimarlık' konuşmaktan asla sıkılmıyorum bunu farkettim (sitem dolu olsa da cümlelerim). Ayrıca konu edebiyat olunca pür dikkat kesiliyorum. Eee hayatında başka ne var diye soracak olursanız bir de ben 'ispanyolca' öğrenmeye çalışıyorum yabancı dil öğrenme yeteneğim olmamasına rağmen. Üstelik Beylikdüzü'nde oturuyorum dersem sanırım anahtar kelimelerden konuyu nereye bağlayacağımı anlamışsınızdır.

İspanyolca + Mimarlık+ Edebiyat+ Beylikdüzü yani

Beylikdüzü Kitap Fuarının onur yazarı Mimar Doğan Kuban ve onur konuğu İspanya.

E daha ne olsun?


Bu fuardan umutluyum. Fırsat buldukça soluğu orda alacağım, umarım hayal kırıklığına uğramam ve umarım Cemil Kavukçu'yla tanışırım.

17 Ekim 2010 Pazar

bitmeli

Mutsuzum.
Uykusuzum.
Ben artık çok yoruldum.
Neden bu koşuşturmaca?
Bu çaba kimin için ne için?
Her şeyi bırakacak cesaretimin olmasını öyle çok isterdim ki. Oysa güçsüzüm. Pes edemeyecek kadar çaresizim.
Sonuncu olacağını bildiği halde koşan bu pahada çatlayan o kısrak kadar zavallıyım. Gurur denen acımasız kavramın altında ezilen vicdan azabıyla kıvranan ve hep ağlayan hep kaybeden.
Sıkıldım artık.

14 Ekim 2010 Perşembe

Boğuluyorum

Yüzmeyi bilmeden suya atlamama hem de yüzeyi bilmeden balıklama dalmama intihar diyenleriniz olacaktır. Ama emin olun ki bu intihar değil, bu öznel seçimim gibi gözükse de bana ait bir fikir bile değil. O halde ne mi?
Tek görebildiğim bulanık bir mavi.

10 Ekim 2010 Pazar

gecenin şarkısı


-Ne görüyorsun?
-Bu bir şaşırtmaca mı?
-Evet dersem gördüklerin değişecek mi?
-Bilmiyorum.
Ben karanlığın iğne deliğinden geçişine şahit oluyorum ve korkuyu bir baykuşun sesinden duyuyorum.
Biliyor musun ben sadece cırcır böceklerinin sesini duyuyorum bir de akşam sefasının kokusunu alıyorum. Ama ne gördüğümü soruyordun değil mi işte az önce bir kurbağa gördüm. Bir de yıldızları görüyorum. Belli yarın hava güzel olacak.
Keşke ben de görebilseydim senin gibi. Keşke şu kötümcül sis kaplamasaydı önümü. Keşka ben de duyabilseydim gecenin şarkısını. Sen hiç büyüme.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Kısa 4

Kendime mısır gevreği ve süt aldım ama bunu koyacak bir tabağımın olmadığını farkettim.
Sanırım şeytan tırnağım var, tırnağım batıyor ve çok acıyor.
Lensler gözümde mi diye kontrol ediyorum bazen tek gözümü kapatarak, çok komik oluyor.
Sıkılıyorum.

Kısa 3

Benim bugün ispanyolca dersim vardı.
Sonra bir de eleştirel okuma dersi.
Ne alaka sen mimarlık okumuyor musun diyenler...Buraya nasıl girdiyseniz öyle çıkın.

kısa 2

Sevgili Günce,
Kendime her gün şu soruyu soruyorum,
'Bugün mimarlık için ne yaptın?'
okula gittim gibi sığ bir cevap geliyor.

'Bugün kendim için ne yaptım?' demeye ise açıkçası korkuyorum.

kısa 1

Sevgili Günce,
Odamın perdeleri kapalı çünkü perdeyi açınca gördüğüm manzara bir sınıf, sırtı bana dönük öğrenciler ve yüzü bana dönük öğretmenler bir de dersten çıkmış bağıra çığıra konuşan öğrenciler. Hayır ben zamanında 'Bu ne ya günüm hep okulda falan geçiyor bu gidişle okulda yaşayacağım.' derken lise öğrencisiydim bilseydim aklıma gelenin başıma geleceğini demezdim bunu. 'The Secret'ın gücü adına !

26 Eylül 2010 Pazar

Masallarım

Hayatımı küçük heyecanlarla bağladığımı farkettim bir günden diğerine. Rüzgarda sallamanın tadını çıkaramayacak olan, hep iç taraflara ya da bir çarşafın altına asılan iç çamaşırları gibi mandala ihtiyacı yok. Uçup gidemeyecek kadar güçsüz, kafasını çıkarıp kendini gösteremeyecek kadar cesaretsiz.
Ertelemeler, küçük telaşlar, dünyanın sonu değil ya...
Oysa dünyanın sonunu getirecek bir büyüye sahipmişçesine dengesiz, kararsız, tehditkar.
Boşvermişliğin gölgesine sığınmama rağmen arkama yaslandığım ağaç durmadan kemirilmekte. Biliyorum huzur burda değil.
Dergilerden kıyafet seçip hayaline giydiren genç kızlar, podyumdaki güzelleri her gece rüyalarına taşıyan delikanlılar, pamuk tarlasında altın topladığını hayal eden işçiler ya da altın madeninde pamuklu bir kıyafetle soğuk bir iklimde olmanın hayalini kuran madenciler, kocasının, kumasının koynundan çıkmasını bekleyen ve o sırada da bebeğini susturmaya çalışan kadınlar, büyümenin hayalini kuran çocuklar ve gençliğin ne olduğunu unutan yaşlılar...
Bilmiyorum huzur nerde?
Düşünemediğim yerde ya da hiçbir şeyden korkmadığım.
Onlar gibi olamayacağımı biliyorum. Rol yapmayı beceremeyen güzellik kraliçesi, her gece ağlayan mutluluk perisi, prensesin erkek kardeşine aşık bir prens var benim masallarımda. Keloğlan Rapunzel'e aşık, prensin atı simsiyah ve uyuyan güzel uyandığında yaşlandığını farkediyor.
Öptüğün kurbağa sineğe aşık, tilki yalnız, tavşan uğruna öleceği prensesi bekliyor, aslan ormandan kaçmak istiyor.
Aslanın ormanı terkettiği, çocukların masal dinlemediği bir yerdeyim. Gün ışığına perde çekilip gecenin karanlığına ışık tutulan yerdeyim ve ben burada konuşulması gereken yerde susuyorum.
Bir papağan sahibini ölüme götürecek o kelimeyi söyler.
Geceden içini ürperten bir ses geçer.
Sessiz bir çığlık kalbini düğümler.
Bir çarşaf düşüverir asıldığı ipten ve gerçekler...

11 Eylül 2010 Cumartesi

aklıma gelmişken

Saat 3ü 5 geçiyor ve saçmalamak geldi içimden. Zaten bu saatte saçmalamaktan öteye gidemezsin diye düşünenlere geceleri yaşamaya alışkın bir insan olduğumdan bahsetmeyeceğim ki şu bloga(bundan sonra günce diyeceğim)giren kişi beni az çok tanımıştır. Ya da bir iki yazı okuyup kurcaladıktan sonra tanımış olacaktır ki burda asıl konu benim geceleri oturmam gündüzleri zorunlu olmadıkça uyanmamam değil her daim saçmalayabilmemdir, uyurken bile. Ayrıca günceye girdim bu yazıyı da okudum hatta hızımı alamadım diğerlerini de bir solukta okudum diyen kişi düşündüm de sen beni yine tanımamış olacaksın. Boşver büyük bir kayıp değil.

Burnum akıyor ve hafif bir kaşıntı var boğazımda ayrıca bayramın son günü sırf bayram ruhunu yaşatma uğruna aldığım ve bir oturuşta yediğim şekerlerden dolayı dişimde bir sızı var. Heh bir de ayağımın altı kaşınıyor bu bir yerlere gideceğime delaletmiş. Sen yor oy vermeye ben yorayım pazara gitmeye anneme de sorsam cevap hazır; doğruuu okula.

Ya evet okul. 4 günlük bayram tatiline girmiş de sonrasında derslere başlayacakmış gibi hissediyorum kendimi. 3. sınıf oldum ben aaa ne değişik zaman geçiyor vs. muhabbetlerine girmeyi isterdim oysaki olmuyor. Okulu bitirdiğimde kendimi marketten süt alıp gelmiş gibi hissetmekten korkmuyor değilim açıkçası.

Süt demişken kahveyi çok seviyorum. Hani günde bilmemkaç bardak su için derler ya ben hiç su içmiyorum böbrek taşım da henüz yok bu arada çağrısım yaptı sevgilim de yok. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Ayrıca kendimi uzaylı gibi hissetmeme sebep olan şeyi itiraf ediyorum 'Ben bugün maçı izlemedim.'

6 Eylül 2010 Pazartesi

evet ya da hayır 'oy'unu

Televizyondaki yarışmayı hatırlamıyorum ama bellki ki abim o yarışmadan öğrenmişti bu 'evet hayır' oyununu. Bana ardı ardına sorular sorardı ve tek bir kural vardı; 'evet ya da hayır' demeyeceksin. Belki, galiba, kesinlikle, öyledir diyerek geçiştirirdim soruları ama ben ne kadar iyi oynasam da abim bir yolunu bulur dedirtirdi bana o iki kelimeden birini. En sevdiğim soru da şuydu; 'şimdi senin hangi iki kelimeyi dememen gerekiyor?
Şimdi de zaman tersine döndü diyorum galiba, hani eski kıyafetler moda olur ama bir şekilde değiştirilir ya bu oyun da şimdi moda oldu ama biraz değişik. İnsanlar evet veya hayır demeyerek değil de ikisinden birini seçerek yarışıyor.
Bu oyunu pek sevmediğimi söylemeliyim. Acaba büyüdüğüm için mi? Yoksa oyunda çocukların oyunlarındaki o saflığı bulamadığım için mi? Ya da oyun içindeki oyunlar için daha küçük müyüm?

Ben düşünedururken aklıma geçen yıl okuduğum bir kitaptan cümleler düşüverdi. Sanki yazar tekrar benimle konuşmak istiyordu. İşte söylediklerinden bazıları;

Yüzyıllar boyunca insan özgür irade diye bir şeyin var olup olmadığı üzerine kafa yormuş. İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlıca sorunsalı ise, seçme özgürlüğü Sorunun odak noktası, anlamı sorgulamaktan, eylemi vurgulamaya doğru kaymış. Seçme hakkının sınırlandırılmasına özgürlüğe tecavüz gözüyle bakıyoruz. Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçim yaparken taraf tutuyoruz ve bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya, bize karşı olanları bizim tarafımıza geçmeye iteliyor, seçim yapmayanları da unutulmaya mahkum ediyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. Bölmekle, dogma haline gelen küçük bilgi parçaları ve hiçbir şey sorgulamayan bir kalabalığa dönüşen bir insan topluluğu üzerinde egemenlik kuruyoruz. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkum eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz.( Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü Sf: 114-115)



Çoğumuz, daha bir seçim bile yapmadan önce belli bir tarafın üyesi olup çıkarız. Daha doğrusu, önce birtakım kimlikleri benimseyip, sonra da bunları birer seçimmiş gibi rasyonalize ederiz. (Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü sf 118)



Bir tarafı seçmenin yalnızca görevimiz değil, hakkımız olduğuna inanırız. Seçme özgürlüğüne demokrasinin temel direklerinden biri olarak bakılır. Seçtiklerimizin genellikle bizden önce başkaları tarafından seçilmiş olduğunu ve ancak önümüze sürülenlerin içinden bir seçim yapabileceğimizi durup düşündüğümüz pek enderdir. (Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü sf 128)

18 Temmuz 2010 Pazar

Şeytanın Yalnızlığı

Dişlenmişti bilekleri yalnızlığının. Belli belirsiz zamanın ötesinde kollarındaydı yazgının. Cıvataların pas kokusunu hissediordu önce, sonra da ritimsiz ve tiz gıcırtılar yerleşiyordu beynine. Bu seslere ve kokuya hapsolmadan kendini kargışın kollarına bırakmak istiyordu.
Ne ilk insandı şeytanla anlaşma yapan ne de son olacaktı insanlığı terkedip pazarlığa kanan.

Tortulaşmış bir kalp, küflenmiş tırnak etleri, cızırdayan saç telleri ve bir tutam da nefret. Kazanda kaynayan damarları parçalarcasına akan kan...Anlaşma bundan ibaretti. İmzalanması gereken bir kadeh, mühürlü bir dudaktan sızacak olan sıcacık bir şarap.

Bir işaret arıyormuşçasına gözlerini gezdiriyordu tavanın çatlaklarında. Ayaklarını gıcırtıya ritm tutarak yani gelişigüzel sallıyor, tükürükler saçarak ıslık çalıyordu. Aklındaki düşünceleri kovmaya çalışmıyor aksine daha da karanlıklarını çağırıyordu sofrasına. Islığın sesi de gıcırtıya uyduğu an kazan kaynayacaktı.

Gözlerini tavandan ayırıp ellerine baktı. Eğer hala duruyorsa kalbinin aynası olmalıydı bu eller. Kıvrılmıştı parmakları ve pörsümüştü derisi. Saçından bir tel koparıp parmakları arasında döndürmeye başladı. Saç teli hala parlıyordu. Misafiri onu böyle görmemeliydi.

Aralık duran eski demir kapıyı kapadı. Rüzgarın yardımıyla konuşup duranlar susmuştu. Şimdi sıra ondaydı. Kapının kapanmasıyla, sandalyenin bacağından geçerek iki duvarın birleşiminde son bulan o silik ışık huzmesi de kaybolmuş, tavandaki kıvrımlar görünmez olmuştu. Evet ne diyordu. Sıra ondaydı.

Ateşi yaktı. Ellerinin titremeye başladığını hissetse de gözleri ateşe sarmıştı. Sol elini saçına götürdü, gözlerini kapadı, ateşin sıcaklığı yüzüne vururken sağ eliyle sandalyeyi sımsıkı tutmuştu.

Islık da gıcırtı da yoktu ama kazan kaynıyordu. Anlaşma bundan ibaret demişti 'O'. Oysa kazanda parçalanmış bir sandalye, kırık dişler ve gözyaşı da vardı.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Keşke...

Sadece bir zamirdim. Yüklemsiz bir cümlede üç noktanın arkasına sığınan, ünlemlerden kaçıp gizlenmeyi benimseyen bir özneydim. Hiçbir önemi olmayan, hiç okunmayan sıfatsız bir kelimeydim sadece. Tüm bunlar ne zaman başladı ve nasıl sona erdi bilmiyorum. Yalnızlığımın farkına vardığım gün yerimi yalancıların aldığını gördüm. Onların unvanlarla dolu yakaları, abartılı zarfları ve bir sürü virgülü vardı. Bu kalabalıkta soru işareti yoktu, merak yoktu. Sadece Parantez içleri ve birbirini yemeye hazır tırnaklar vardı. Onlara böyle uzaktan baktıkça gerçeği görebiliyor, çıkardıkları sesin sadece gürültü olduğunu duyabiliyordum başıboş bir orkestradan çıkan.
Kimseye bir şey diyemiyordum.
Kimse beni dinlemiyordu. Gücüm yoktu.
Benimle bağıracak kelimelerim yoktu. Ben sadece 'BEN'dim. 'ONLAR' olmalıydım kalabalık ordumla ya da 'O' olmalıydım tüm gizemiyle. Hele 'BİZ' olmayı öyle çok isterdim ki...Oysa sadece 'BEN' yalnız üç harf, yanında üç nokta...
BEN...
Şimdi her şeyin sona erdiği yerdeyim. Hiçbir isteğim olmadı hayattan ben olmaktan başka ama keşke 'SEN' beni anlasaydın. 'SİZ' beni duyabilseydiniz ve 'BİZ' olabilseydik.
Keşke...

13 Temmuz 2010 Salı

Ne garip

Biliyorum sen farklısın. Ötekiler gibi düşünmüyorsun. Belki de hiç düşünmüyorsun. Ya da öyle çok düşünüyorsun ki düş ürünü bir dünyanın midesine düşmüş eriyorsun. Kalkmış 'düş' üzerine cümleler kuruyorsun ilkokul öğretmeninin verdiği ödev üzerine.
'Düş yakamdan seni pislik'
'Düşün düşün boktur işin'
'Düşmandan korkan onun gibi olsun.'
'Düşünce düşlere düşüncelere...'
Heh bak sonuncusu oldu işte diyorsun. Belki de şair olurum. Bu yaşta çocuk böyle cümleler kurar mı? inanmaz ki sana annen söyledi der. Siliyorsun. Öğretmen kızıyor yine de sana 'Bak nasıl da güzel yazmış ütülü önlüklü ak pak arkadaşın.' Oysa sen terbiyesizsin 'bok' denilir miydi hiç? Tırnakların da uzun. Onun da uzun belki ama o uçlu kalemiyle temizlik yapıyor sen tahta kaleminn arkasını ısırıp eline yüzüne kir bulaştırırken. Bunları düşünedururken örnekler okunuyor sınıftan ve öğretmen 'aferin' dağıtıyor herkese bazılarına da pekiyi! Nasıl da düşünememiştn 'bok' yazılmayacağını.
'Kardeşim bisikletten düştü'
'Gece bir düş gördü.'
...
Anlamıyorsun o kırmızı yanaklı kızı ve kara gözlü koca burunlu öğretmeni. Düş denince aklıma düşes de geliyor diyeceksin ama demiyorsun. Varsın pekiyi olmasın iyi de olmasın. Buna yıllarca devam ediyorsun. Susmaya mı düşlere mi? Hayır hayır sadece buna. Bu her neyse ona.

Ben farklıyım diyor biri, diğeri haykırıyor camdan 'ben deliyim deli' ve öteki sessizce oturuyor ne farklı ne de deli sadece birini bekliyor. 'Sen de bir garip kızsın ha' diyor.
Sormuyorsun neden diye. Yine yapıyorsun aynı şeyi.

9 Temmuz 2010 Cuma

...ve sustum.

Sürekli aynı şeylerin tekrar ettiğini gördüm ve herkesin bir ağızdan aynı şeyleri konuştuğunu duydum başka kelimelerle. Sonra acaba ben mi hep birbirine benzeyen insanların etrafında dolanıyorum dedim. Ben mi hep aynı şeyleri okuyorum, aynı yüzlere bakıyorum? Kelimeler mi yetersiz, cümleler mi sınırlı?
Ben kelimelerden, cümlelerden bahsederken Özdemir Asaf geldi yanıbaşıma. Her zamanki ironisiyle konuştu benimle. Cümleler benim işim mi demek istedi, farklı şeyler söyleyenlerin olduğunu kendisinde hatırlamamı mı istedi bilmiyorum; soruma soruyla karşılık verdi:


'Birbirine benzeyen evler midir birbirine benzeyen bu insanları yapan?
Yoksa birbirine benzeyen insanlar mı yapıyorlar birbirine benzeyen bu evleri?'
(Özdemir Asaf)

Bundan sonra konuşmak düşmez bana dedim ve Sustum.
Sorusuna yanıt verdiğim gün o da benim soruma cevap verecekmiş, öyle dedi.

Not: O öldü, yalan söyleme seninle konuşmaz diyenler olabilir. Onlara da şunu iletmemi söyledi

'Yaşadığını gör yaşarsın.'(Ö.A.)

4 Temmuz 2010 Pazar

yamalı saatler

Yarım bir çemberin üzerinde yürümeye çalışıyorum. Bir yandan şanslıyım başladığım yere geri dönmeyeceğim. Ama düşeceğim boşluk, ipin ayaklarımın altından çekileceği yer? İşte orası muamma.
Saat kaç diyorlar, yuvarlıyorum.
Derdin mi var diyorlar lafı geveliyorum.
Gece bir türlü uyuyamıyorum dönüp dolanıyorum, gözlerimi futursuzca bi o yana bir bu yana çeviriyorum ve aklımı küçük bir kızın eline tutuşturuyorum arkadaşlarıyla ip atlasın diye.
Ya da oturuyorum bir parkta başını döndürmek için küçük bir çocuğun... Çığlığıyla bir dönme dolabım.
Yarım kalıyor tüm saatlerim.
Kahkahalarımdan yama yapıyorum acılarıma, yıkanınca biri çekiyor.
Hüznü kaplamaya çalışıyorum bir parça umutla sökülüveriyor dikiş.
Çemberi tamamlamaya çalışıyorum geçtiğim yollardan kopardığım parçalarla.
Olmuyor.
Geçmişi dikmem için geleceğe, bugünü geçirmem gerek kendimden.

10 Haziran 2010 Perşembe

hala ev telefonu mu?

Lanet olsun farklı oparatörlere ve hemencecik biten konuşma haklarına.

Telefonu sevmiyorum. Küçükken de sevmezdim. Anne bana telefon al diye ağlayan veletlerden olmadım. Bir ara gerçekten ihtiyacım olduğu için istedim 'eskiden telefon mu vardı ?'cevabıyla istediğimle kaldım. Neyse sonuçta bizim nesildeki insanlar arasında en geç telefona sahip olanlardan biriyimdir. Ama bu Nokia 3310 ve çağrıyla haberleşmeden geri kaldığım anlamına gelmiyor. Ben de 'gelmeyeceksen 2 çağrı at' dedim ben de yılan oynadım. Hatta yeri geldi bir dolu sms kampanyası bitirdim. Ama hep şu sorulara maruz kaldım;

'Neden telefonuna bakmıyorsun?'
'Neden telefonunu sessizde bırakınca titreşime almıyorsun.'
'Neden hiç kontörün yok'
'Neden mesajıma cevap vermiyorsun?'
neden neden neden...?

Bazen para yetiştiremediğim için bazen canım istemediği için evet evet en çok da canım istemediği için telefonumla ilgilenmiyorum.
Bazen saatlerce laklak ettiğim oluyor ki bu ev telefonundan kalma alışkanlığımdır. Bazen de mesaj yazasım geliyor ki anlayın canım çok sıkıldığındandır ya da bir yerlerde birini bekliyorumdur ve sap izlenimini kırmaya çalışıyorumdur. Kimbilir.
Telefondan nefret etmemin bir büyük nedeni de şu oparatörler. Sevgililerin ayrılmasına arkadaşlıkların gevşemesine neden oluyor yeminle.

Sırf türkcelli olduğu için tanıştığım insanlar var. AAaa sendeki mesajlardan bana da atsana diyerek konuşmaya başladığım ve çok çok sevdiğim ve yine sırf başka hattan olduğu için ayrı kaldığım arkadaşlarım var. Ve tabi bunlarla birlikte gelen diğer sorular var.

'niye şu hatta geçmiyorsun?'
'neden hala türkcell kullanıyorsun?'
Kazıklanıyor olabilirim ama hangisi ak ki bunların? Ayrıca ulaşmak isteyen her durumda ulaşır 2 liranın lafını yapmaz. Maksat geyikse 24 saat netteyim. NET.

Neden böyle dolu olduğuma gelince... Ben tüm arkadaşlarımın sınavı var bir tek ben tatildeyim diyerek dün tüm gün yatarkan, iki yakın arkadaşım buluşmuş ve ben bugün bunu bir tanesiyle 'ev telefonu'yla konuşurken öğrendim. 'AAa dedi şaşırdı' ben burda Facebook, twitter, blog, formspringme, msn derken tüm yaşamımı anlatırken en yakın arkadaşlarım bunları bilmiyor. Beni hala okulda zannediyorlar. ben de internet üzerinden cümle aleme duyurduğumu kabul ettiğimden kimseye telefonla haber verme ihtiyacı hissetmiyorum. Ayrıca farklı hatların insanıyız. Kontor yok histesek de haberleşemiyoruz.

Eee ne anladım o zaman ben cep telefonundan?

Şimdi sözüm nete girmeyen sevgili arkadaşlarıma ki muhtemelen bu yazıyı da okumazlar:

''canım arkadaşlarım hattımı değiştirmeyeceğim ve dışardayken bana ulaşmanız için telefonumu yanımda taşıyacağım. Mesaj atabilirsiniz. Bana ulaşmakta zorlanırsınız ama yine de deneyin pişman olmazsınız. Alt tarafı bir mesaj. Yok biz bildiğin züğürdüz diyorsanız ki ben de genelde eksilerde yaşadığım için sizi anlarım o zaman ev telefonuna dadanın. Ayrıca uzun uzun sohbet etmek istiyorsanız bizim evde her hattan var bir yolunu buluruz. Ama yine de size tavsiyem interneti sevmenizdir. Öpüyorum sağlıcakla kalın, ben can sıkıntısından yatarken siz orda burda gezmeyin ha bir daha olmasın!''

Hah bu arada bugün evden çıktım ama hala asosyalim:))

7 Haziran 2010 Pazartesi

Asosyalliğin tavan yaptığı anlar

Tatillerin ilk haftası ya da zaten bir haftalık bir tatiliniz varsa ilk 2 günü...Hadi biz şuna tatilin ilk zamanları diyelim geçen sürenin somut hesabını siz yapıverin. İşte bu günler asosyalliğin tavan yaptığı günlerdir. Aa yok canım bende tam tersi diyebilirsiniz siz bilirsiniz. Size iyi eğlenceler bol sosyallikler dilerim o zaman.
Gelgelelim benim için neden böyle olduğuna.

1) Bizim okulun diğer hiçbir okulla uyuşmayan bir akademik takviminin olması ve diğer okullarda okuyan arkadaşlarımın şu anda finallerle cebelleşmesi
2) Aynı okulda olduğum arkadaşlarımın çoğunun memlekete gitmesi ve benim İstanbul'da kalmam.
3) Final zamanı boyunca oturup çizip yapmaya, odaya kapanmaya alışan bünyenin tatil moduna girememesi odanın dışına çıkınca kendini güvensiz hissetmesi.
4) Okul zamanı facebooktan olsun mail bültenlerinden olsun bir dolu yerden gelen etkinlik duyurularının ben tatildeyken yok olması.
5) Sadece şu dönemlik denk gelse de havanın böylesine yağmurlu olması...

Bu ve bunun gibi sayabileceğim bir dolu sebepten ötürü asosyalliğimin uçlarındayım. Telefonumu sarja koyma zahmetine girmediğimden bir gündür kapalı hani olur da birisi ararsa diye...
Dşarı çıkmak istemiyorum, bırakın dışarıya çıkmayı evin içinde bile dolaşmıyorum. Bunu henüz tatil olduğunu idrak edememiş olmama veriyorum. Ayrıca bu havada niye evdeyim ben millet geziyordur gibi düşünceleri de aklımdan kovduğu için yağmura teşekkür ediyorum.
İnternetimle, kitaplarımla ve filmlerimle mutluyum ben.
'Kendimi bir an önce dışarı atmam gerek' sınırına geldiğim an beni burda göremeyebilirsiniz. Asosyalliğimin değerini bilin. Ya da durun durun ben hep burdayım.

13 Mayıs 2010 Perşembe

ÇATI' daki yağmurlar

Bir klip izledim ve bir zamanlar çok sevdiğim bir kitabı gördüm.
Klip 'Bu Yağmurlar' ve kitap V.C. Andrews'tan 'Çatı'

Acaba Emre Aydın da okumuş mudur bu kitabı? (sanmam.)
Eee ne var kitap bu, okumuş olamaz mı? Hem ne alaka?diyenleriniz için kısa bir bilgi veriyorum.

V.C Andrews genelde genç kızlara hitap eden romanlar yazar. Ben de liseye başladığım yıl yaklaşık 15 romanını okumuştum sınıf arkadaşlarımla birlikte bir V.C Andrews furyasına tutulmuştuk.

Romanları etkileyici, sürükleyicidir fakat benim gibi 15 tanesini okuduktan sonra hepsi size aynı gelir. Karakterler birbirine karışır. Öyleki romanın baş kahramanı genellikle 12-18 yaş arasında değişen bir kızdır. ( Ayrıca çoğu romanı seri halinde olduğu için kızın büyümesine şahit oluruz yani bildiğimiz ergenlik zamanlarına) Kızın ailesiyle problemi vardır. Mutlaka ensest bir ilişkiye değinilir ve kız kesinlikle herhangi bir sanat dalında yeteneklidir, fakat bunun için çaba göstermesi gerekir. Fakat V.C Andrews'ın öyle bir serisi vardır ki tüm bu genellemeleri içerse de bambaşkadır. O ne entrikadır, ne karmaşadır, nasıl bir kurgudur. Bahsettiğim bu seri çoğunuzun duymuş olacağı 'ÇATI' serisidir.

Çatı katında yaşamaya mahkum edilmiş 4 kardeş düşünün. Ergenlik dönemlerinde olan Cathy ve Chris ve onların ikiz kardeşleri Corrie ve Carrie. Birbirinden güzel 4 çocuk ve onların tavan arasında gün geçtikçe solan tenleri... Ve tüm bunların nedeni ise anneleri.

Kitapta öyle yerler vardır ki tüylerinizi ürpertir içinizi acıtır. Küçük erkek kardeş Corrie'nin yediği pastalar yüzünden ölmesi ki pastalara zehir katan anneleridir. Chris'in açlıktan ölmek üzere olan kardeşlerine bileğini kesip kanını içirmesi, Chris ve Cathy'nin ensest yakınlaşması, babaannelerine göre günahın mirasçıları, gazap tohumları... oysa onlar sevgiye muhtaç gelişememiş çocuklar ve onlarla var olan intikam planları, kaybolmuş hayaller, karanlık geçmişin oluşturduğu kin dolu gelecek...

Seriyi oluşturan 4 romanı da bir solukta okumuştum. Sonra yıllar geçti kardeşime tavsiye ettim ve o da başladı okumaya. Kitap elindeyken televizyonda bir klip belirdi 'Aaaa Emre Aydın'ın yeni klibi!'
'Bu yağmurlar'
Abla bak 'Chris ve Cathy' dedi. Genelde kardeşimin sorularına benzetmelerine güler geçerim her 'gıcık!' abla gibi, fakat aynı şeyler benim de aklımdan geçmişti ve eveet dedim bunlar onlar!
Emre Aydın ne düşünmüş, klip yönetmeni ne düşünmüş bilemeyiz ama sonuçta ortaya güzel bir klip çıkmış. Ve bize göre kliptekiler 'Chris ve Cathy' yer tavan arası ve birbirlerinden başka sığınacak kimseleri olmayan o iki kardeş hep 'annem için' diyerek yaşar. Annelerinden sevgi alabilmek için, annelerinden özür alabilmek için, annelerinden umut alabilmek için ve annelerinden 'intikam' alabilmek için.


BU YAĞMURLAR
Kaybettikçe bir çentik attı
Alnımın üstüne Tanrı Büyüdün dedi,
Bu yağmurlar bu yüzden,
Birden gelir kış fark etmezsin,
Kalbinde siren sesleri,
Batar gemilerin bu yağmurlar yüzünden,
Uyan Kanar ellerin korkarsan eğer,
Bak burdayım ölmedim hala,
Tutunuyorum uçurum kenarına,
Senin için unutmak için,
Annem için annem için.
Büyüdükçe bir sayfa attı,
Takvimin üstündenTanrı
Yorgunsun dedi,
Bu yağmurlar bu yüzden,
Birden giderler fark etmezsin,
Kalbinde siren sesleri,
Ağlarsın belli olmaz,
Bu yağmurlar yüzünden...
( Emre Aydın)

video


26 Nisan 2010 Pazartesi

Yazamıyorum

Harflerin sıralanışı duygularımın aldanışını anlatamıyor.
Kelimelerin hecelenişi öfkemin dile gelişi olamıyor.
Cümlelerimin ucu hep açık kalıyor acılarım gibi.
Her neyse...
Yazamıyorum.

güngece

Kırdığın zincirlerin içine hapsolduğunu, yıktığın duvarların altında kaldığını, çemberin dışına çıkmak isterken içinde kalıp da o mutlu(!) daireni yarattığını ne zaman fark edeceksin? 'Özgürüm.' dedikçe özgürlüğün tutsağı olduğunu, kuşlara özendikçe kafeslere tıkıldığını ne zaman anlayacaksın?
Gökyüzünde uçmak isterken gri bulutlara dolandın, denizin derinliklerine dalmak isterken boğuldun. Ayaklarının üstünde durmayı öğrenmeden uçmak, yazmak, çizmek, kaçmak, KAÇMAK istedin. Özgürlük inkar etmektir sandın ve inkara iman ettin. Kelepçeden kaçıp, prangalara sarıldın.

Senin kadar kimse istemedi tutsaklığı.
Öz- gür- lük
Tut- sak-lık

ÖZünü araman gerekirken hep kendinden kaçtın. Ona, buna, şuna çaresizce TUTunmaya çalıştın. GÜR fikirlerin ormanına dalmaktansa kaybolmaktan korktun ve hep bahanelerin arkasına SAKlandın.

Gün, geceye kadar özgür. Ay güneşin tutsağı ve sen dönüp duracaksın gün gibi gece gibi.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Bahar ve Kelebekler

Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema… Çiçekli ağaçlar… Uyur gibi sessiz duran deniz… Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar… Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara, hayata dargın gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köselerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga uzanmış esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden, çiçek, kir kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yaşında idi. Köselerin hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini ara sıra, karsısında kitap okuyan genç kıza, bu torununun torununa atfediyordu… Birden, üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış elini basına götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü. Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgar onu tehyiç ediyor, kuşların güneşli cıvıltıları, çiçek ve çimen kokuları hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa, “Yavrum, niçin susuyorsun?” dedi. “Biraz konusalım.”
Genç, esmer kız, yeni neslin son
Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabından ayırmayarak,“Okuyorum büyükanneciğim” dedi.
Ancak on sekiz yasında vardı. Şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyordu. Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zapt ediyordu. Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyük nine sordu:
- Okuduğun ne, kızım?
- Bir roman.
- Neden bahsediyor?
- Hiç.
Büyük nine tekrar daldı. Karşısındaki, senelerce evvel ihtiyarlayıp ölen torununun bu güzel, bu taze torununa bakıyordu. Bu vücut iste hayatinin baharı idi. Arkasındaki, görmek istediği su pencerenin dışarısındaki gürültülü, kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyiç eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yasında bir asığın busesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı, niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında biraz tebessüm, gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu. Tekrar sordu:
“Söyle yavrum, o roman ne diyor?”
Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabi dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile, “Büyükanneciğim, Fransızca bir roman iste…” dedi. Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
- Adi ne?
- Desenchanté…
- Ne demek?
- Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar demek.
- Onlar kimmiş?
- Biz…
Türk kadınları…
Büyük nine düşündü. Sol eliyle siyah, parlak saçlarını düzelten torununun torununa simdi pek elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı büyük matemleri geçirmiş, felaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, iste hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi.

“Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mi?” dedi. “Hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten, sadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olan sizsiniz. Şimdiki kadınlar… Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!… Gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, su arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Simdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz.”
Genç kız gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenişlerini her vakit dinler, bazen onunla münakasa ederdi.
“Hiç siz okumaz miydiniz, büyükanneciğim?” diye sordu.
“Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızlarına Farisi öğretir, Cami dersleri gösterirlerdi. ‘Tuhfe-i Vehbi’yi okuturlardı. Fuzuli’nin, Baki’nin gazellerini ezberlerdik, Mesnevi’yi anlardık. Mükemmel seci’ler, kafiyeler yapar, kocalarımızla münakasa eder, hafızamıza, zekamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit bir kadın için en büyük medih: ‘Fazila, edibe, saire, akile….’ idi. Simdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisaninizin güzelliklerini tanımıyor, başka memleketlerin, baksa şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah… At elinden o kitabi!”
Esmer güzeli kız yeniden gülümsedi, “Peki, büyükanneciğim” dedi, “bu kitabi atayım… Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum.”“Hayır kızım, okuyor, fakat eğlenmiyorsun. Gözlerini görsen… Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder…”“Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?”
Büyük nine düşünmeye başladı; evet, ne yapsın? Simdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayati birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar alemi vardı ki, simdi tamamıyla dağılmıştı. Bu alem pek genişti. Binlerce kadın birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik pabuçlar, kırmızı feraceler… ah hele kırmızı feraceler… baharın yeşil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde kadınlar tıpkı birer gelincik çiçeği gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin, yani zayıf, hastalıklı yoktu. Erkekler yalnız kadınlarını tanırlar, islerinden sonra erkence evlerine gelirler, zevcelerine doyulmaz ask ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi.
Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafesantalar, kerhaneler, bütün bu
Türk erkeklerini eslerinden ayıran, zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. kadınlar erkekleriyle üzülmeden yasıyor, sonra o vakitki asi boyalı büyük evlerin büyük sofalarında, havuzlu, kameriyeli bahçelerinde, bostanlarda, deniz kenarlarında, cesim, nadir yalılarda toplanıyorlar, eğleniyorlar, mesut oluyorlardı. Ne oyunlar, ne adetler, ne zevkler vardı ki, bugün hepsi tamamıyla unutulmuştu. Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, bos bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından baksa bir şey yoktu…
Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hülyaya inkılap etti. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Simdi şaşkın ve mustarip bir nesil!… Her sedyen nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Seksen sene evvelki saadetlerin bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani mukayesesi, zihninde şedit bir yorgunluk husule getiriyor, onu hala yasadığına müteessif ediyordu. Genç ve esmer kız yüz yasına girmeye birkaç adimi kalmış olan bu annesinin annesinin annesine, bu mükerrer büyük ninesine dalgın dalgın bakarak onun zamanındaki kadınların saadetinin ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:“Sustunuz, büyükanneciğim…” dedi.
İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini açtı:
- Ah!… Eski günleri, eski saadetleri düşünüyorum.
- Eski zamanda, sizin zamanınızda bugünden fazla ne vardı, nineciğim?
- Çok… birçok şeyler…
Büyükanne tamamıyla doğruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düşündü. Sonra yine başladı. Genç kız onun dişli ağzının içindeki derin sivri karanlığa bakıyor, oradan çıkan kelimeleri sanki ziyade temasa ediyordu.
“Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Her şey bizim için zevk, eğlence idi. Her şey: Çocukluk, mektebe başlayış, feraceye giriş, kocaya varis, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile… bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok kadınlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatimiz eğlence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdı ki bir mektebe balsama, bir sünnet, bir düğün, bir loğusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye vesile olurdu. Manilerimiz, şarkılarımız vardı. Toplanır, aramızda müşavere eder, kış geceleri divanlardan tefeül ederdik, mevsimler bile bir eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti, eğlencesi, ananesi vardı. Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine aksamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kıs herkesin lafina, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı.”
Büyük nine ateh getirmiş ihtiyarların yalnız çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor, sözünü uzatıyordu. O esnada bir kus kümesi pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu. Şiddetle cıvıldaşıyorlar, keskin çığlıklarını ihtiyarin hafif ve titrek sedasına karıştırıyorlardı:“Evet, yavrum biz sizin gibi ‘Ne yapalım?’ diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısının ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar… Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı.”
“Ne gibi büyük nineciğim?”
“Ne gibi olacak bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatimizi baharda tefeül eder, güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefeül… pek şairane, pek latif, pek hassastı. Daima doğru çıkardı. Hepimiz itikat ederdik.”
- Nasıl?
“Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmaya, yapraklar yeşillenmeye, çimenler bas göstermeye başladı mi, bizim gözümüz artik odalarda duramazdı. Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar, onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz, pembe olması için maniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sari veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik.”
- Niçin?
“Çünkü kelebeklerin birer manaları vardı. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe… Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete… Sari kelebek: Kedere, hastalığa… Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail olurduk… Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okurduk…”
Büyük nine devam ediyor, ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarını anlatıyor, beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sari kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğunu söylüyor, uzatıyor, büyük vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki kadınların müşahede ederek erkeklerine haber verdiklerini hikâye ediyordu
. Genç esmer kız artik dinlemiyor; büyük, siyah gözlerini büyükannesinin arkasındaki pencereden görülen nisan semasının mavi beyaz aydınlığına dikmiş, tahayyül ediyordu. Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu.
Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki “terakki”den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki
Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı… Büyük ninesinin “tarih-i mukaddes” hikâyeleri gibi garip vehimler içinde uzayan sözlerini artik işitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, siki esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı…
Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin… Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi?
Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakiyle, altı asırlık tesadüfi, tabii bir istifa sayesinde harika haline gelen hüsnüyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?… Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek… Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu. Ayağa kalktı. Büyük nine susmuştu. Torununun bu ani kalkışına taaccüple bakıyordu. Sordu:
“Ne var kızım, neye kalktın?”
Güzel, esmer kız gülerek, “Ben bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için değil, benim gibi olanlar için
Türk kızları için, bütün Türk kızlarının talii için bakacağım” dedi, pencereye yaklaştı. Büyük nine titreyerek koltuğundan kalktı. “Gözlerim o kadar görmez ama” diyordu, “ben de bakayım sizin için…”
İkisi de pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız muhteşem, levent endamıyla yükseliyor, solda minimini, kambur büyük nine duruyordu. dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri kamaştıran tatlı, sıcak bir aydınlıkta parlıyordu. Denize güneş aksetmiş, onu baksa elemlere akıp giden ebedi, nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların ufak, koyu yeşil yaprakları hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düşüyordu. Karşı sahil tirse dağları, mor koruları, beyaz yalılarıyla bir serap memleketini bir peri payitahtını andırıyordu. Susuyor, bakıyorlardı. Henüz bir kelebek görmemişlerdi. Çiçek tarhları üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor, birden kayboluyorlardı. Tek bir martı yakin bir tehlikeden, meçhul bir şeametten kaçar gibi hızla geçiyor, haykırıyordu. Nerede oldukları görülmeyen kuşlar mütemadiyen ötüyorlar, cıvıltıları canlı ve tannan bir ziya yağmuru gibi semadan yağıyor zannolunuyordu. Genç kız birden, elini kalbine götürdü, yavaş bir sesle, “Ah iste…” dedi.
Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuşuyordu. Gösterdi. Büyük nine korkunç ve iskelet parmağıyla,“Fakat ben senden evvel su beyazı gördüm” diye mermer havuzun üstünde dolasan bir kelebeği gösterdi.
Genç kız son bir cebirle ona da baktı:
“Ah büyük nineciğim, iyi göremiyorsunuz” dedi, “o beyaz değil, sari bir kelebek..
…Anasının ruhuna meçhul bir elem hücum etti, gözleri karardı. Bu parlak taze tabiat simdi ona meyus görünüyor, mermer havuz genç, esir bir melikenin türbesine, bahçenin tarhları müteverrim kızların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu. Geri çekildi. Yine şezlonga döndü. Büyük nine de kendisine ölümü ihtar eden bu sari, siyah kelebekli bahardan ürkmüş, yine arkasını dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak oturuyor, kamburunu iyice çıkarıyordu. Genç kız elinden bırakmadığı siyah maroken kaplı kitabini açtı, bu kitap simdi siyah, büyük, ölü bir kelebek gibi onun yüzünü tamamıyla örtüyordu. Okumuyor, irsi, intihali bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine; zavallı yeni neslin, şimdiki
Türk kadınlığının talii ancak felaket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin bos, tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi açmadan, dogmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu…
Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalnız
Türklere, yalnız Türkiye’ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris’te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris’te aileler arasındaki Katolik deliliğin, dini taassubun bir mislini Sudan’da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu… Birden kendisi gibi baksa ufuklar, baksa saadetler, baksa hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı, büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: “…Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur!” dediğini hatırladı.
Pencereden, sevdiğine kavuşmadan ölen genç ve müteverrim bir aşkın son veda busesi kadar ince, nazik bir rüzgar giriyor, taze mezarlar üzerin bırakılmış taze çelenk kokuları getiriyor, odanın gölgelerinde görünmez, matemli hayaller dalgalanıyordu…
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Bu meşum tefeülün ihtiyar dimağında husule getirdiği yorgunluk on bir uyku ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız… Genç, esmer kız gözlerini kitaba dikmiş, okumuyor, kitabi tutan zambak ellerini asi, anarşist göğsüne bastırarak, içinden dudaklarına yükselen kalbi ihtilali, bu şedit, sebepsiz hırçınlığı tutmaya çalışıyordu. odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni
Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatırası… diğeri, bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem, süslü mezar idi.
Pencerenin yakınlarına gelen kus kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artik hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız, esmer kız hala hıçkırığını zapt ediyor, donmuş gibi, şezlonguna uzanmış duruyordu. geniş pencereden intizamsız fasılalarla giren kokulu, çiçekli bahar rüzgarının cereyanı ansızın deminden gördükleri siyah kelebeği getirdi! Bu siyah kelebek parlak, muhteşem tabiatın, çiçekli, müşfik baharın cennetinde, cehennemin zulmet, cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andırıyordu. Simdi bu siyah ruh çimen, çiçek kokularıyla gelmiş, su geniş pencerenin önünde çırpınıyordu. İçerdeki, müstebit muhitin, hain mazinin, zalim itikatların dogmadan katlettiği bu canlı ölüleri, onların müebbet sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz oluyor, nerede oldukları belli olmayan kuşlar, insafsız ve yakıcı bir hücuma uğramışlar gibi ansızın bütün kuvvetleriyle cıvıldamaya başlıyor, bütün tabiatı istila eden şedit, feci cıvıltılarla acı acı feryat ediyorlardı.


Ömer Seyfettin

Baharın İlk Kelebeği

Bir yerde okudum deriz ya hani ya da bir filmde gördüm...Kısacık bir cümle ya da bazen bir sahne bizi öyle etkiler ki yıllar geçse de kalbimize ya da aklımıza sızmış olan bu parçalar unutulmaz. 'En çok hangi kitaptan etkilendin?' diye sorsanız bana cevap veremem, en çok hangi filmi seviyorsun ya da hangi şiir seni anlatıyor? Tüm kahramanlarının adını hatırladığım, defalarca okuduğum kitaplar yok, posterlerini odama astığım, repliklerini ezberlediğim ve tekrar tekrar izlediğim filmler de yok.

'Bir kitap okudum ve hayatım değişti.' benim için sadece henüz okumadığım bir kitabın ilk cümlesi. Ama okuduğum kitaplarla birlikte yaşadığım, onları da bir yerlerde bir şekilde tanışıp konuştuğum insanlar saydığım doğru. Kimisini daha çok tanımak isterdim, kimisiyle küs ayrıldık, kimisi beni anlamadı, kimisini ben anlamadım, kimisi gerçekten dostum oldu kimisi tek gecelik bir hevesti ama hepsi hayatımdan bir şekilde geçti ve bir iz bıraktı.

Baharın ilk kelebeğini merakla bekleyişim, batıl inançlarım olmadığı halde bir öyküdeki böylesi bir inanca bağlanışım başka neyle açıklanabilir?

Bu yıl gördüğüm ilk kelebek 'sarı' ama ben oyunbozanlık yapıyorum, kelebeği dışarda değil de yurdun dar koridorunda gördüğüm için 'bu sayılmaz' diyorum. Kendimce kurallar koyuyorum. 'beyaz' kelebeği bekliyorum.

İstisnasız her bahar aklıma düşen bu öyküyü sizinle paylaşmak istedim belki siz de bu oyuna katılırsınız. İlkokul 4. sınıfta okuduğum bir Ömer Seyfettin öyküsü, çok sevdiğim ilkokul öğretmenimin takdir belgesi yerine hediye ettiği 'Bahar ve Kelebekler'...

2 Nisan 2010 Cuma

bu da benim ütopyam

''Her şeyi son güne bırak ve hayatının sonuna kadar keyfine bak'' ( neslihanim)

Belki Adonis kadar havalı durmadı 'neslihanim' ismi, cümle de 'damlaya damlaya göl olur' cinsinden 'hakkında bir yazı yazın' şeklinde bir ilgiyi asla göremeyecek ama neyim eksik benim şu hayat felsefesi çıkaranlardan heh?

Yok gününüzü yaşayın yok her şeyi zamanında yapın yok güle ulaşmak için otları ezmeyin yok mutluluk içinizde yok bilmemne... Sıkılıyorum böyle şeylerden, sürekli öğüt veren her zaman her şeyi bilenlerden. Sıkılıyoruuuum. Al işte bu da benim felsefem.

Bazen kıskanmıyor değilim ajandası olan, günü gününe çalışan ve saatlerini ayarlayabilen insanları. Bense saate hiç bakmıyor, hangi günde olduğumuzu dahi bilmiyorum. Görelilik kuramını ne kadar seviyorsam şu saati bulan insanlardan da o kadar nefret ediyorum.

Ne bileyim konserlere bilet alma derdi olmasın, sinema biletleri hiç bitmesin, en güzel koltuklar kapılmasın, son kayıt tarihi, son başvuru, son teslim vs. tarihi şeklindeki kavramlar olmasın, rezervasyon kelimesi türkçeye girmesin, dersler belirli bir saatte başlamasın biz istediğimizde gidelim, pazar günü her yer açık olsun özellikle kırtasiyeler, saat 12den sonra otobüsler bitmesin, haftasonu hafta içi diye ayrım olmasın hatta hafta 7 gün, gün 24 saat, saat 60 dk. da olmasın...

Çok şey istiyorum farkındayım ama bu da benim ütopyam. 'geç kalmak' 'yetiştirememek' 'yetişememek' gibi kavramların olmadığı bir dünya istiyorum evet devrim yapcam!

27 Mart 2010 Cumartesi

parfümün kullanma klavuzu

Şu ana kadar hiçbir dilenciye para vermedim, 'bir bakar mısınız?' diyen birçok anketçiye aslında hiiiç de işim olmadığı halde 'acelem var' dedim. Bakın şurda da şöyle bir kampanyamız var diyene hep şüpheyle yaklaştım. İstanbul'da yaşamanın verdiği bir kuşku bir vurdumduymazlık olsa gerek. Yol soranlara emin olduğum halde 'emin değilim' derim, 'gönlünden ne koparsa' diyenlere içimden 'gönlümden hiçbir şey kopmaz, hadi koptu ondan sana bir hayır çıkmaz' derim ama dudaklarımdan 'sen fiyatını söyle hele' cümlesi çıkar. Saat veya yol soracaksam asla bir kişiyle yetinmem. Bir kere 'engelliler için yardım topluyoruz' diyen bir çocuk 'ne kadar vicdansızsın' demişti bana, ben de ona 'ben insanları engelliler ve engelsizler olarak ayırmıyorum ki!' demek isterdim ama beni anlamazdı 'evet öyleyim' dedim ve gittim.
Sırf bunlar yüzünden İstiklalde ne kadar hızlı yürüdüğümü görseniz şaşarsınız.

Bunları söylememin nedeni ise bugün markasını ve kokusunu bile bilmeden aldığım o çakma parfüm!

Bir çocuk merhaba buraların yabancısıyım ben diyerek söze başladı ki evet ben oranın yerlisiydim yol tarifinde yardımcı olabilirdim( ama asla eminim demeyeceğim için bir kişiye daha soracaktı ne de olsa yani kafamı çevirip gitmem gerekirdi ama gitmedim) çocuğu dinlemeye başladım. Elindeki poşetten yer sormayacağı belliydi aslında ama neden bilmiyorum gidemedim. Anlattığı hikayeyi de hiç dinlemedim. Ezberlediği ya da doğaçlama uydurduğu olayı, elindekileri niye satmaya çalıştığını, benzin masrafı karşılamak için diyordu ki demekki arabası var onun bana para vermesi gerekir falan her neyse... Bunların hiçbiri aklımda değil, çocuğun yalan söylediğini de bal gibi biliyorum. Ama yine de onu dinliyormuş gibi yapıyorum, soru soruyorum ve o en nefret ettiğim cümleyi kuruyor ' gönlünden ne geçerse ' ' selpak satan çocuklara benzeme diyorum ona bana fiyat söyle' sonra söylüyor ama hala kıvırıyor birini al diyerini hediye veriyim diyor ve hatırlamadığım dahasını (neredeyse tüm taktikleri bir seferde harcadı kız arkadaşımı kaybettimden tut zarardayıma kadar ) oysa anlamıyor ki ben onun o yalanlarını dinlemiyorum bile, yoluma devam etmeyip durduğum anda zaten tuzağa düşmüşüm anlatmasına gerek yok onun istediğini yapacağım. Sattığı parfümleri kokusuna bile bakmadan alıyoruz. hem de öyle ucuz da değil 20 tl. ( gönlümüzden kopmasını istediği para) Daha ucuz olamaz mı demiyoruz, paramız yok diyoruz ama evire gevire.

Şimdi düşünüyorum da acaba niye dinledim ben o cocuğu ve niye aldım o parfümü?
Aman sadaka olsun, hayır için mi hiç sanmam.
Parfüme ihtiyacım olduğu için mi? hayır o da değil.
Dediklerine inanıp ona yardım etmek istediğim için mi? bir kelimesine bile inanmadım
Dış görünüşü beni bir şekilde etkilediği için mi? ne yakışıklıydı ne de çok çirkin, ne emrah gibiydi ne de sezercik, etkileyici bir tip değildi kısacası.
Parayı bol bulduğum için mi? diyeceğim ki o hiç mi hiç değil.
Kendimi anlamadığım bu noktada olsun o para şuna değdi diyeceğim bir cümle oldu;


'bakın kutunun içinde kağıt var parfümün kullanma klavuzu da içinde' (o çocuk)

23 Mart 2010 Salı

A.Y.L.A.K.

Aylak adam o ki ismi bile olmayan ne yaparsın sorusuna 'aylağım' diye cevap veren, insanların ne düşündüğünü, düşüneceğini umursamayan, kafamıza aslında harflerden çok da fazlası olmadığımız gerçeğini dank ettiren esrarengiz kişi.Hayatımda bir şekilde yer eden, tam anlamadığım ama asla da kızamadığım hatta imrendiğim karakter. Bir yandan keşke yolunu gözlediği kişi ben olsam diyorum bir yandan da diğer kız ben olsam ben de terkederdim oh iyi olmuş diyorum. Tüm bunların yanında içten içe aylak adama özeniyorum. Onun o vurdumduymazlığına, hayatı algılayış şekline, insanlara bakış açısına hayranlıkla bakıyorum. Ben de bir 'AYLAK' olabilsem diyorum. Sonra da bırakın baş karakteri bir Yusuf Atılgan romanının kıyısından bile geçemeyeceğimi farkediyorum. Ne 'aylak' olabiliyorum ne de Zebercet gibi 'tutkulu'. Gelgelelim ne B. olabiliyorum ne de esrarengiz yolcu.

Ama ben kendime yine de N. diyorum aylak adama özenerek, bugünlerdeki aylaklığımı, vurdumduymazlığımı kendimi tek harfe indirgeyerek anlatıyorum. O tek harfi bile hakettiğimden şüpheli...

İkinci harfe geçersem biliyorum ki 'NE' diyeceğim. Bir arayışta olduğumun göstergesi olacak bu, belki yanıt bulacağım belki soru ve bu beni boşluktan kurtaracak, kısa bir süre de olsa tamamlayacak oysa ben daha ilk adımı bile atamıyorum. Elim ilk harfi yazarken titriyor. Kalemimi düşürüyorum.

Sonra bir şekilde başarıyorum yazmayı, içine düştüğüm durumdan kurtulma isteğimi 'nokta' ile belirtiyorum ve 'N.' diyorum. Düşünüyorum da içinde bulunduğum bir aylaklık değil tam bir arsızlık olsaydı ben yine N. ile değerlendirilecektim başkalarınca belki gazetelerin 3. sayfalarında belki hiç açılmayacak olan dosyalarda. O zaman gerisini yazmaya ne gerek var diyorum. Adımız, soyadımız, ünvalarımız, olduğunu iddia ettiğimiz bir dolu yeteneğimiz, arkadaşlarımız, ailemiz... Kendimizi tanımlarken, tanıtırken ve tamamlarken bunlara neden ihtiyacımız var?
Soru işaretini gördüğüm an ikinci harfe geçmiş olduğumu anlıyorum.
Yazmayı bırakıyorum.

21 Mart 2010 Pazar

yurtluk

Evi ev yapan içindeki yemek kokusudur efendim. Yurdu yurt yapan da tam takır kuru bakır dolaptır. Ayrıca bu dolap dolu da olsa çalışmadığı için 'yurt' kavramını daha da pekiştirir. Bu koşullarda haftasonu eve gitmek ve tıka basa yemek dünyanın en büyük mutluluğudur. Ve bu mutluluk annenin yanına alman için hazırladığı yiyeceklerle kısa süre için de olsa da yurtta da devam eder.
Yolculuk için hazırlanan pasta böreklere 'yolluk' deriz, ilkokulda annenin ve öğretmenin işbirliği yaparak zorunlu kıldığı küçük kaplardaki öğle yemeğimize 'beslenme' deriz ya yurda getirdiğim şeylere de 'yurtluk' diyorum o halde.
Minik kavanozlardaki reçel, fındık ezmesi ve nutelladan oluşan yurtluğumu evde unuttum dersem mutsuzluğumu sanırım anlarsınız. Neyse ki teyzemin son dakkada yaptığı kek ve açmalar yanımda. Onlara sevgiyle bakıyorum, yemeye kıyamıyorum ama biliyorum ki onlar bitecek ve ben kantinin o tatsız, kaşarsız tostuna kalacağım. (kaşarsız demem mübalağa değildir, tostun içine cidden bazen kaşar koymayı unutuyorlar, biz kızarmış ekmek diyelim)
Bu arada bu kadar çok yemekten bahsetmişken insanlar zayıfladığımı iddia ediyorlar, aaa ne güzel diyorlar, iyi ya işte yurt yaramış diyorlar, onlara 'bakın 1 aydır hastayım bünyem zayıfladı' diyorum. hala ısrarla olsun olsun diyorlar. Burdan anladım ki kilom vahim insanlar da manyak! hazır yurtluklarımın bir kısmı yanımdayken 'yaşasın yemek yemek!'

18 Mart 2010 Perşembe

Bahardandır bahardan

Bilgisayarı kaçıncı açıp kapayışım bilmiyorum. Kaçıncı kez dinlediğim şarkıyı yarıda kesişim, acaba hangisine başlasam diyerek kitapları elime alışım ve evet bunu okuyacağım dedikten sonra tekrar bırakışım?
Sanki yapmam gereken hiçbir şey yokmuş gibi çekmecelerimi düzenliyor, oraya buraya aldığım notları dosyalıyorum. Bilgisayarımdaki klasörleri amaçsızca açıp kapatıyorum ve sürekli saate bakıyorum.
Film izlemek, kitap okumak, müzik dinlemek gibi keşke zamanım olsa da tüm günümü bunlarla geçirsem dediğim aktivitelerin hiçbirini yapmıyorum. Öyle ki zaman geçirmemde bana en çok yararı dokunan(!) facebook ve twitter hesaplarıma bile bakasım yok.
İyi işte bak blogla oyalanabiliyorum derken, üç paragraf yazdıktan sonra beğenmeyip siliyorum hayır hayır başka bir konudan bahsetmek istiyorum diyorum ama sonra bambaşka bir şey yazıyorum. (Henüz tam ısınamadım , alışamadım, misafirlikte yatağını yadırgayanlar gibiyim)kısacası; sıkılıyorum.
Belki 'bahar'dandır diyorum. Kedileri çosturan, milleti aşk böceği yapan bahar beni 'hasta' ediyor. evet evet ben de 'böyle'den kastım Candan Erçetin'den farklı olsa da soruyorum;
'Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum, yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?'

17 Mart 2010 Çarşamba

elbet bir gün, bir saat, bir zaman ya da... Kısmet değilmiş!

3 yıldır spora başlayacağım
2 yıldır tatile başka bir şehre gideceğim
1 yıldır 'saçlarımı kestireceğim'
kışın başından beri 'bir mont ve bot alacağım'
3 aydır 'arkadaşımdan ödünç aldığım kitaba başlayacağım'
bir haftadır ' projeme dair eskiz çizeceğim'
2 gündür ' güzel bir film izleyeceğim'
4 saattir 'uyuyacağım'
20 dakkadır 'bilgisayarı kapatacağım' vaatleriyle kendimi kandırıyorum ki bunlar şimdilik aklıma ilk gelenler ve 'kısa vadeli 'olanlar.
20 yıla sığanları yazmaya korkuyorum!
'Bir gün hepsini yazacağım' ve
'Bir gün hepsini gerçekleştireceğim' dersem sanırım olayı özetlemiş olurum.

15 Mart 2010 Pazartesi

dur durak bilmeden

şu an dilini hiç bilmediğim bir ülkede bir trende otururken çok başka şeyler yazmak isterdim. Tren camından bakarken gördüklerimi anlatırdım mesela ama kesinlikle 'mimari(!)' özellikleri değil. Onları duyduğum abuk sabuk seslerle bütünleştirir zaten yabancı olan ülkeyi daha da karmaşıklaştırır ve böylece kendime yakınlaştırırdım. layasert, gebunseduh, kırtdesa, şahow, kortyuşi, potakiya, poy, lami... konuşmaları kendimce kelimelere böler onları da böylece yazardım işte.Anlıyormuşum gibi gülümserdim mesela annesine bir şeyler anlatmakta olan çocuğa ya da dedikodu yapan kızları dinlemeye çalışırdım onlar da bunu farkeder alçaltırlardı seslerini ve ben gülerdim. telefonla konuşuyormuş gibi yapıp onları onlara anlatırdım yüksek sesle;
karşımdaki kadın yıpranmış ojelerini çıkarmamış anlaşılan 3 gün önce buluştuğu adam onu bir daha aramamış!
yanımdaki genç bölgeye yabancı, kıpırdanıp duruyor sürekli çevreye bakıyor nerede ineceğini bilmiyor gibi, keşke bana sorsa!
yaşlı bir teyze ilginç çantasıyla oturuyor ve çantasından sürekli bir şeyler çıkarıyor, ilaç, kitap, gözlük, mendil, krem kutusu... bu o kadar uzun sürüyor ki yaşadığı 80 küsur yılı o çantadan çıkaracak sanıyorum
...
İneceğim belli bir durak olmayacak. Gözüme bir kişi kestireceğim, örneğin 3 sıra önümde oturan kırmızı kafa! kafasının şeklinden ve saçlarının boyutundan onun 15 yaşında bir kız olduğunu düşüneceğim. Onun indiği durakta ineceğim ve asla önüne geçmeye çalışmayacağım için yüzünü görmeyeceğim.
Sonra bir kitapçı bulacağım. Hiç üşenmeden rafların arasında dolanıp kitapların arkalarını okuyor taklidi yapacağım. Kapağını sevdiğim bir tanesini alacağım ve 2. yolculuğumda okumak(!) üzere hevesle çantama koyacağım.
...
Turistleri göreceğim, her şeyin fotoğrafını çeken ve böylece tüm gezi anını anlamsızlaştıran, onlara acıyacağım. Sonra orda yaşayan insanları farkedeceğim, 'bu salaklar ne anlıyor da buraya geliyorlar' diye düşündüklerine emin olduğum o bezgin insanları. Ne turist ne de yerli olacağım orada. ne yolcu ne de hancı.
...
Uzun lafın kısası
'saat 3, çizim yapmam gerek ve ne çizeceğim bile beli değil.' bırak bilmediğim şehirde gezmeyi, yaşadığım şehri bile bilmiyorum ve evet şu an gerçekten burda olmak istemiyorum!

14 Mart 2010 Pazar

hep gül(!)

Kuklalar, oyuncak bebekler, resimlerdeki insanlar... hepsinin ortak bir özelliği vardır. Yüz ifadeleri asla değişmez! Küçükken barbi bebeklerimin suratına gözyaşı çizer, en çok gözünü açıp kapatan bebeklerimi severdim. Oyuncak bile olsalar sürekli gülmelerine katlanamazdım.
Ve şimdi de sürekli gülen insanlara katlanamıyorum. Hayır hayır bu insanların mutluluğunu çekememezlik değil ya da etrafımda somurtan insanlar istediğim anlamına da gelmez, nitekim sürekli somurtan insanları da sevmiyorum. Hep bir yapmacıklık, zorlama varmış gibi geliyor.
Herkese 'canım' diyenler, her daim Pollyannacılık oynayanlar ya da her gün Karadenizde gemi batıranlar... topunuzu ifadesizlikle suçluyorum!

4 Mart 2010 Perşembe

Şeyler

Konuşuyorlardı bir yandan konuşurken bir yandan da olanaksız, ulaşılmaz, sefil yanlarını yeniden hissediyorlardı. Sinirleniyorlardı; çok fazla konuşma konusu oluyorlardı; birbirleri tarafından üstü örtülü olarak tartışma konusu edildiklerini hissediyorlardı. Tatil, yolculuk, daire tasarıları kuruyorlar, sonra onları büyük bir öfkeyle yıkıyorlardı: en gerçek yaşamları var olmayan, dayanaksız herhangi bir nesne gibi, gerçek yüzüyle ortaya çıkıyormuş gibi geliyordu onlara. O zaman susuyorlardı, suskunlukları kin dolu oluyordu; yaşama kzıyorlardı, zaman zaman birbirlerine kızma zayıflığını gösteriyorlardı; heder edilmiş öğrenimlerini, çekicilikten yoksun tatillerini, pek parlak olmayan yaşamlarını, tıklım tıklım dolu dairelerini, gerçekleşmesi olanaksız düşlerini düşünüyorlardı. Birbirlerine bakıyorlar, birbirlerini çirkin, kılıksız, keyifsiz, asık suratlı buluyorlardı.Yollarda otomobiller yanı başlarından ağır ağır akıyordu. Alanlarda, ışıklı reklamlar birer birer aydınlanıyordu. Dünyadan nefret ediyorlardı. Yürüyerek yorgun argın evlerine dönüyorlardı. Tek sözcük konuşmaksızın yatağa yatıyorlardı.



( Georges Perec- Şeyler syf: 51,52)


2 Mart 2010 Salı

NORMAL

Selam günlüğüm, diye başlıyorum ve ardından 'Bugün günüm normal geçti.' yazıyorum. ve ikinci gün de aynısı 3.sü de... derken 'normal' olmayan bir günden bahsediyorum. annemin 'Kızım bunu yaz bir yere' demesi üzerine ' ayla aplamın düğününe gittik' yazıyorum. Okullarda bize öğretilen 'Bugün kalktım, elimi yüzümü yıkadım önlüğümü giydim, kahvaltı yaptım ve dişlerimi fırçaladım.' kalıbını 'NORMAL' kelimesinin içine sığdırıyorum ve kısa kesiyorum. Oysa en güzel hayallerimin, en çılgın düşlerimin olduğu zamanlar ilkokul yıllarım; ama korkuyorum onları yazmaktan elimdeki defter bir ajanda ve her güne bir sayfa ayrılmış her saate bir satır...
Sonra yazmanın tadını alıyorum hiçbir günümün 'normal' olmadığını farkediyorum. ya da 'normal'in her güne aynı şekilde yakışmayacağını...Böylece başlıyor 'günlük' maceralarım. Yazmak için süslü bir deftere renkli kalemlere ihtiyaç duymuyorum, yazdıkça yazıyorum. Bu kaçıncı günlüğüm artık bilmiyorum dediğim zamanlarda acaba 'blog' mu yazsam diyorum. Bunu söyledikten sonra yine birçok defter eskitiyorum ama cesaret edemiyorum bir türlü 'blog' yazmaya. Tek yazanın ve tek okuyanın 'ben' olduğum bir diyardaydım çünkü.
İlk günlüklerimde olduğu gibi ' günüm NORMAL geçti ' yazarsam şaşırmayın ama hiç susmayıp her şeye atlarsam da...